SULTAN GÜLSÜN: YAZMA ÇİZGİLERİMİZ ETİK İLE İLİŞKİLENDİRİLMELİ
SULTAN GÜLSÜN: YAZMA ÇİZGİLERİMİZ ETİK İLE İLİŞKİLENDİRİLMELİ

SULTAN GÜLSÜN: YAZMA ÇİZGİLERİMİZ ETİK İLE İLİŞKİLENDİRİLMELİ

YAZI VE SÖYLEŞİ: NİLAY ÖZER

BİR BİRİKİMİN METİNSELLEŞMESİ İLE ŞİİR ARASINDA RİSKLİ HAMLELER:

SULTAN GÜLSÜN’ÜN LİLLİPÜTYEN’İ HAKKINDA BİRKAÇ SÖZ

“Sanat yapıtı, belli bir biçimde olmuş olandır”. Uzun zaman önce okudum bu cümleyi ve not etmediğim için kitabı hatırlamıyorum şimdi. Bilmediğimiz bir şey değil. “Sanat yapıtı, belli bir biçimde olmuş olandır.” Başka bir biçimde de olabilirdi ama böyle gerçekleşti/gerçekleştirildi. Olabileceği hallerden sadece birisi olarak zihinlere sunuldu. Bu noktadan sonra bütün biçim, içerik, anlam olanaklarıyla değerlendirilmeye açık. Artık onunla karşılaşan her zihin, bilgi ve deneyimler birikimi her birey onu belli bir biçimde alımlayacak. Bu alımlama da belli bir biçimde olmuş olacak, zamanla az ya da çok değişecek. Yine de sanat yapıtına yaklaşmanın yolları, onun herhangi bir biçimde olma yollarından daha sınırlı. “Şiir nedir, nasıl olmalıdır?” gibi sorulara kesinlemeci ve dar sınırlar koyan tanımlamalar getiremesek de modernliği deneyimlemiş okurlar olarak şiirden ne beklediğimizi biliriz. Mesela şiir, sözcüklerin üstünde biriken yükü silkelesin, onları bilincimizi, bilinçaltımızı yeniden kodlayacak başka yüklerle yüklesin isteriz. Uyuşmayı hayretle, sorularıyla, düşünselliğiyle, biçimiyle aşsın, donmuşu çözsün, bireyselin tükenmez bir kaynak olduğunu bize yeniden ispatlasın. Masum ve şeytani yanlarına, samimiyetine kapılalım isteriz. Sultan Gülsün’ün Manos’tan çıkan Lillipütyen’i bu beklentileri karşılayan bir kitap. 23 yaşındaki Gülsün’ün şiirlerinin dile getirilmesi gereken birkaç ayrıksı niteliği var. Felsefe ön planda olmak üzere, şairin beslendiği kaynakların, düşünürlerin, teori ve kavramların, sinema oyuncularının, şarkıların isimlerine sıkı sıkı tutunarak ilerliyor şiirler. Amacı onları bir sözcük listesi olarak kullanmak değil elbette. Atıfların, göndermelerin amacı şairin silahlarını açık etmesi şüphesiz. İnsanın baş edemeyeceği kadar çok problem var yaşadığımız çağda. Siyasette, toplumda, doğada, düzenlemesi, hakla hukukla yola getirmesi öyle zorlayıcı bir eksen kayması var ki Gülsün, bunları bir birikimle karşılamak istiyor. Kitabın adında görüldüğü gibi küçültmek istiyor hepsini belki. İnsanlık tarihinin dehaları tarafından üretilmiş düşünceleri işaret ede ede ilerliyor bu yüzden. Şiirlerin dış yüzeyi bu silahlarla kuşatılmış gibi algılıyoruz doğal olarak ve içeriklerinin de sayfada görüneni aşıp metinler arası yollarla genişlediğini düşünüyoruz.

