Tagged with

AYDIN ÇUBUKÇU

Yüz yıllık savaş

Bruegel, 30 Yıl Savaşları’nın öyküleriyle büyüdü. Yaşadığı dünya 100 Yıl Savaşları’nın işaretlerini veren sayısız çatışmayla doluydu. Görünüşte, Protestanlarla Katolikler savaşıyordu, ya da İngilizlerle Fransızlar… Krallar, hanedanlar, feodal efendiler, irili ufaklı yüzlerce savaş içinde hepsi birbirine girmişti. Bruegel görünüşe aldanmadı. Bir afiş, bir bildiri olarak kabul edebileceğimiz gravürünü, Para Keseleriyle Kasaların Savaşı olarak adlandırdı. 1570 yılında basılan bu gravürün altına Felemenk dilinde “Bütün bu savaş ve kavga, hepsi para ve mal için” yazmıştı.

100 Yıl Savaşları gerçekte 116 yıl sürdü. İngiltere onu bitirdikten iki yıl sonra, Güller Savaşı denilen ve 30 yıl süren bir iç savaşın yangınına düştü. Yüzlerce yıl boyunca İngiltere, Fransa, Habsburglar, İspanya, Hollanda, irili ufaklı prenslikler, krallar, kral olmak isteyenler aralarındaki uzun kısa, büyük küçük savaşlarla Avrupa’ya nefes aldırmadı. Fransız Devrimi’nden sonra, “Devrim Savaşları” adıyla Fransa Avrupa’nın fethine çıktı. Ardından, Napolyon Dünya İmparatoru olarak Devrim Savaşları’nı sürdürme hayaline kapıldı. “Napolyon Savaşları” başladı. Bütün bu savaşlar boyunca, Avrupa’nın diğer devletleri kendi aralarında Fransa’ya sonra da bizzat Napolyon’a karşı ittifaklar kurdular.

Devamını Oku

ESİR TANRILAR

Asur sarayının iç duvarlarını, kralın sınırsız egemenliğini “resimli destan” halinde anlatan kabartmalar süslüyor. Yakılan, yağmalanan köyler, talan edilen tarlalar, meyve bahçeleri, otlaklardan toplanıp getirilen hayvan sürüleri, gözleri önünde kafaları kesilen adamlara ağlayan ve o hengâmede çocuklarını korumaya çalışan kadınlar, develere ya da öküz arabalarına yüklenmiş ganimetler, kafileler halinde esirler, alâyıvalâ ile halkın önünden geçerek kralın ayakları altına götürülüyorlar. Köleleştirilmiş halklar bütün acıları ve çaresizlikleriyle sanki orada sonsuza dek resmigeçit yaparak, yalnızca tasvirleriyle değil, ruhlarıyla da kralın sınırsız egemenliğinin tanıklığına mahkûm edilmişler.

Ve onlarla birlikte tanrıları da geliyor! Şanlarına yakışır biçimde tahtırevanlar üzerine oturtulmuş olarak, esir edilen halkın tanrıları huzura çıkıyorlar…  Esir tanrılar!

Böylece, yeryüzüne ve gökyüzüne egemen olmanın sırları çözülüyor. Şiddeti, ekonomiyi ve ideolojiyi tek elde toplayan, tanrıları mülk edinmeyi de hak etmiştir.

Egemenliğin bu kadar basit unsurlar üzerinde ayakta durduğunu binlerce yıl öncesinden günümüze kadar kurulup yıkılmış her devlet iktidarı öğrenip uyguladı.

Bu üçayak, herhangi bir halkı vergi vermeye, köle gibi çalışmaya, asker olup savaşmaya razı edebilmek için gerekli bütün araçları sağlamaya yetiyor. Hemen herkesin ezbere bildiği gibi bunlardan birincisi, doğrudan doğruya sömürüye dayanan toplumsal üretim ilişkileri ve bunun üzerinde yükselen egemen sınıflardır. Ekonomik hayata hâkim olmak, onun süreçlerini denetlemek ve yönetmek egemenliğin vazgeçilmez işlevi, aynı zamanda dayanağıdır. Ürünün paylaşılması, kimin ne kadar hak alacağı ya da hiç almayacağı devlet eliyle düzenlenir.

İkincisi şiddet ve onun örgütlenmesidir. Silahlı güçler ve hapishaneler başta olmak üzere, bunları tamamlayan kurumlar ve araçlar şiddeti devletin tekeli altına alır.  Silah yalnızca devletin elinde bulunabilir; onun dışındakiler yalnızca özel izinle, devlet münasip görürse silah taşıyabilir. Kimse kimseyi hapsedemez, yasaktır; devlete serbesttir. Dövmek, sürgün etmek, kafa kesmek de öyle…

Üçüncü ve diğerleri kadar önemli dayanak ise ideolojidir. Kral, gücünü tapınılan bir güçten aldığını, onlarla konuşarak karar verdiğini, kendi kararlarının tanrının kararları olduğunu ileri sürer. Dolayısıyla, krala itaat, tanrıya, tanrılara itaatle aynıdır. Öyleyse itiraz etmek, boyun eğmemek, krala isyan etmek de tanrılara karşı işlenmiş suçlardır!

Aslan Avlamak

Asur sarayının duvar kabartmaları arasında önemli bir yer tutan aslan avı sahneleri, elbette yalnızca kralın zevklerinden birini anlatmıyor. Savaşa gider gibi hazırlanmış seçkin askerler eşliğinde, çift atlı savaş arabasına binmiş olarak kral aslan avına çıkıyor. Bir kabartma yüceler yücesi kralı, tek eliyle aslanı boğarken gösteriyor. Oklarla, mızraklarla öldürülmüş aslanlar, tıpkı esir halk ve onların tanrıları gibi, halkın gözüne sokula sokula saraya taşınıyorlar. Belki “aslan kebabı” diye bir yemek vardı sarayın mutfağında ama sırf yemek amacıyla götürülmüyor saraya. Bu da kuşkusuz iktidar bağlamında bir güç gösterisidir. “Hayvanlar âleminin kralı” olan aslanı avlamak, bir başka ülkenin kralını yenmeye eşdeğer olmalıydı!

Tanrılar ve aslanlar, kralın azametine, kudret ve kuvvetine, yeryüzünde ve gökyüzünde sınırsız egemenliğine tanıklık etmek için birleşiyorlar! Tanrılar esir edilerek, aslanlar öldürülerek halka aynı şeyi söylüyorlar: İtaat et!

Tanrıların Kardeşliği

İnsan, animizm çağlarından başlayarak, her varlıkta etki gücüne sahip bir ruh bulunduğuna inanmıştı. Zamanla sınıflandırmayı öğrendi. Tanrıları işlevlerine göre birleştirdi. Rüzgâra, şimşeğe, yağmura ayrı ayrı kimlik vermektense hepsini birleştirip bir fırtına tanrısı yarattı… Yine de pek çok tanrı vardı. Krallar, halkın yarattığı her tanrıyı kendi tanrıları olarak, tam bir iman ve sonsuz faydacılıkla benimsediler. Örneğin Hitit krallığı, Anadolu’nun en eski tanrı ve tanrıçalarını, “resmi tanrılar ve tanrıçalar” olarak onaylamış, farklı halk topluluklarının inançlarını da ortak inanç torbasına doldurmuştu.  Böylece o dönem Anadolu halkı, “Bin Tanrılı Halk” olarak tarihe geçti.  İnançları birleştirerek tekel altına almak, yönetim politikaları bakımından, egemen sınıfların en büyük buluşlarından sayılmalıdır. Ne var ki, birleştirilmiş tanrıların kendi aralarındaki ilişkiler, tıpkı insanlar arasındaki ilişkiler gibi karmaşıktı ve oldukça yakışıksız biçimler alabiliyordu. Birbirlerine düşmanlıkları, üçkâğıtçılıkları, çapkınlıkları, hırsızlıkları mitoloji literatürünü zenginleştiriyordu; ama yönetenlerin ilgilendiği tek yön, hepsinin kendilerini desteklemesiydi. Değil mi ki iktidarlarının dayanağı kılınmışlardı, kral da onları onurlandırmakta kusur etmezdi. Bir uçtan ötekine, bütün ülkeyi tapınaklarla doldurdular, kayalara resimlerini oydurdular, her yerde onların yanına kendi adlarını ve tasvirlerini de koydular. Tanrılara tapan halk, ona da tapmış oldu. Tanrıları tümüyle kendinin kılmak, hükmedilen halkın inancını tekel altına almak demekti.

Tanrılarına El Konulan İnsanlar, El Koyanın Kulu Olurlar

Tek elde toplanmış yetkilerle ülke yönetmenin elbette çok karmaşık pek çok siyasal unsuru vardır. Siyasal güç sahibi olmak, yalnızca siyaset içinde kalınarak gerçekleşemez. Siyasal egemenlik, toplumsal, ekonomik, kültürel pek çok unsuru kapsayan çok boyutlu bir bağıntılar bütününe hâkim olmayı gerektirir. Parçalardan biri olan kültürel egemenlik, büyük ölçüde ideolojik unsurlardan oluşur. Böyle kapsamlı bir hâkimiyet için, din, aile, vatan kavramları başta olmak üzere, yönetilenleri ortak kaygılar ve duyarlıklar ekseninde birleştirebilecek ve toplumsal yaşamın hareket halindeki bütün unsurlarını ve ilişkilerini etkileyebilecek kavramların ve mümkün olduğu kadarıyla bunların karşılık düştüğü nesnelliklerin tekel altında tutulması gerekir.

