Soysal Ekinci yeniden

Mecit Ünal, eşim Birsen, Soysal ve ben…

Soysal’la birlikte olduğum bu son hayat karesi 1994 yılının Eylül ayına aittir. Eylül’ün dördüydü, akşam vaktiydi ve Mis Sokak’ta, Akademi Cafe’nin önündeki bir masanın etrafındaydık.

O cafenin önünde o gün o vakitte oturma sebebimiz Soysal’ı hem içine düştüğü sıkıntılardan hem de bodrum katındaki evinin bunaltıcı havasından uzaklaştırmak amaçlıydı. Ne var ki hiçbir sonuç alamıyorduk. Soysal, suskunluğu âdeta zırh edinmişti kendine. İki saat içinde sadece bir cümle konuştuğunu anımsıyorum.

Biri Yitik İki Ülke kitabının ardındaki fotoğrafta olduğu gibi dalıp gitti iç ülkesinin derinliklerine. Onu hiçbirimiz zorlamadık ortak sohbetin bir üyesi olması için. Hatta kendi haline bırakmak üzerinde gizli bir ittifaka vardık. O ise iç ülkesinin derinliklerinde kendini yeniden bulmak sınırını çoktan geçmiş, ulaştığı menzilde kaybolmak kararındaymış meğerse. Bunu biz bir gün sonrasının gazete ve televizyon haberlerinden öğrenecektik.

Öyle de oldu. Akşam birlikte oturduğumuz, can sıkıntısını anlamaya çalıştığımız, dalgınlığından tedirginlik duyduğumuz,çay bardağını tutuşundan, etrafa bakışından anlamlar edinmeye çabaladığımız arkadaşımız; günün uyandığımız sabahında artık başka bir mekânda ve bambaşka bir zamanın akışı içindeydi.

Soysal’la ilgili bu hazin son anımın tazelenmesinin nedeni onun bize, bu topluma, Türkiye’ye en güzel armağanı olan şiirlerinin yeniden basılmış olmasıdır.

Soysal Ekinci’nin şiirlerinin toplu basımı ilk kez 1995 yılında Toplumsal Dönüşüm yayınevi tarafından yapılmıştı. Aynı yayınevi bu kitabın ikinci baskısını da muhtemelen 1996 yılında gerçekleştirmişti. Manos Kitabevi, tam yirmi bir yıl aradan sonra Soysal Ekinci’nin bütün şiirlerini Biri Yitik İki Ülke – Bütün Şiirleri adıyla yeniden basmış bulunuyor. Bu yeni baskı vesile-
siyle onun şiirlerini baştan sona bir kez daha okudum.

“Anla işte tanrısal rubalar giyinip sana sığındım kurşun yağmurlarından kaçarak; ölümün haki yüzüne bürünmüş titrek zamanlar uçup giderken korkuların esrik başları üzerinden.”

Yüzünü aradığı kadına seslenen bu dizeler onun bireysel duygularıyla toplumsal mecradaki serüveninin birbirine de denli karışmışlığını olduğu kadar, şiirinin beslendiği kaynakları işaret etmesi bakımından da önemlidir.

“Başkaldırı zamanıdır şimdi bütün bir halkın değişmez sanılan kendi kaderine. Uzat elini, kan ve ateş deneylerinden geçerek sana dönüşmüş bir Promete’yim ben de.”

“Zerresine kâretmiyor hasretimin haritasını bedenimle binlerce kez çizdiğim bu demirler dünyası, bu hücre.”

“Havada yağmur, havada sürüp gidecek bir ıslaklığın gittikçe
belirginleşen karartıları var, ve içimdeki dağyolunun Doğu’ya
çıkan bütün güzergahlarında taze kankokuları taşıyan şiddetli
bir rüzgarın çarpmalarıyla titreşen ölümün intikam dikenleri
ufuklarıma renk veren güllere batar.”