Sultan Gülsün’ün şiirleri tek bir şiirin parçaları gibi. Herhangi bir yerden başlıyor, herhangi bir yerde bitiyor. Şiirlerin kendilerine has özel bir kurguları, x adlı şiire özel bir yapı yok. Aynı ses konuşuyor. Sorular soran, yargılayan, alaya alan, ironik konuşan bu ses birinci tekil bir şiir kişisine ait olsa da kendini öne çıkarmıyor. Kendi bedeni, kendi duyguları, kendiliği değil sunduğu. Etiğe, hukuka, ekolojiye adanmış bir insan olma halinin, modern şiirde görmeye alışkın olduğumuz otobiyografik sınırları aştığını, ülkesini ve dünyayı görmeye çalıştığını keskin biçimde fark ediyoruz. Lirik de olmayan bu ses insanlığa sesleniyor ancak vaaz verir gibi değil. Kuşanmaya çalıştığı bilgi alanını, felsefi alanı işaret ederek. Gülsün şunun farkında: İnsanlık bir yandan büyük etik değer sorunları üretiyor diğer yandan bu sorunları analiz eden ve çıkışı gösteren felsefi sistemler ortaya koyuyor. Çoğunluk farkında olmaksızın değer sorunlarının bir parçası haline geliyor çünkü farkındalık kazanacak, davranış değişikliğine gidecek ya da gidişi değiştirmek üzere mücadele edecek düşüncelerin taşıyıcısı değiller. Bilimin, felsefenin, kuramın ortaya koyduğu ve insan olmanın anlamını derinleştiren bu miras küçük bir azınlık tarafından devralınıyor. Kitabın adı iki noktada yardımcı olabilir burada. Edip Cansever’in “Amerikan Bilardosuyla Penguen” şiirinde ironik bir biçimde “Doğrusu elinizden ne gelir ki / siz dolgun yaşamaya bakın günleri” dediği gibi, bireyin kendi konforuna odaklanmasının mümkün olmadığı bir dünya varken çoğunluk tam da buna odaklanacak kadar küçülmüştür. Kapitalizmin, burjuva kültürünün, ileri sanayi devletlerinin insanlığı bir çöküşe sürüklediği her bakımdan ayan olmuşken bunun kazançlarını sürdürmeye çalışanlar olabilecek en alçak şekilde küçülmüştür. Öyleyse hakkı yenilenin, temsil edilmeyenin yanında ve onun için savaşmak isteyen birey neyle direnebilir? İşte Gülsün’ün sözcük listesi, atıfları tam olarak buna hizmet ediyor. Kitabın ilk şiirinde anılan “Kamfplatz” kavramının anlam alanındaki, zihnin ne kadar geri plana atarsa atsın üzerine düşünmekten vazgeçemeyeceği sorunlar önemli ve temel bir yer tutuyor bu bağlamda. İnsan olmanın ve dünyada bulunmanın asıl sorumluluğu karar ve eylemlerin etik değerlendirmesini yapabilmektir. İoanna Kuçuradi’nin İnsan ve Değerleri kitabında basitçe özetlediği mevzu. Değer biçmeyi, değer atfetmeyi iyi beceriyor insanlık fakat etik değerlendirme denen felsefi analizi yapmaktan aciziz ya da yapabiliyorsak da işimize gelmiyor, kâr ve kazanca yeniliyoruz. Bu konuda Hannah Arendt’i anmadan geçmeyelim. İnsan doğruya yanlışa hüküm verecek yeterliliğe sahip, görevinden ödevinden dolayı olsa dahi kötülüğü sıradanlaştırmaktan alıkoyabilir kendini.

Sultan Gülsün’ün şiirde kurduğu bu örüntünün bir handikapı da var. Bir iki üç şiir okunduğunda sorun değil ama kitabın sayfalarını çevirdikçe bu hızlı değişen isimler, kavramlar listesi bir “şeyleşme” yaratıyor ve şiirin uyarması gereken zihin tersine donuyor, ilişki kuramamaya, özel isimlerin, kavramların, derinleşmemiş atıfların arasında kaybolmaya başlıyor. Metinler arası katmanların yeterince işlenmemiş oluşu, felsefe ile şiir arasındaki alanda üretilmiş kurgunun iletişime açık bir karakter sergilememesi, malzemenin üst üste binmesi sebep oluyor buna. Şiirler bir aynılaşma riskiyle baş başa kalıyor. Felsefi şiirin çeşitli denemeleri yapıldı. Sultan Gülsün de felsefi bir şiir yazıyor ancak bu aşırı hızlı akışta yeniden düşünülmesi gereken şeyler yok değil.

Sultan Gülsün ile söyleşiye geçmeden önce bu okuma notlarıyla altını çizmek istedim Lillipütyen‘in…

.  .  .

Sevgili Sultan, bu yıl hem Yılmaz Güney Kültür Sanat Vakfı Türkçe Şiir Ödülü’nü hem Sennur Sezer Emek-Direniş Şiir Ödülü’nü aldın. Bu anlamlı iki ödül ve Manos’tan yayımlanan Lillipütyen adlı kitabın için kutluyorum seni. Kitap hakkında söyleşmeye başlamadan önce kısaca şiir yazmaya ne zaman başladın, kimleri okuyarak kendini geliştirdin, şiir hayatında nasıl bir yer tutuyor anlatır mısın?