Ve asıl önemlisi, bütün bu kavramlar ve ilişkiler, zincirleme olarak, etrafında şekillendikleri eksenin hareketi gereği, hiyerarşinin en üstündeki güce bağlanırlar. Bu ilk akla gelebileceği gibi Tanrı’dır. Oysa politikanın biçimlendirdiği ve koşullandırdığı bütün açısından bakılınca, Tanrı’dan önce, politik şef gelir. Ondan sonra ise zaten bu dünyanın işleri bitmiştir!

Tanrıların teke indirilmesi, politik gücün tekel altına alınmasının aracı olarak işlev kazanmıştır. Bir tanrıdan umudunu kesenin başka bir tanrıya başvurması şansı da ortadan kalkmış, onların yerini üfürükçüler, muskacılar, tarikat şeyhleri almıştır. Nihayetinde, onların bağlantılarının da son düğüm noktası yine dünyevi büyük şef olunca, biraz dolambaçlı da olsa, döngü yine eskisi gibi tamamlanır.

“Kula kulluk” denilen şey, yönetici politika tarafından tanrıların esir edilmesiyle sağlanmış olan bir bağımlılıktır. Kurtuluşun yolu, ezenlerle ezilenler arasındaki ekonomik, siyasal ve kültürel zincirlerin tümünün kırılmasından geçmektedir. O zaman tanrılar da, esir edilmeyecekleri, kana, zulme, sömürüye, ahlaksızlığa, yalana bulaştırılmayacakları bir yere huzur içinde çekilebilirler.

Panta Rei

Son çözümlemede devletlû egemenler de insandır. Öyle olmasalardı, bir sürü müneccimin, falcının, bilicinin kafasını kesmezlerdi. Çünkü diğer ölümlüler gibi iktidar sahipleri de göklerden gelen sesin hakikati değil, duymak istedikleri şeyleri söylemesini istiyorlardı. İç ferahlatıcı sözler dökülmedikçe gelecekten haber verenin dilinden, doğruyu söylemelerinin hiç gereği yoktu. Aslında yıkılış, açlık, kıtlık, ölüm ve ayrılıklardan ve bunların türlü-çeşitli biçimlerinden söz etmenin olağan olduğu bir dünyada, bunları “önceden” haber vermek için gizemli güçlere sahip olmak da gerekmezdi! Ağzını açan, bu kötü, korkunç, istenmez şeylerden konuşuyorsa bilinmeyen bir şeyden söz etmiyordur zaten. Ama her devrin yönetenler sınıfı, kendi egemenlikleri altında her şeyin âlâ, yolunda ve iyi olduğuna ve kendi egemenlikleri sürdükçe hep öyle kalacağına inanmak ve herkesi de buna inandırmak isterler. Bu yüzden, “gidişat iyi değildir” diyebilecek herkes susmalı, susturulmalıdır. İster müneccim olsun, ister bilgin ya da ahaliden biri…

Pek göze çarpmasa da tarihçi de bu “ağzı karalar” sırasındadır.

Zira “böyle giderse, geleceğin hiç de güzel olmayacağını” söylemenin biçimlerinden biri, geçmişten dosdoğru söz etmektir; bunun da yolu, yıldızlara bakar gibi eski zamanlara bakıp ders çıkarılabilecek bir tarih yazmaktır. Müneccimlerle tarihçilerin ortak yanı uzaklara bakarak yakındakiler hakkında bir şeyler söylemeleri, ya da en azından burnunun dibindekilere dokundurmalarıdır. Ama eski tarihçiler de, çağdaşları müneccimler gibi, kötü haber vermektense, geçmişin yüceltilmiş hallerini sultanlarının önüne sermeyi seçmişlerdi. Bu yüzden, yaptıkları iş destancılığa benzerdi. Örneğin “menkıbe, menakıpname” denilen tür, padişahların ya da ulu kişilerin her birini birer gazi olarak anlatırken, sefere hazırlanan askerleri de gazi olma yolunda heveslendirmeyi amaçlardı. Yani geçmişten söz edenler aslında bugün için propaganda yaparlardı. Özellikle “saray tarihçiliği” diye adlandırılan yazıcılık, başlangıcından itibaren soy-sop kayıtçılığı, olabildiğince de cihat ve gazâ goygoyculuğu olmuştu.

Yaşadığımız korkunç günlerin tarihle ilişkilendirilmiş politik propagandasının içeriği de budur. Öyleyse, şöyle bir tanıma ulaşabiliriz: Uydurulmuş bir geçmiş hikâyesini, ondan daha uyduruk bir ölümsüzlük hikâyesine bağlayarak yazılan propaganda metni oluşturmaya, “tarih yazmak” denir! Bu, bir “milli maç” öncesinde de, komşu ülkenin topraklarına girince de lâzım olur…

***

Sultanların dizi dibinde şanlı geçmiş masalları ve ulu çınarlar gibi köklü ve dallı budaklı soyağaçları uydurarak gün sayanların aslında yapabilecekleri başka bir şey yoktu. Kötü bir miras devralmışlardı. Onlardan önce de, geçmişin kaydını ilk tutanlar gerçeği anlatmaktansa efsane düzmeyi uygun görmüşlerdi. Mısır firavunlarının kumtaşlarına kazıdıkları hiyerogliflerin hemen hepsi yalnızca propaganda değeri taşır. Hangi krala boyun eğdirilmiş, hangi savaş zaferle bitmiş, efendimiz ne kadar güçlüymüş, hangi tanrıların soyundan gelirmiş, bunları anlatır bize. Anlatmaya, ya da anılır kılmaya değer en önemli şey tanrıların ve kralların iç içe geçmiş hayatına ilişkindir. Göklerin ve yerlerin efendilerinin soyunu sopunu, evrenin ve tanrıların geçmişini bizim efendimize bağlayan yolları uydurmak, yönetilen yığınların kendilerine uygulanan zulmün ne kadar haklı ve değiştirilemez olduğuna inanmaları için iyi bir araçtır! Şu var ki, güncel ihtiyaçlar bakımından yöneticiler bu saçmalığın dozunu arttırabilir, biçimini ve içeriğini değiştirebilir, ama aracın niteliği ve işlevi değişmez.

Romalı senatör Çiçero’nun yakıştırdığı unvanla “Tarihin Babası” diye biline gelen Heredot’u okuyanlar ve izleyenler de, bu geleneğe uydular. O da kendisinden öncekiler gibi, örneğin, Leonidas ya da Leotykhidas’ın soyunu sopunu Sparta krallarının atası sayılan Herakles’e kadar uzatmış, pek çok “önemli kişi”ye soy ağaçları dikmiştir. Diğer yandan Heredot, zamanının dünyasını ülke ülke gezip farklı kavimlerden insanlarla konuşmuş, en eski yapıları görmek için bazen yolunu değiştirip bilinmeyen dillerde bilinmeyen yazılarla oyulmuş işaretlerden anlam çıkarmaya çalışmıştı. Ama bütün bu malzeme, Heredot öyle istemiş olmasa bile, sonuçta heyecan ve merak uyandırmaya hizmet eden bir masal külliyatı gibi algılanmaktan kurtulamadı. Tanrıların adları ve kökleri değişmişti, firavunların yerini krallar ya da kendine bir soy uydurma ihtiyacında olanlar almıştı ama tarihçi denen kişinin elinden çıkan yazıların görevi değişmemişti. O yüzden Heredot’un anlattıklarının bir bölümü gerçekten tarihsel olaylar mı yoksa masallar mı olduğu belirsiz kaldı. Tarihin efsaneleştirilmesi, belki o çağlar için sözlü aktarım geleneği içinde kuşaktan kuşağa aktarılmasını kolaylaştırıyordu, ama sonuçta masal ve tarih birbirine karışıyor, gerçek yüzlerce palavranın içinden kırılarak geçiyordu. Onunla başladığı doğruysa eğer, tarihin yönetici sınıflar elinde etki kazanan görev haritasını da o çizmişti.

***

Gelgelelim, tarihin ne ile ya da kimle başladığı sorusuna verilen cevaplar farklıdır. Okullarda bize tarihin yazıyla başladığı ezberletildi. Sonra da, “tarihsel dönemler” anlatıldı. Taş devri, tunç devri vs. Yazıdan önce tarih yoksa, bu devirler neyin devriydi? Çocuk aklının almayacağı karmaşık sorunlar vardı, bugün de devam ediyor. “Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız. Türk’üz: Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi; Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri!” diye başlayıp giden Onuncu Yıl Marşı, yalnızca “muhalif cumhuriyetçilerin” değil, iktidardaki kesimin de hissiyatını dile getiriyor artık. Bu marşın dile getirdiği tarih tezine göre, tarih yazıyla değil Türk ile başlamıştır. Daha sonra, ilk insanın da Türk olduğuna kadar abartılan bu tez, Tanrı’nın Âdem ile hangi dilde konuştuğunu tartışan dindarlar arasında küçük bir ayrışmaya yol açtıysa da, milli hisleri güçlendiren etkisinden bir şey yitirmedi. Günümüzde de, Hakkâri’de dört bin yıllık, İstanbul’da üç bin beş yüz yıllık “Türk mezarı” bulunduğu yolunda çıkan haberler, “Türk’ün gücüne güç katan” bu tezlerin kanıtı değilse nedir?