“Ey geceleri düşlerime yalnız elleriyle gelen kadın.
Ey düşlerime akan dalgaları mavi gömlek, etekleri yeşil nehir.
Ey sonsuz karışımıyla yüreğimin bunaltısı şehir; geleceği bana bağışla”

Bütün bu alıntılardan muradım şu: Soysal Ekinci’nin üç kitaptan oluşan (Biri Yitik İki Ülke, Çağrı, Yıkıntılar Altında) şiir toplamının bütün kodları, tematik yönelimleri, kullandığı şiir teknikleri ve anlatım tarzının ipuçları “Düşsel Sorgu” şiirinde yer alıyor. Şöyle de söyleyebilirim: “Düşsel Sorgu” Soysal Ekinci şiiri için bir çerçevedir. Bu şiirden gidilerek Ekinci şiiri anlaşılabir ya da Ekinci’nin şiirini anlamak için “Düşsel Sorgu”dan yola çıkılmalıdır. İki alıntı daha yapmak istiyorum:

“Açılır nahırları değnekten geçirilen ağılların mayıstan yanmış ağır kalas kapıları. Bir sirk cambazının maharetiyle sallayarak elindeki kabuğu soyulmuş budaksız kayın değneğini, çisil yağmur altında arsız arsız gülümseyen bir küçük çoban; sık ağaçlar arasında hızla yerdeğiştiren inatçı serçeler gibi, toparlar, irinleri sırtlarına vurmuş bitkin boğaları.”

“Ben çocukluğumun başıboş kırlarında, bilirim, adımbaşı rastlanan kınakı taşların dibinde hangi otların yeşerdiğini. Kayatütünleri, böğürtlenler, yerüzümü ve ormandaki yaban çileğinin yerini bilirim. Dikenli kayalıklarda yabanhaşhaşı; ancak Temmuz’da patlatır yeşil kabuğunu.”

Alıntılardan doğru söylersem Ekinci şiirinin beslendiği ana kaynakları şöyle sıralayabilirim: 12 Eylül öncesi toplumsal mücadele, halkların kendi kaderlerini tayin etme mücadeleleri, mücadele içindeki bireyin kişisel duyguları ve şairin çocukluk ve ergenlik yıllarına tekabül eden kırsal hayat dekorları.

Ekinci şiirinde Güney Afrikalı siyahların eşitlik ve adalet mücadeleleri ile Filistin halkının bağımsızlık mücadelesi başlı başına birer konu olarak anlatılır. Fakat bu her iki halkın mücadelesi Türkiye’deki toplumsal mücadele ile olduğu kadar şairin söyleyici görevini yüklediği kişinin bireysel duygulanımları, bireysel yaşantısı ile de iç içe verilir.

Mesela Zindi’ye seslendiği uzun şiirinde Ekinci, Afrika ile ilgili tarihsel bir arka plana yaslanmakla birlikte, Türkiye’de hapis yatan bir şairin hapishane günlerinin ayrıntılarını da yansıtır.

Bu durum ise bize Ekinci şiirinde tarihsel ve toplumsal olgularla günlük yaşantıların ustalıkla harmanladığı ve bu durumun Ekinci şiirinin belirgin bir özelliği olduğunu göstermektedir.

Ekinci’nin uzun cümleyi şiirselliği sağlamak adına bir teknik olarak kullandığını söyleyebilirim. Sözcük seçiminde itinalı olduğu da bir gerçek. Fakat yer yer onun şiirsel ezgiyi ezen ifadelerine de rastlayacaktır okuyucu. İşte birkaç örnek:
“Barış yılı 1986 diye kazdım”

“kanları kusmuk etti o güzel ağızlarınızda / ağızlarınızda kusmuk oldu şöven şarkılar”

“Bazan geviş getiren bir mandanın umarsızlığındayım”

Fakat böylesi ifadeler onun bir nehrin akışını andıran söylemi içinde çok fazla yer tutmaz..

Epik ile liriğin bileşiminden oluşan bir söylem üzerinden ses verir Soysal Ekinci’nin şiiri. Hakkı Zariç’in ifadesiyle “uzun soluklu ve yüksek sesli şiirleri”nin hiçbir dizesinde şiirin soluğu seslenişteki coşku ve hiddetin gerisine düşmez.

Onun bütün şiirlerine ateşi yüksek ama ince ve içten bir söyleyişin akışı ve ahengi egemendir.

PAYLAŞ