Sizin de değerli jüri üyelerinden olduğunuz hem Yılmaz Güney Kültür Sanat Vakfı Türkçe Şiir Ödülü hem de önemli şairlerin değerlendirmesinin ardından değer görülen Sennur Sezer Emek-Direniş Şiir Ödülü benim için pes etme diyecek iki önemli vurguya sahip. Küresel anlamda bütün canlılar ve doğa olarak sınandığımız zamanda, pes etme diyecek iki onur ile birlikte anılmaktan daha gurur verici ne olurdu? Bu sebeple pes etme söylemini çoğunluğa eriştirebilmem üzerine değer gördüğünüz için sizlere teşekkür borçluyum.

İlköğretimde sınıf içi aktiviteler esnasında verilen temalar için öğretmenlerimizin yazmamızı istediği dörtlükleri yazarak şiire başlamıştım, farkında olmadan. Öğretmenlerimin takdir ettiğini gördükten sonra o yaşlardan itibaren gerçekleşmek, üreterek mümkünleşir düşüncesine odaklandım.  Şiirleri ifade tarzı olarak benimsemiştim artık. İlerleyen yaşlarda Ece Ayhan, Nilgün Marmara, Adnan Yücel, Ahmed Arif, Nâzım Hikmet, Sennur Sezer, Gülten Akın, Metin Altıok, Arkadaş Zekai Özger, Füruğ Ferruhzad’ın kendi dokularını yarattığını gördüm. Bu dokuların cesaretiyle şiirin dışında yaptığım okumalardaki bağıntıları yakalamaya çalışıyorum bazen doğrudan kurulamayacak bağıntıları denemek bile keyif verici oluyor. Buna olanak sağlayan tür, nazarımda şiir.

Kitabın adından başlayalım istiyorum. Lillipütyen ismi beni hemen çekti. Ergenlik dönemimde gün içinde birkaç kez dünyadaki her şeyi makete dönüşmüş gibi cansız, uzak,  dışarıdan baktığım bir oyuncak gibi görür kalakalırdım. Konuşuyorsam susardım, biriyle birlikteysem uzaklaşmak isterdim, ürkütücü bir anlam kaybı olurdu. Kimi insanların bunun çok ciddi ve farklı bir versiyonunu şizofrenik boyutta halüsinasyonlarla yaşadıklarını, küçülmüş nesneler gördüklerini öğrendim. Lillipütyen isminin ya da olgusunun şiirinle ilgisi konusunda neler söylersin?

Kelime anlamıyla sizin de belirttiğiniz gibi nesnelerin küçülen görüngüsüne yönelik sahte bir algıyı karşılıyor. Kadınların, emekçilerin mücadelesinde en önde olan şairlerimizden Sennur Sezer, günümüzde küçültülen değerlerimizin mücadelesini sürdürürken  büyüyen bir de kavganın işaretini veriyordu. Lillipütyen’i dosyaya isim olarak vermemin nedeni Sennur Sezer’in direncini omuzlarımda taşımak için büyüyecek dirence erişebilmekti. Küçültülen değerlerimize karşı duruşu büyütecek güçteydi bu kavram da. İroninin gücüne inanarak Lillipütyen’i şiirlere yoldaş eyledim.

Şiirlerindeki sözcükler, göndermeler, kavramlara, yazarlara, teorilere atıflar ilk elde dikkat çeken nitelikler arasında. 23 yaşındasın, böyle bir sözcük listesi okuyan herkes için şaşırtıcı olacaktır. Erken yaşlardan itibaren kapsamlı kuramsal okumalar mı yapıyorsun? Bu sözcük listesinin kaynakları neler?

Birincil kaynağında yaptığım felsefi okumalar yer alıyor. Kapak kapanınca kitap benim için orada bitmiyor. Okumaların ardından araştırmalara başlıyorum. Bazı zamanlarda da kapak kapanmadan başlamış oluyor araştırma süreci. İkincil kaynağında bu sırada öğrendiğim kavramlar  farklı bir katmanı oluşturuyor derken tanımların bir kısmı da kök olmamakla birlikte türettiğim tanımlardan oluşuyor. Kelimeleri bölmeye ve onlara farklı uzuvlar yakıştırmaya cüret edebiliyorum. Kalkıştığım bu süreç beni kalabalıklaştırıyor.