Ne zaman “milli birlik ve beraberliğe her zamankinden daha çok ihtiyaç” duyulsa, tarihin masallaştırılmış hali imdada çağrılır. Bugünlerde Türk-İslam tarihi, katran kıvamında ve aşırı dozda üstelik damardan veriliyor. Ama yalnız Türkiye egemenleri değil, bütün dünya egemenleri aynı sloganı bağırıyor.

Örneğin Brexit cenderesindeki Britanya… 2017’nin son ayında iki ayrı Churchill filmi birden gösterime girdi. Birinin adı gündeme uygun: En Karanlık Günler… O en karanlık günlerde, ülkenin etrafında birleşebileceği bir simgeye ihtiyacı var ve o, başbakan Churchill… Bir yandan kendi kabinesinde Hitler’le, hem de Mussolini aracılığıyla uzlaşma arayan “savaş karşıtları” çabalıyor, diğer yandan direnmeyi ve her yönden savaşmayı örgütlemek isteyen Churchill… O, halkın sesini dinliyor, güçlükleri ve olanakları biliyor, gece gündüz çalışıyor ve karanlık günlerden savaşarak çıkmayı istiyor.

Diğer film, Churchill’in farklı bir yönünü öne çıkarıyor. Savaşı, en az kayıpla ve kazanma güvencesiyle kabul eden, aksi takdirde “vatan evlatlarını” ölüme göndermek istemeyen bir Churchill… Fakat bu kez karşısında, krallığın generalleri var ve onlar Avrupa’ya belirlenen günde çıkarma yapmaya kararlılar. Burada anlatıldığına göre, bütün yetkilerine, etkili siyasal kişiliğine, saygı duyulan geçmişine karşın Churchill’in sözü geçmiyor! Politikacı endişelerini temsil eden başbakan, askerliği bilen ve emir komuta zincirinin başında olan komutanların kararlılığını kıramıyor. Generaller, o konuştukça sessizce dinliyorlar ve bildiklerini yapacaklarını kuvvetle hissettiriyorlar. “Evlatlarımı ölüme gönderemem” diyen adama rağmen Birleşik Krallık’ın çıkarlarının gereğini yapacak olanlar vardır! İmparatorluğun tüm tarihsel deneyimini temsil eden, seçimle gelip gitmeyen, ciddi, soğuk ve kararlı kurumlar vardır! Özetle, “büyük çıkarlar” söz konusu olduğunda elbette evlatlar ölecektir!

Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı çıkan referandum sonucunda Büyük Britanya ahalisi fena halde bölünmüş, ekonomi ağır yük altına girmişti. Bu durumda birliği sağlayacak ve tıpkı “en karanlık günler”de olduğu gibi fedakârlıklara katlanmayı kabul ettirecek bir propaganda için Nazizm’e karşı direniş yıllarını hatırlatmak iyi bir yol olmalıydı. Tarih bir kez daha güncel sıkıntılar karşısında yönetici sınıfın imdadına çağrıldı. Buna Merkell karşıtı hava yaratmak da eşlik etti, bu görevi de sabah-akşam şehir içi ulaşım yollarında bedava dağıtılan reklam gazeteleri üstlendi. Londra merkezli ve dünya çapında etkili uluslararası ilişkiler ve ekonomi dergisi The Economist işin derin ve ciddi yanlarının teorisini yaparak yol gösteriyor.

Türkiye’deki ilkel milliyetçi ve dinci propagandaya göre hayli “ince” sayılabilecek bu propaganda, sonuçta “HAYIR dedik ve belaya girdik, ama olsun, biz ne badireler atlatmışız geçmişte” duygusunu yaratmakta hiç de etkisiz olmadı.

***

Tarihi, güncel politikanın işine yarayacak ıvır zıvır deposu gibi karıştırmak yerine, olup biteni anlamak, olacakları kestirmek ve en önemlisi yaşanan gerçekliği eleştirmek ve değiştirmek için okuyup yazma Marx’la başladı. Açıkça iddia edilebilir ki, Marx’tan önce tarih yoktu! Geçmiş, bugün ve gelecek arasında maddi bağlantılar kurmak ve en önemlisi bir bütün olarak tarihi sınıf mücadeleleri açısından anlamak ve anlatmak, soy-sop tarihçiliğinden tümüyle farklı bir iştir. Buradan egemen sınıflar için propaganda malzemesi çıkmaz. Uyuşturucu, boyun eğmeye, ölmeye çağıran masallar türetilemez. Ondan önce, “şiddet, savaş, yağma, cinayet, soygun vb. tarihin itici gücü olarak” kabul edilmişti ve bunlar, yalnızca geçmişin değil, günümüzün de temel ve değiştirilemez gerçeği olarak gösterilirken yine tarihe başvuruluyor.

En eski diyalektikçilerin öğrettiği bir gerçeği hatırlamanın zamanıdır. Pante Rei! Her şey akar! Hareket ve değişme, sınıf mücadeleleri biçimini aldığında olmuş ve olmakta olanlar, işimize gelenin seçilip “işte gerçek budur” diye ortaya atabileceğimiz karmaşık bir yığın olmaktan çıkar.

İki ütopya arası bir devrim

Bir kralın kafasının kesildiği ilk burjuva devrimini 1649’da İngilizler yaptı. Bir başka kralın kafasının giyotinle koparılacağı Fransız Devrimi’nden 140 yıl önce, I. Charles, parlamenter cumhuriyet ya da en azından meşrutiyet peşinde olanlar tarafından, uzun savaşlar ve ara çözümler sürecinin sonunda tahtından indirildi ve kafası kesildi. Çoğu savaş, özellikle iç savaşlar, savaşa katılan kitlelerin aslında ne için savaştıklarını bilmedikleri gerçeklerden doğar. Kılıcını kuşanan din ya da “doğru mezhep” adına kavgaya girer. Birçok durumda olduğu gibi, burada da görünüşle gerçek birbirinden oldukça uzaktı ve on binlerce insanın kanına mal olan savaşın gerçek nedeninin anlaşılması için her şeyin tamamlanıp bitmesi gerekiyordu.

Dış görünüşü bir mezhepler kavgası olan İngiliz İç Savaşı, hiç kuşku yok ki, aslında yeni yükselmeye başlayan burjuvazi ile iktidarı ve ekonomiyi bir cendere gibi sıkıştıran toprak aristokrasisi arasında bir savaştı. Parlamento ile kral arasında bir savaş olduğunu söylemek, gerçeğe biraz daha yaklaştırır bizi; ama yine de sonuçları bakamından liberal burjuva karakteri açıktır ve bu bir sınıf kavgasıdır.

Marksizm, sermayenin herhangi bir üretim aracı olmanın ötesinde, bir toplumsal ilişki olduğunu göstermişti. Ekonomi politikçiler, üretim sürecinin içinde, sayılarla, kaynaklarla ve kullanım biçimleriyle uğraşırken, Marx sermayenin insana dair yönüyle ilgilendi. Sermayeyle birlikte yalnızca sömürülerek birikmiş emeği değil, toplumsal ilişkilerin tümünün değişimini ve onun içindeki insanı gördü. Tek tek burjuvaların ne yaptığıyla değil, bir bütün olarak sınıfın tarihsel etkisiyle ilgilendi. Bu durumda herhangi bir sanatçının, siyasetçinin, bilim insanının bizzat kendisi bir burjuva olmasa bile, doğmuş bulunan büyük toplamsal değişim ortamında tarihin gidiş yönünde hareket etmeye zorunlu olduğunu gösterdi. Burjuva devriminin tipik örneği sayılan Fransız Devrimi, yaygın olarak Aydınlanma filozoflarının etkisiyle gerçekleşmiş olarak kabul edilir. Montesquieu, Jean-Jacques Rousseau, Voltaire gibi düşünürlerin adları anılmadan devrim anlatılamaz gibidir. İngiliz Devrimi hakkında bu kadar keskin konuşulmaz. Devrim, Cromwell’ın adıyla anılır ve onun eseri sayılır. Düşünürler, sanatçılar, şairler bu devrimin tarihinde, Fransız Devrimi’nde olduğu kadar iddialı anılmazlar.