Kitaba “Asasızlar sizce dünyayı kim kurtaracak? / İki atlı ve öğrenilmiş peygamberler? / Kamfplatz? / Ricoeur?” diye devam eden bir metinle başlıyorsun. Kamfplatz dediğin anda öyle bir şeyi şiirin ve merak edip araştıracak okurun önüne atıyorsun ki felsefeyle şiir, insan olmanın ve bir zihin taşımanın yüküyle okur iç içe geçiveriyor. Yalnız felsefe değil, romanlar, filmler, bir yığın kurmaca karakter de sık sık başka yapıtları ve zihinleri şiire eklemleyen malzemelere dönüşüyor. Şiirin anlam, çağrışım, malzeme alanı için nasıl bir genişlik öngörüyor zihnin? Okurun bütün bunlarla iletişimine nasıl bakıyorsun?

Bu soru ile birlikte uzunca bir zamandır şiirlere dönük aldığım eleştiriler üzerine yapmak istediğim açıklamaya olanak sağladığınız için özel bir teşekkür bırakıyorum yanıtın öncesine. Cabarnet Sauvignon şiiri özelinden yazma tavrımın geneline uzayacak, cevabım. Cabarnet Sauvignon bir şarap markası iken bu şiir için anlamlı değil. Bakış açım zaten bir marka ve ya üzüm türü de değil. Anadilini konuşamayan insanların yaşadığı kentlerde şaraplar yapılır bu yüzden şiirin başlığında ezilenin lokasyonunu sunuyordum. Şiirde, Aydın Orak’ın Musa Anter için yönetmenliğini üstlendiği Asasız Musa filmine atıfta bulunuyorum. Anadilinde ıslık çalmanın bile yasak olduğu bir ülkede, halkların neredeyse Kamfplatz yani savaş alanında kurtarıcısını bekleme isteğini sorguluyorum. Kurtarıcı kimdi? Kurtarıcılar kimlerdi? Başta kendime sorduğum sorulardı bunlar. Ricoeur ile değindiğim nokta da Paul Ricoeur’un özbilinç savıydı. Özbilinç savı, kendiliği izleme etkinliği bir bakıma. Kendini izlerken Musa Anter’i izleyenler belki daha kolay anlamıştı, şiiri. Benim açımdan oluşan risk de bu zannediyorum. Buradaki bağ yalnızca bir şiirde kurduğum bir bağ değil üstelik. Anlamca kopukluk hissi verdiği düşünülen şiirlerde toplumsal ya da bireysel döküntülerimizi  nasıl sıvamalıyız’ı sorma daveti var.

Lillipütyen bugüne dek bildiğimiz şiirlerden temelde iki niteliğiyle kısmen ayrılıyor. İlki şiirin yapısına ait araçlarla ilgili.“Şu şiiri ezberlesem”dedirten, yazılmışı sözlü aktarımın ve belleğin alanına çekme isteği yaratan bir şiir görmedim mesela. Bu uzun konuşulmalı çünkü şiir yazılı kültür sonrasında da hep sözlü kültürün ve belleğin de alanına aittir ve bu aidiyetin ihtiyaç duyacağı teknik araçları kullanır. Bütün şiirlerin daha büyük ve uzun bir şiirin orasından burasından kesilmiş parçalar gibi. Kendi başlarına belirgin bir yapıları yok. Bazı şiirleri ezbere biliriz, bizimle birlikte yaşıyor gibidirler, dizelerin bazıları çok ışıltılıdır, alıp bir kenara yazmak istersin falan. Bu kitapta öyle bir şiirle karşılaşmıyoruz. İkincisi sen bir ben şiiri de yazmıyorsun. Birinci tekille konuşan bir anlatıcı var ama onun bakış açısından görünen şey geniş, çok çeşitli, eleştirel, düşünsel ve bilgiye dair. Bütün bunlar kendiliğinden mi ortaya çıktı, bir bilinç haliyle çabalayıp kurduğun şeyler mi? Yani bu şiir veriminin ne kadarı saf, ne kadarı düşünceli?

Yetişen bir çiçeği vermekten ziyade birlikte büyütülebileceğimiz tohumların olup olmadığını sorgulamayı şiirledim. Beğendiğim şiirlerin bilinçaltımda fazlaca yer edinmesiyle benzerliğe yönlenebilirim korkusunu da bir yandan yaşadığım için şiir ezberlememeye özen gösteriyorum. Okurların benden yana bu duruma maruz kalmasının önüne geçtiğimi düşünüyorum. Şiirleri yazarken etkilendiğim ya da etkilenildiğini gördüğüm durumları muhakkak doğrudan ya da dolaylı olarak anlatma isteğim varoluyor. Anlatma şiddeti belki birkaç dize ile ilerliyor belki tamamına sirayet ediyor. Sonra okuduğum, izlediğim, dinlediğim, gözlemlediğim çağrışımları da bu şiddet haline ekliyorum. Rastgele eklemeler yerine, anlama yaklaşan bir dozlama otokontrolümde gerçekleşiyor. Şiir öyle olmaz’a karşı şiir böyle de olabilir’i yazarak oluşturduğumu düşünüyorum.