Her şey olup bittikten sonra, kimi insanların, olayların öncesinde ortaya çıkmış olmasının bunları yaratan ya da bildiren kişiler olduğunu söylemek kolaydır. Basit nedensellik aklı içinden bakıldığında, önce gelenin sonrakinin nedeni olduğunu söyleyen kalıba uygun olarak düşünürüz bunu. Oysa bir de şöyle bakmak mümkün: olayların gerçekleştiği büyük ilişkiler ve etkileşimler atmosferini düşünürüz, böylece birlikte olup biten her şeyin, birbirlerinin nedeni ya da sonucu değil, aynı zaman ve mekân koşullarında birlikte ortaya çıktıklarını, birinin diğerinin içinden ya da ona karşıt olarak doğduğunu görürüz. O zaman, biri neden diğeri sonuç gibi görünen kişilerin ve olayların, aslında aynı toprağın ürünü olarak belki eşzamanlı değil ama aynı iklim içinde birlikte ortaya çıktıklarını anlarız. Önce çimlerin yeşerip papatyaların açması, sonra güllerin gelmesi gibi… Düşünürler ve sanatçılarla yaşadıkları çağın devrimleri arasındaki ilişki de bundan ibarettir. Devrimin önünde gidenlerin çağdaşı oldukları düşünürleri okumuş, incelemiş, etkilenmiş olup olmamaları durumu değiştirmez. Hepsini birden belli bir biçimde düşünmeye ya da davranmaya yönlendiren genel maddi koşullar belirleyicidir.

Devrimin habercileri ve aynaları

Sermayenin gelişmesinin yol açtığı toplumsal değişim, herhangi birinin burjuva olup olmamasından bağımsız olarak düşünce ve davranışlarını etkileyebilir. Birilerinin, feodal soylu olduğu halde bir burjuva gibi düşünmesi, bir emekçi olduğu halde soyluların siyasetini benimsemesi şaşırtıcı değildir. Sarayda yaşayıp kulübedeymiş gibi düşünenlerin ortaya çıkması, Marx’ın, bilinci maddi koşulların belirlediği yolundaki kuralını bozmaz. O bunu genel olarak ve toplumlar için söylemiştir, sivri akıllı bireyler için değil.

İngiliz Devrimi’nin, yaşadığı zamanın sonrasını düşünen akıllıları içinde, Francis Bacon en ilginç kişiliklerden biridir. Bacon, düşünceleri ve idealleri ile hayatı arasında derin uçurumlar bulunan özelliği ile şaşırtıcı çelişkiler karmaşası gibidir. Ama zaten yaşadığı dönem her yönüyle olağanüstü ve akla sığmaz çelişkilerle doludur. Rüşvetçiliğini, makam düşkünlüğünü, muhbirliğini, el etek öpüşlerini bir yana bırakalım, bilgin ve filozof olarak, skolâstik düşüncenin temellerine karşı en etkili saldırılardan birinin yaratıcısıdır. Kurucusu olduğu tümevarım yöntemi, yalnızca düşünme biçimi hakkında bir tartışma ve Aristo’ya dayandırılan dogmalara karşı bir tutum değildir; tarihsel olarak son derece önemli bir dönüm noktasında, bilginin göklerden veya kilise babalarından değil, doğanın içinden deney ve gözlemle geleceği düşüncesine dayanan bir mantık yoludur. Bilgiyi, yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya inşa etmeyi önermiş olmasının, çağının aşağıdan gelen toplumsal değişim canlılığıyla paralel gittiğini söyleyebiliriz. Büyük bir felsefi sistem kurmamış olmasına karşın, sonrakiler için yeni bir yol açmış, kendi deyimiyle, “bir çan çalmış”, “diğer zeki insanları toplanmaya” çağırmıştır. Yaşadığı dönemi eskimiş olarak tanımlıyor, özellikle skolâstik felsefeyi “bilmediği doğayı yorumlamaktan ibaret” görüyordu. Aristo’nun Organon adlı temel eserine dayanan eski felsefeye karşı kendi eserine Yeni Organon adını vermişti. Bu yeni düşünme yöntemi, Aristocu felsefe okullarının mantığına karşıttı. Temel farklılığını ise, “benim önerdiğim bilimin amacı, hareket halindeki doğaya egemen olmaktır” sözleriyle açıklamıştı. Ayrıca dinler arasındaki ayrılıkları anlamsız bulmuş, bir tür laik eğitimi savunmuştu. Skolâstiğin temel dogmalarını ve papalığın direktiflerini yıkılması gereken idoller olarak tanımlamış, bunları sınıflandırmış ve bilimsel bilginin önünde engeller olarak nitelemişti. Bütün bu temel görüşler, yaşadığı dönemin sancılı özelliklerini yansıtıyordu. Bir yandan “dinler savaşı” yüzünden Avrupa cehenneme dönmüş, aynı zamanda gelişmeye başlayan kapitalizm, bilimin teknik ve sanayi için kullanılmasını ihtiyaç olarak dayatmaya başlamıştı. Ütopik eseri, tamamlanmamış New Atlantis, farklı bilim dallarında araştırmalar yapan bilim insanlarının örgütlü ve birbirini destekleyen çalışmalarını ayrıntılarıyla anlatır. Onun hayalindeki ülkede, bilim insanları, aslında toplumdan “kurtulmuş” vaziyette, geleceği hazırlarlar. Bacon’ın çağdaşı olan ütopyacılar genellikle toplumsal yaşam için bir eleştiri ve öneri geliştirmişlerdi; Bacon’ın ütopyası ise, örneğin çağdaşı Campanella’nın komünist ütopyasından tamamen farklı olarak, yalnızca bilim için bir ütopyadır. Eğer yazmayı tamamlayabilseydi, mutluluk düşü, bilge ve adil kralın yönetiminin sınırlarını aşamayacaktı. Her haliyle bir “egemen sınıf aydını” olan Bacon’ın ütopyasında, ezen ve ezilen insanlar ayrımı yoktur, çünkü onun düşünce dünyasında bu ilişki de doğanın değiştirilmez özelliklerinden biridir. Tanrı’yı bilimin dışına atmış, ancak kralı toplumun başından atacak bir hayale sahip olamamıştır.

Çağdaşı Shakespeare ise, eserlerinin birçoğunda, değişik coğrafyalardan kralları ve çevrelerini anlatırken hepsine katlanılmaz trajedileri layık görmüştür. Hiçbir eserinde herhangi bir krallığın iyi, adil ya da dürüst olabileceğine dair en küçük bir ima bile yoktur. İyi insanlar elbette vardır, ama onlar ya hakkı yenmiş kişilerdir, ya da iktidar dışındadırlar. İktidar demek komplo, ikiyüzlülük, sahtekârlık, hırs, cinayet, hırsızlık ya da rüşvet demektir. Baba Hamlet’in hayaleti sarayın karanlık kuytularında oğluyla konuşurken, cehennemde azap içinde olduğunu söyler:

Ben babanın ruhuyum senin ve bir süre için
Mahkûmum geceleri karanlıkta gezmeye,
Gündüzleri ateşler içinde kalmaya,
Yanıp tükeninceye dek işlediğim günahlar. (William Shakespeare, Hamlet, çev. Sabahattin Eyüboğlu, İş Bankası Kültür Yayınları.)

Bir kralın, günahların bedelini ödemek için cehenneme atılmış olması, aynı eserinde, Marcellus’a Danimarka için söylettiği “krallıkta bir şeyler çürümüş” lafıyla birlikte düşünülürse dönemin İngiltere’sine kalıp gibi oturmaktadır. Çürüyen ve kokuşan krallıkların yıkılmaya mahkûm olduklarına inanıyordu ve kendi çağında, kendi ülkesinde yıkılışın en şiddetlisine tanık oldu.

Çağın çarkının eski olan her şeyi öğüterek döndüğünün bir başka tanığı Thomas Hobbes’tur.

Hobbes, materyalizm konusunda Bacon’dan daha radikaldi. Bütün evrenin maddeden ibaret olduğunu ve ancak maddenin hareketiyle açıklanabileceğini düşünüyordu. Hareket ise, mekaniğin yasalarına göre işlemekteydi ve tanrı, melek, ruh denilen şeylerin hepsi hayal ürünüydü; bunlar bilimin değil, yalnızca ilahiyatın konusu olabilirdi. Dünyanın döndüğünü söylemekle başı belaya girmiş olan Galilei ile yüz yüze görüşmüş, özellikle matematik ve astronomi konusundaki görüşlerinden etkilenmişti. İngiltere’de ise, özellikle kilise çevrelerinden gelen sert eleştiri ve karalamaların hedefi olmuş, devrimin en dağdağalı günlerinde Fransa’ya kaçmıştı. Büyük olasılıkla, bu hengâme içinde insanlar ve devlet üzerinde düşünmeye başladı. Cromwell iktidar olup I. Charles’ın kafası kesildiğinde Fransa’ya kaçtı. Ancak II. Charles monarşiyi yeniden kurduğunda, eskiden kendisine matematik dersleri verdiği yeni kralın himayesinde yeniden itibar kazandı. Öte yandan devrimin sonuçlarını tasfiye etmeye memur olan Avam Kamarası 1666’da ateizme karşı yasa tasarısı hazırlayınca Hobbes yeniden korkuya kapıldı. Yasa tasarısını hazırlayan komite, onun Leviathan adlı eserini de incelemeye alınca, artık seksenli yaşlarına gelen Hobbes tanrıtanımaz yazılarını yaktı. Leviathan adlı yapıtın akılcı ve dini toplumsal hayat dışına atan özellikleri, devlete tanıdığı olağanüstü güç sayesinde “kabul edilebilir” görülünce, yeniden İngiliz Hükümetine sığınması kolaylaştı. Thomas Hobbes felsefede materyalizmi benimserken, siyasette monarşiyi desteklemiş ve kitabına, her şeye egemen olan devletin simgesi olarak Tevrat’ta geçen bir canavarın, Leviathan’ın adını vermişti. Bu eserinde, insan tarihinin kökeninde şiddet ve yalanın bulunduğunu ileri sürüyor ve toplumsal durumu “herkesin herkesle mücadelesi” olarak tanımlıyordu. “Homo homini lupus” (İnsan, insanın kurdudur) sözü, gerçi yaşadığı siyasal ortamı tam olarak ifade etse de, bundan çıkardığı sonuç, canavar gibi güçlü bir devletin her şeye egemen olmasının zorunluluğu olmuştu. Ancak onunla birlikte “ilahi devlet” ya da “tanrının krallığı” kavramı da son buldu.

Fransız Aydınlanma düşünürleri üzerinde büyük etkisi olmuş İngiliz düşünür John Locke da bu dönemin filozoflarındandır.

Düşünce özgürlüğü kavramını ileri sürmesi ve insan yaşamını akla göre düzenlemeyi önermesi bakımından, Avrupa’daki aydınlanma ve Akıl Çağı’nın kurucusu olarak kabul edilir. İnsan zihninin doğuştan bir boş levha, “Tabula Rasa” olduğunu söyleyen Locke, Bacon ve Hobbes gibi bilginin kökeninde deneyi görmüştü. Politik olarak, geleneklerden ve tepeden gelen otoritenin her biçiminden kurtulmak gerektiğini, akla uygun olmayan hiçbir yasanın ve yönetim biçiminin kabul edilemeyeceğini savunmuştu. Burjuva liberalizminin, doğal din anlayışının ve din dışı, akılcı eğitimin öncüsüydü. Bu özellikleriyle, Jean Jacques Rousseau ve Thomas Hobbes’la birlikte İngiliz, Amerikan ve Fransız devrimlerinin düşünsel temellerini kurmuştur. Ona göre, her yönetim otoritesini yönettiği insanların rızasına borçludur. Bu kabullenme, zorbalıkla ya da aldatmayla değil, özgür irade ile ortaya çıkmalıdır. Locke insan haklarını, yaşam, özgürlük ve mülkiyet kavramlarıyla ilişkili görmüştü. Bu üç temel hak, doğaldır, yok edilemez, sınırlanamaz! Bir insanın özgürlüğünün, bir başka insana zarar vereceği yerde sona ereceğini kabul eden temel liberal görüş de ona aittir. Güçler ayrılığı ilkesi de Locke’a aittir. Yargılama ve cezalandırma yargı gücüne, yasaları yapma seçilmiş parlamentoya, yasamanın koyduğu “akla uygun” yasaları uygulama görevi de yürütmeye aittir.

Her şeyden önce, mutlak krallığın “bütün gücü elinde tutan” egemenliğine karşı olan bu görüşler, onun “Tabula Rasa” kavramıyla da ilintilidir. Hıristiyanlık, bebeklerin doğuştan günahkâr olduğunu öğütlerken, o doğuştan hak ve hürriyetlere sahip ama zihni bomboş, suç ve günahı tanımayan bir başka bebek tasavvur etmektedir. Locke’ın ilkeleri hem Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde hem Fransız Devrimi’nde ve 1688’de İngiltere’de kralın yetkilerinin bir kısmının parlamentoya aktarılmasıyla sonuçlanan politik değişimde de karşılığını bulmuştur.

Kaybedilen, bulunan, bir kez daha kaybedilen cennet

Dönemin en etkili şairlerinden John Milton’un başyapıtının adı Kayıp Cennet’ti (Türkçede, Pegasus Yayınevi tarafından yayımlanmış bir çevirisi vardır). Adı Shakespeare’le birlikte en büyük şairler arasında sayılan Milton, İngiltere’nin iç savaş sürecinde cumhuriyetçi kanatta yer almış, 1649’da İngiliz Kralı I. Charles’ın idamından iki ay sonra yeni cumhuriyette Yabancı Diller Sekreteri olarak diplomatlık görevi üstlenmişti. Şiirlerini Yunanca, Latince, İtalyanca, Felemenkçe, Almanca, Fransızca, İspanyolca dillerinde yazıyor; İbranice, Aramice ve Süryanice biliyordu. Âdem’le Havva’nın cennetten kovuluş efsanesini anlattığı Kayıp Cennet adlı uzun lirik şiirinde, Âdem ile Havva’yı insanlık tarihinin ilk başkaldırısını gerçekleştirenler ve Şeytanı da liberal bir isyancı olarak yorumlamıştı. Çağdaşlarının değerlendirmesiyle, “Tanrı’nın adaleti konusunda ateşli bir tartışma” özelliği taşıyan şiir, katı ve zalim bir tanrı portresi çizerken, Şeytan’ı kendi kaderini eline almaya çalışan bir devrimci kimliğine sokmuştu. Şeytan, Locke okumuş bir cumhuriyetçi gibi, “özgür tercih”, “rıza”,  “halkoyu” gibi kavramlar kullanır ve “Cennette kul olacağıma Cehennemde kral olurum” der.

Milton şiirinde kendi siyasal ve felsefi düşüncelerini de bir propagandacı gibi sergiler. “Akıl kendi evrenini yaratır, cehennemi cennete, cenneti cehenneme çevirebilir” sözü bunlardan biridir ve zamanın beklentilerine uygundur.

Ezilenlerin ütopyası

Milton insanlığın kaybettiği cenneti düşünüp oraya yeniden dönüşün hayallerini kurarken, aynı yıllarda, bir başka cesur adam, yeryüzü cennetini kurmak için kolları sıvamıştır. Yoksul ve topraksız köylülerle birlikte, modern anarşizmi ve tarım sosyalizmini haber veren ilk pratik örneği hayata geçirmeye çalışan Winstanley, kamusal mülkiyet olarak ilan edilmiş topraklar üze-rinde Diggers (Kazıcılar) hareketini başlatır. (Bu bölüm için, Bülent Somay’ın Sosyalizm ve Sosyal Mücadeleler Ansiklopedisinde yer alan “Gerrard Winstanley: Asılan Kralın Ardından Ütopya” başlıklı makalesinden yararlanılmıştır.)

Winstanley’e göre, insanın hayatta kalmasının ve gelişmesinin ilk koşulu, toprakla ve doğayla özgür ilişki kurmasıydı. Londra’da St George’s Tepesini işgal edip toprağı kazmaya ve ekmeye başladıklarında Winstanley bu eylemi şöyle açıklıyordu; “Yapmaya kalktığımız iş şudur; Georges Tepesini ve çevresindeki kullanılmayan toprakları kazacağız, tahıl ekip ekmeğimizi birlikte, alnımızın teriyle yiyeceğiz.”

Kazıcı hareketi fiilen topraklara el koyup işlemeye başladıktan sonra hızla sayıları ve el koydukları toprak miktarı arttı. Yerel toprak sahiplerinin ısrarlı şikâyetleri üzerine nihayet cumhuriyet hükümeti konuyu incelemeye aldı. Devrimin ikinci adamı sayılan Fairfax bizzat bölgeye gelerek, Kazıcılarla görüşmüş, ama harekette “hükümete karşı bir tehlike” görmemiş, şikâyetçi toprak sahiplerine de mahkeme kapısını göstermişti. Ancak feodal toprak sahipleri, Kazıcılara karşı fiziki saldırılar ve kundaklamalar örgütlemeye başlayınca mahkemeler duruma müdahale etmişler, yargılama boyunca kendilerine konuşma hakkı verilmeyen Kazıcılar, “karışıklık yaratan radikal bir grup” olarak suçlu ilan edilmişler, ele geçirdikleri topraklar üzerinden zorla çıkarılmışlardır.

Winstanley’in manifestosu bir ütopya ilanı olarak sayılabilir. Ancak amaç ve eylemin karakteri açıktır: Yeryüzü cennetini, eşitlik ve kardeşlik toplumunu kurmak! Onun “ütopyası” Bacon’ınki gibi hayali bir Peru’nun bilinmeyen bir bölgesinde, diğer pek çok ütopya yazarının hayalindeki gibi kayıp bir adada ya da batmış bir kıtada değil, ayağını bastığı Britanya toprakları üzerinde kurulacaktır. Devrimin önderi olan Cromwell’e hitaben kaleme aldığı bir metinde, iktidarın basit el değiştirilmesiyle yetinmeyip, yasaların kökten değiştirilmesini ister. Toprakta ortak mülkiyet önerir. Bu talep, kazma, kürek, saban, tırpan vs. gibi bireysel üretim araçlarını, kadınları ve çocukları kapsamaz! Para ve ticaret kalkacaktır, “Herhangi biri ihtiyaç duyduğu herhangi bir şeyi bir depodan alacaktır.” Yöneticiler her yıl yeniden seçilecek ancak tembeller ve çalışmayanlar seçilemeyecektir. Çocuklar da tıpkı toplumun kendi yöneticilerini seçtikleri gibi babalarını kendileri seçeceklerdir. Evlilik resmi biri kurum olmaktan çıkacak, herkes sevdiğiyle birlikte olacaktır. Tecavüzün cezası ölümdür!