Lillipütyen’den başka şiir dosyası varsa ya da oluşmaktaysa aynı şiir mi devam ediyor, farklı bir yere mi evriliyorsun?

Beslendikçe üretiyorum. Farklı bir noktaya evrilme konusunda etik ve ahlak arasındaki farkla sanırım daha doğru yanıt verebilirim. Ahlak bireye göre değişkenlik gösterebilirliği olan durumlarda bahis konusu oluyor. Evrilme  kavramına daha yakın olarak düşünebiliriz. Toplumsal öfkelerimizin nedenini ahlak ile açıklayabiliriz ancak yazma çizgilerimiz bana kalırsa etik ile ilişkilendirilmeli. Hayata karşı oyumu evrensellikten yana kullandığım için sapmaların olacağına ihtimal vermiyorum. Aynı şiir yazılmaya devam edecek. Sanıyorum ki bundan daha kötü bir insan olamayacağım, tabuları olan insanlar için.

Kendi kuşağının şairleri ve kitapları konusunda ne düşünüyorsun? Kitapları, dergileri takip ediyorsan, sana göre kuşağını öncesinden ayıran nitelikler nedir? Kendi şiirini kuşağının şiiri içinde değerlendirebiliyor musun?

Baktığımda savaş sonrası savaşlar anlatılmış, sevda zamanları sevda anlatılmış, bedellerin ödendiği yıllarda kavga anlatılmış. Şu an ise açlık var, daha fazla öldürüyoruz birbirimizi, daha fazla kalıcılığa göçüyoruz, daha fazla kirletiyor ve tüketiyoruz. Daha fazlasının nedenini sorgulamamız gerektiği anlatılmıyor. Zaman bunları anlatmanın zamanı. Cesetler kargolar ile neden giderdi Ankara’dan sonrasına? Neden sular yükselirken köyler taşınırdı? Bu gerçeklikler yıllar öncesinde farklı disiplinlerde nasıl karşılık bulmuştu? Hangi tarihin tekrarıydık bu fazlalık dilimde ya da hangi tarihten farklılaşıyorduk? Bilvesile bu soruları bir araya getirmenin  sorumluluğunu duyuyorum, şiir emekçisi çağdaşlarımın arasında.

Şairlerin kitaplarıyla tanınmaktan önce bizzat iletişim kurarak başka şairlerle kaynaştığı, yayımlanan şiirden çok sosyal medya görünürlüğünün ön planda olduğu bir ortam var. Bu görünürlük iştahı seni hangi saiklerle sarmadı? Sanat yapıtı ve sanatçı ile sosyal medya erişilebilirliği arasındaki ilişkide arızalı bulduğun yanlar var mı?

Çizilen atmosferin taraftarlık düzeyine intikal ediyor oluşunu değerlendirebilirim. Sosyal medyanın erişimi hızlandırdığını inkâr edemeyiz ancak taraftarlaşmış çevreler toplumsal ağlardaki hız faktörüyle özgün üretimleri baskılıyor. Fanatiklik güdülmeye devam edildikçe kayıplar vereceğimiz oldukça açık. Ürettiklerimiz karakter sayısı ve belirli ebatların sınırlandıramayacağı kadar da değerli. Öz rehabilitemizi gerçekleştirirken toplumla paylaşmak için de üretiyorsak, tüketim akışını oluşturmanın lüzumu tartışılmalı. Çünkü bu denklemde herkes rehabilite olmuyor. Baudrillard’in simülasyon teorisi doğrulanıyor. Üretimler, beğeni sayısı ve ikonlara indirgeniyor. Popülerlikten uzaktaki yerlerde bizi bekleyen keşifleri neden görmezden gelelim ki?

Şunu da eklemek isterim bir diğer yandan, egemenlerin erkek dilini sürdüren çevrelerin olmasını büyük talihsizlik olarak görüyorum. Sosyal medya hızıyla bu dil de yayılım gösteriyor. Belki buradan hareketle tahribatı gidermeye odaklanabiliriz. Empatiyi sürdürme temennisiyle.