Kazıcılar işledikleri topraklardan çıkarılıp, mülkiyet sahiplerine iade edildikten sonra hareket söndü. Ancak Winstanley’in broşürü uzun yıllar okunmaya ve taraftar bulmaya devam etti. Cumhuriyetin yıkılıp krallığın yeniden hâkim olmasından sonra da piyasadan çekildi.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: İngiliz Devrimi, Bacon ütopyası ile Winstanley ütopyası arasında bir cümledir. Bir yanda, eskisine benzemeyen bir biçimde egemenliklerini sürdürmeyi isteyen, kendilerine göre yeni bir dünya yaratma peşindeki sınıflarla, eskinin tümüyle, özellikle de temel mülkiyet ilişkileri bakımından yıkılıp yepyeni bir dünya kurmak isteyen en alttakiler arasında bir mücadeleyi de içermiştir. Cromwell kısa süreli iktidarında kralcı aristokrasiye karşı olduğu kadar alttan gelen yoksulların baskısına da acımasızca cevap vermiş, bu arada İrlanda ve İskoçya’ya saldırmış, Hobbs’un zihnini açan bir “canavar devlet” örneği yaratmıştır.

İster egemen sınıflar içinden çıksın, isterse en alttan gelsin aydınlar, sanatçılar, düşünürler, toplumsal değişim atmosferinin barometreleridir. Ürünlerinin radikal niteliği, etkilerinin yaygınlığı, havanın ne yönden ve hangi şiddette eseceğini gösterir. Bacon, Shakespeare, Hobbs, Locke, Milton ya da Winstanley, çok farklı sosyal sınıflardan gelip çok farklı türden eserler vermiş olmalarına karşın, hep aynı haberi vermişlerdir: Değişmekte olan bir dünyada yaşıyoruz!

Rönesans’ta, Fransız Devrimi’nde, İngiliz ve Amerikan devrimlerinde de hep aynı şey olmuştur: Fırtınayı gören aydınlardan bir bölümü, yelkenini şişirip daha uzak ufuklara gidebilecekleri devrim denizlerine açılmışlar, bir diğer bölümü sağlam olduğuna inandıkları bir liman bulup demir atmaya çalışmışlardır. Öyleyse her devrim, düşünsel alanda, iki farklı aydın grubunun ütopyaları arasındaki mücadele biçiminde de okunabilir; çünkü sınıflar mücadelesinin karmaşık bütünü içinde bir de bu yön var. Ama sonuçta devrimin karakterini, belki de bu ütopyalardan hiç haberleri olmayan kitlelerin kendi gerçekleri uğruna mücadelelerinin zaferi ya da yenilgisi belirler.

Sınıf savaşının cephaneliği: Kapital

“Kapitalist üretim tarzının egemen olduğu toplumların zenginliği, ’muazzam bir meta yığını’ olarak görünür; bunun basit biçimi tek bir metadır.” diyerek söze girer Marx. Depolar, çarşılar, antrepolar, limanlar, dükkânlar dolusu mal içinde onun yapmak istediği aslında bu korkunç yığına saklanmış bir tek kavramı bulup çıkarmaktır. Nesnelere bakıp kavramları görmek, onun inşa ettiği biliminin yöntemidir. Yalnızca kavramları değil, onların iç hareketini, biri çözülürken diğerini doğuran, birbirleriyle defalarca değişen bağıntılar oluşturan çelişkilerini de görebilir o. O “muazzam yığını” tek bir meta kavramına indirgemek yetmez; hareketlerine ve hareketlerinin kavramlarına da bakmalı. Kimi birbiriyle değiştirilebilen, kimi alınıp satılan, kimi ise hiç pazara çıkmadan üreticisi tarafından kullanılan ürünler bunlar. Kavram kendi içinde çatallanıyor, yeniden hareketleniyor. Kendi özüne dönmek isteyen hareketi izliyor Marx. Hepsi yine ortak bir yere, ortak bir öze bağlanmalı! Pazarda değiştirilen nedir? Başka bir deyişle, meta’yı değerli kılan nedir? Görünüşte, mallar birbiriyle ya da hepsi parayla değiştiriliyor, ama Marx, görünüşü değil, onun da altında yatan başka şeyleri görebilmeyi dert edinmiştir. Eğer her şey göründüğü gibi olsaydı bilime ne gerek vardı? Kendisinden önce bunu deneyenleri gözden geçiriyor, okuyor, eleştiriyor, yeniden düşünüyor. Kendi kurduğu bilimin gözüyle bakıyor. Görünüşten öze doğru ilerliyor; soyut bağlantısız, birbirinden kopuk gibi duran nesneleri zihninde yeniden birleştiriyor. Kendisinden önceki iktisatçıları da epey yormuş olan o soruyu yeniden soruyor: malın değeri nereden geliyor? Faydasından mı, değiştirilebilir olmasından mı? Bunları ayrıca düşünüp bir kenara koyuyor. Hepsinin ortak ve evrensel özünü, hepsinde madde kılığına girmiş olan şeyi, sorunu çözecek olan anahtarı buluyor: Emek!

Ama emek nasıl ölçülecek? Kaç kilo ya da kaç metre emek? İşçinin, emekçinin, bir ürünü ortaya çıkaran emeğini, emek gücü olarak ayırt edersek eğer ölçebiliriz! Öncekilerin bulamadığı buydu işte. Marx, emek gücünün değerinin kendisini yenilemek için gerekli ücreti kazandığı zamanla ölçülebileceğini buluyor. Her kavram, yeni bir kavrama yol açıyor. Zaman, toplumsal olarak gerekli zaman olarak genişliyor… Burada, belki de yıllardır zamanını, emeğini, kafa gücünün tümünü adadığı işçi sınıfının en temel ilişkisini yakalıyor. İşçi sınıfının kapitalizmin mezar kazıcısı olarak üstlendiği etkiyi yapabilmesi için, nasıl sömürüldüğünü bilimsel olarak bilebileceği yeni kavrama ulaşıyor: Artık Değer!

***
Bu Marx’ın iki büyük keşfinden biri. Diğeri, tarihsel materyalizm! Aslında sömürünün sırrını çözmesini sağlayan görüş açıklığını kazandıran bu keşif, onun düşünsel ilerlemesinin de ilk kilometre taşıdır. Tarihin akışı içinde insanın ayakları üzerinde dikilişinden modern çağlara gelinceye kadar geçirdiği bütün toplumsal evrim sürecinin üzerindeki masal perdesini bu keşfiyle kaldırdı. Önceleri, Hegel’den materyalist bir yorum çıkarmaya çalışırken, “tarihin maddesi” üzerinde düşünmeye başlamıştı; sonra Feuerbach’ı Hegel’e karşı bir eleştiri noktası olarak ele aldı ve onun materyalizmini Hegel’in diyalektiğini kullanarak eleştirmeye girişti. İkisinde de olmayan bir şey, tarih temelinde ortaya çıktı: Eylemli insan! Bu keşif ona kendisinden öncekilerin göremediğini görmenin kapısını açmıştı. İnsan, Hegel’de düşünceden ibaretti, Feuerbach’da ise ne yiyip içtiği, ne yaptığı belli olmayan soyut bir varlıktı. İkisinin de dünyayla ilgisi yoktu. Kavramların büyük hareketi burada da başladı. İnsanın özünün ne olduğu sorununa kafa patlatan filozoflar, onun üreten, savaşan, şarkı söyleyen, âşık olan bir canlı değil, hayatı olmayan ve özünü arayan gizemli bir varlık gibi ele almışlardı. Marx ise, onun toplumsal ilişkilerinin içinde bir yer tuttuğunu, özü denilen şeyin ise bunların toplamından ibaret olduğunu görüyordu. Öyleyse, önce bu toplum denilen şeyi anlamalıydı. Engels’le kafa kafaya verip Hegel’in de Feuerbach’ın da defterini dürecek bir çalışmaya başladılar. Çıkış noktaları üretim kavramıydı. İnsan, her şeyden önce, üretmek zorunda olan varlıktı. Beslenmek, barınmak, neslini sürdürmek için üretmek zorundaydı. Üretimini bir toplum içinde yaşadığı zaman gerçekleştirebiliyordu ve bu toplum, onların ürettikleri süreçte kurdukları ilişkiyle biçim kazanıyordu. Toplum biçimleri? Bu nasıl doğuyor ve nasıl değişiyordu? Yepyeni çelişkilerle yüklü yepyeni kavramlar doğuyordu. Birbirlerine bağlanıyorlar, birbirlerini dönüştürüyor ve birbirlerine dönüşüyorlardı. En önemlisi, insanların üretim süreci içindeki ilişkileri, diğer her türlü ilişkilerinin temelini oluşturuyordu. Feuerbach, “tıbbi materyalizm” denilen bir şeye merak sarmıştı ve “insan ne yiyorsa odur!” demişti. Marx ise ne yediklerinden çok, yedikleri şeyi hangi ilişkiler içinde ürettikleriyle ilgileniyordu. “(İnsanların) ne oldukları üretimleriyle –ne ürettikleriyle olduğu kadar nasıl ürettikleriyle de– örtüşür.” İki çok net kavram vardı şimdi elinde, insan ve üretim! Sonra, işbölümü ve mülkiyet doğuyor bunların içinden. Ve tarih, toplum biçimlerinin birbiri içinden doğarak ilerlemesiyle akmaya başlıyor.

***
Dünya tarihi, bazıları için parçaların toplamı gibidir. Büyük imparatorluklar, büyük komutanlar, kahramanlar ve hainler etrafında döner olaylar. Devletlerin ve savaşların birbirinden kopuk tarihidir bu. O sırada halkların ne yaptığını öğrenemeyiz. Bir padişah bir kralı yenmiştir! Bir kral öteki ülkeyi fethetmiştir! Halklara ne olmuştur? Onlar, “kendilerini devamlı olarak aynı şekilde yeniden üreten ve tesadüfen dağıtıldıklarında, aynı yerde, aynı isim altında yeniden kurulan” topluluklar halinde yaşamaya devam ederler. “Ardı arkası kesilmeyen hanedan değişmeleri” onları fazla ilgilendirmez. Eğer katledilip sürülmedilerse, bir vergi toplayıcı gitmiş, diğeri gelmiş olacaktır, o kadar.

Yine bildikleri usullerle toprağı eker, aynı aletlerle demiri döver, aynı pazar yerinde alış veriş yaparlar. İşgaller ve savaşlar, insanların gündelik yaşamını elbette değiştirir; ama üretim ilişkilerini her zaman dolaysız olarak etkilemez. Onu asıl değiştiren, kendi içindeki bitmez tükenmez çelişkilerdir. Ve halkların asıl gerçeği işte buradadır.

Tarihe, sınıfların mücadelesinin alanı, toplumsal değişimlerin hengâmesi olarak bakılmadığında, her şey birbirinden kopuk, ayrı tarihlerin konusu olarak anlaşılmaya çalışılır. İnançların tarihi ayrı akar. Sanatçıların, edebiyatçıların, filozofların dünyası başka bir evrendedir. İnsanlar nerededir? Devletler yıkılıp giderken, her şey olup biterken toprak nasıl ekilir, sahipleri kimlerdir ve üstünde çalışan insanlar ne yapar?

Krallar, filozoflar, savaşçılar ne yer ne içerler ve yiyip içtiklerini kim hangi ilişkiler içinde üretir?
Marx, bütün bunları düşünüp tartışırken, şunu keşfeder: Tarih, aslında farklı üretim biçimlerinin birbiri ardına geliştiği, birinin içinden daha ilerisinin doğduğu bir süreçtir. Üretim biçimleri, insanlık tarihinin farklı dönemlerinde yaşanmış toplumsal ilişkilerin özgül niteliklerini de getirir ve bu bilinmeden, aslında hiçbir şey bilinmez.

***
Kapital, öncelikle bu iki büyük bilimsel buluşun birliğidir. Kuşkusuz temelinde Alman İdeolojisi ile başlayan tarihsel materyalizmin inşası vardır; ancak işçi sınıfının özellikle Fransa’da zirvesine çıkan eylemliliği olmasaydı, tarihsel materyalizmin inşası, daha bir süre uzayabilirdi. O zamanın kapitalist dünyasının keskin sınıf çelişkilerini açığa çıkaran bu büyük eylemlilik dalgası, tarihi ilerleten gücün ne olduğu konusunda güçlü bir işaret fişeği gibi yolu aydınlatmıştı. Geleneksel olarak Fransız sosyalizmi diye adlandırılan ve ütopyacılardan anarşistlere, küçük burjuva sosyalistlerinden Hıristiyan sosyalistlere kadar uzanan geniş bir akım içinde özellikle Fourier, Saint Simon gibi parlak temsilcileriyle ütopyacı sosyalizm, işçi sınıfı içinde oldukça etkindi. Daha Manifesto’da, Engels’le birlikte, genişçe tanıtıp eleştirdikleri bu sosyalizmlerin, işçi sınıfının siyasal hedeflerini değil, burjuvazinin ve küçük burjuvazinin masalsı oyalamalarını ifade ettiklerini göstermişti. Ama bu büyük tarihsel birikim, aynı zamanda, insanlığın en eski özlemlerinin, eşit, özgür ve tok yaşama isteğinin de sonucuydu. Önemli olan, bunun nasıl gerçekleşebileceğini göstermekti. Bu yüzden, Kapital’i yazmak, “kapitalizmin mezar kazıcısı” olarak tanımladıkları proletaryaya ana hedeflerini bilimsel olarak göstermek demekti. Bir başka deyişle, Marx, “sınıf mücadelesinin bilimi”ni yapıyordu.

Bu yeni bilim, maddi üretimin dünyasını olduğu gibi, zihinsel üretimin dünyasını ve insan elinin değmediği büyük doğal dünyayı da hepsi birbiriyle karşılıklı etkileşme içindeki varlıkların oluşturduğu bir bütün olarak kavramanın yolunu açıyordu. Hepsinin hareketinin kendisine özgü özellikleri vardı ama yine hepsi birden insanın etkin eylemli varlığının değiştirici gücünün dünyasını oluşturuyordu. Bu görünüşte olağanüstü karmaşık, sonsuz sayıda öğe barındıran zenginlik, Marx’ın bilimi sayesinde temel kavramlara indirgenebiliyor ve sonunda, hepsi modern toplumun ortaya çıkış koşullarını olduğu kadar, onun sonunun da tablosunu çıkarıyordu.
Marx, kapitalizmin yıkılışını haber veriyordu. Er ya da geç, modern toplumun, eşdeyişle kapitalizmin tabi olduğu maddi hareket yasaları, bu yıkımın kaçınılmaz, zorunlu ve insan için en iyisi olduğunu gösteriyordu.

Lenin, Marx için, “insanlığın bütün tarihi boyunca en ileri beyinlerin düşündüğü her şeyi yeniden düşündü,” demişti. Yalnızca düşünmedi, hissetti; acı çeken, heyecanlanan, korkan, özleyen, dövüşen her insanla birlikte, bütün tarih içinde olup biten her şeyi birlikte yaşadı. Antik filozoflardan heykel sanatçılarına, Romalı şairlerden devlet adamlarına, askerlerden kölelere, basit komün insanlarından en yeni bilimsel buluşlarla işleyen fabrika tezgâhlarının sahiplerine, edebiyatçılardan neşeli hiciv yazarlarına, şairlerden taş kırıcılarına, madencilerden köylülere, herkes onun zihin dünyasında bir iz bırakarak bir kere daha yaşadılar. Yalnızca sahici insanlar değil, şairlerin, edebiyatçıların yarattığı insanlar da onun büyük eserinin ortaya çıkışında pay sahibi oldular. Çok uzun bir liste oluşturabilecek şairler ve yazarlar içinde, Shakspeare, Schiller, Dante, Voltaire, Virgilius, Sophokles, V. Hugo, Rabelais, Goethe, Cervantes ve daha niceleri sayılabilir. Dünyanın nasıl düşünüldüğünü olduğu kadar nasıl yansıtıldığını da bilmek onun için iki bakımdan önemliydi. Birincisi, yansıtma biçimleriyle üretme biçimleri arasındaki ilişki onu çok ilgilendiriyordu; ikincisi, kendisi de bütün eserlerinde, düşüncelerini yüksek estetik ölçüler içinde sunmaya özen gösteriyordu.

***
Kapital’in Eylül 1867’de ilk baskısından önce el yazmalarını temize çekerken, Marx, “ağır doğum sancılarından sonra doğan çocuğumu yıkıyorum,” diyordu. Doğan yalnızca Lenin’in deyimiyle, onun “kahramanca” çalışmasının ürünü değil, bütün insanlığın o güne kadar yarattığı bütün birikimin özüydü.

Eylül 2017 Kapital’in 150. yıldönümüdür. Aradan geçen zaman içinde, defalarca çürütülmeye, iddialarının ve tezlerinin geçersizliği kanıtlanmaya çalışıldı. Aslında, burjuvazi açısından söylenecek olanların en anlamlısını, bir vulgar ekonomist, Ricardo için söylemişti: “Emek, servetin biricik kaynağı imiş! Bu doktrin yanlış olduğu kadar tehlikeli de. Zira, ne yazık ki, her türlü malın işçi sınıfına ait bulunduğunu, diğerlerinin aldıkları kısmın ise ya bu sınıfın elinden alındığını ya da düpedüz çalındığını öne süren görüşe destek oluyor.” Marx, bunun zaten bilimsel olarak yanlış ve eksik olduğunu göstermişti: Ama günümüz dâhil, Marx’a yönelik bütün sözde eleştiriler, tahrifat, çarpıtma ve yalan üzerine kurulmuş her söz, bu ağır derdin dile getirilmesinden öteye geçememiştir: “Sen her şeyi yaratan işçi sınıfıdır diyorsun, öyle mi? Bu ne kadar tehlikeli bir laftır biliyor musun?” 150 yıldır, artık-değer teorisinin yanlış, en azından hatalı olduğunu kanıtlamaya çalışan kim bilir kaç matematikçi, iktisatçı ya da düşünür çıktı? Bütün sorun, işçi sınıfı üzerindeki sömürüyü apaçık hale getirmiş olan bu çok yalın kavramdan kurtulmaktır!

Bir kavramı bularak başladı Marx. O soyut kavramı, tamamlayamadığı üç ciltlik eseri boyunca somut kavram haline getirmeye çalıştı. Bütün istediği, yürekten inandığı gibi, “felsefenin kalbi olan” proletaryanın eline, düşünceyi bir silah olarak vermekti! “Proletarya, felsefenin kalbi; felsefe proletaryanın silahıdır!” demişti. Ekleyelim: Kapital, muazzam bir cephaneliktir!

Ehven de olsa şerre itibar edenin…

Ehvenişer, seçeneksiz ve çaresiz kalmanın sloganıdır ve yalnızca duruma boyun eğme, teslim olma anlamına gelmektedir. Ehvenişer, her çağda ve her egemenlik biçiminde, bir “rıza ve onay kaynağı” olarak değerlendirilmiş, seçebilmek bu sınırlar içine hapsedilmiştir.

AYDIN ÇUBUKÇU

Biri hırsız, diğeri dinsiz, beriki ırkçı, öteki yalancı… Seçmek zorundasın… İşte ehvenişer.

(twitter vecizesi  )

Dünya işleri kendi hallerince yürürken, ola ki Osmanlının kanun uygulayıcılarını müşkül durumda bırakacak mecralara dökülür diye, Mecelle, İslami hukukun “kenarından dolaşma” kanalları aramıştır, bazen. Şeriat ile “Batı Medeniyeti”, öteki dünya ile gündelik hayat, akla ve hukuka uygun bir yerde buluşturulmaya çalışılırken, esnek ve hatta gevşek yorumlara kapı açılmıştır. Bir yanda bütün azameti ve dehşetiyle ilahi kanunlar, diğer yanda kıpır kıpır neşesiyle, cilvesiyle, üçkâğıtçılığı, hırsı ve kıskançlığıyla sahici hayat… Birincisi mümkün olduğunca dizginleri sıkı tutmaya çalışacak, diğeri kendi bildiği gibi akıp gitmeye çalışacak… Sürekli zor tercihler yapmak zorunda kalan insancık, hem hayatını sürdürmek hem de ahretini kaybetmemek için elverişli patikalar bulmak zorundadır. Mecelle buna yardımcı olmaya çalışır. Madem ki, “dinimiz kolaylıklar dinidir”, çelişkiler içinde kıvrılarak ilerlemenin de pek çok yolu olmalıdır. Mesela, “İki fesat tearuz ettiğinde ehaffı irtikab ile a’zamının çaresine bakılır,” denmiştir ki, “İki fesat aynı anda ortaya çıktığında hafif olanı alınıp, büyüğünün -herhalde sonra- çaresine bakılır,” anlamına gelir.

Her bir kural, geniş kapsamlı genellemeler halinde kurulmuştur ve hayatın farklı alanlarında ortaya çıkabilecek farklı nitelikteki sorunların çözümünde yol gösterici rolü üstlenebilir. Örneğin, “iki fesat” problemine şöyle bir örnek verilmiş: “Zalim olan yöneticiye başkaldırmak, onun yaptığı zulümden daha kötü sonuçlara yol açacaksa, ona itaat etmek suretiyle, hafif olana katlanarak daha büyük zararların meydana gelmesi önlenmiş olur.” Ama aynı kural imamların, müezzinlerin, din hocalarının hizmetleri karşılığında para almasını yasaklayan dinsel kuralları, ya da faizi haram kılan ama bir türlü önüne geçemeyen emirleri de “uygun” yollardan aşmaya hizmet eder. Din görevlilerinin bedava hizmete pek gönüllü olmamaları, gitgide hafız yetiştirecek, cenaze kaldıracak eleman bulma sıkıntısına yol açıyorsa ki bu hafif fesattır ve ortadan kaldırılmasıyla büyük fesat önlenir! İkisinden biri tercih edilecektir; ya din hizmeti verenlere para verilecek, ya da ahali din hizmeti alamayacak! Veya faizin dince haram, ama ekonomik hayat bakımından zaruri olduğu hallerde ne yapılacak? Faizi alan veren kendi günahıyla baş başa bırakılacak, bu küçük olandır, ama büyük bela def edilecek, yani ekonominin işlemesi sağlanacaktır!

Mecelle, medenileştirilmeye çalışılan İslam hukukunun güncel problemlere çözüm arayan mantığı diyebileceğimiz bir başvuru kaynağıdır. Osmanlının Batılılaşma eğilimine girdiği zamanların ürünüdür. “İlk Medeni Kanunumuz” diye anılır. Şeriatla dünya arasında birbirini fazla rahatsız etmeyen bir ilişki kurmaya çalışmıştır. İnsan denilen acayip mahlûkun ipe sapa gelmez oyunbazlığıyla baş edebilecek kadar ayrıntılı ilahi kanunlar icat etmek kimsenin kudretinde olmadığı için, çetrefil ve bol çelişkili durumlarda kadı efendilerin karara ulaşmasını kolaylaştırmak amacıyla düzenlenmiş kuralları içeren kara kaplı, odur işte. Hayatın gerçekleriyle dinin kuralları arasında yollar bulmaya, ilahi yasalara uyuluyormuş gibi yapmanın mantıksal açıklamasını geliştirmeye çalışır. Çünkü göklerin kanunları, yeryüzünün bunca karmaşasını, insanın cinliklerini, ahmaklıklarını, zavallılıklarını ya da kahramanlıklarını, saflığını, iyiliğini, zekâsını hep birden ve bir anda hareket eder halde hesap edememiştir. Bu arada zaman akmış, dünya değişmiş, yüce yasaların bir hal için çizdiği çizgi, öbür hal tarafından bozulmuş, aynı kural aynı anda hem geçerli hem geçersiz olabilmiş, bir suçun nasıl cezalandırılacağının birden fazla cevabı bulunabilmişti. İşte Mecelle, adaletin hassas terazisini bu dünya ile öteki dünya arasında dengede tutmak için çalışıyordu. Çünkü bu denge bir kez kayarsa, yönetenler, en önemli dayanaklarından birini elden kaçırır, egemenliğin ayarı da bozulurdu.

Ve aslında yönetilenler de, yani dinin yanı sıra, devletin ve her türden zorba hâkimiyetin karşısında aciz kalan ve buna bir gerekçe arayan herkes, boyun eğmesinin kabul edilebilir olduğuna inanmak istiyordu. Kötülüksüz, belasız bir hayat hayal edemeyen kullar için, kötülükler ve belalar arasında seçim yapmayı kurala bağlamak, boyun eğmeye ve kendini bu yüzden teselli edebilmeye yasal ve ahlaki zemin hazırlamak demektir. Mecelle’nin kimi maddelerinde ifadesini bulan hukukun özü budur.

Aslında bu görevi üstlenmiş bir sürü başka toplumsal kurum vardır. Gelenekler, töreler, okul, atasözleri ve medya… Hepsi, kötülüğe razı olmaya ve kaçınılmaz kabul etmeye, “cana geleceğine mala gelsin”, “beterinden saklasın”, “buna da şükür”, “yetmedi ama n’apalım, yine de evet” diyerek teselli bulmaya çoktan hazırlamıştır bizi.

İtle dalaşmaktansa çalıyı dolaşan, yiğitliğin onda dokuzunun kaçmak olduğunu kabul eden, bütün bunları politika haline yükselten bir kültür içinde, şerlerin tümüne birden karşı çıkmak, kötünün iyisini seçerek boyun eğmeyi değil, kötülüğü kökten değiştirerek özgürleşmeyi yeğlemek mümkün mü?

Kötüleri ayıklayarak iyisini seçmek, gerçekte insanın tercihi değildir. Doğamıza uygun olan, kötüyü kökten ve bütün biçimleriyle reddetmektir. “Ehveni şerreyn”, yani iki şerrin iyisi, kurbanı kendi hakkındaki hükmün onaycılarından biri haline getirir. Demokratik bir edayla ve masal diliyle ona da sorulur: Kırk satır mı istersin, kırk katır mı? Katırlara bağlanarak ve her biri bir yöne koşturularak mı parçalansın bedenin, yoksa her biri bir yerini kırk kere kesip kıran kırk satırın altında mı doğranmak istersin?

Sonucu asla değiştirmeyecek olan bu seçim, belki ve ancak paramparça olma sürecindeki acının farklı dereceleri düşünülerek yapılabilir.

Kurtuluşun kendi kollarında, kafasında, eyleminde olduğunu bilinçle kavramış hiç kimse, şerler arasında tercih yapmaya mahkûm edilemez.

Önemli olan, “kötülerin iyisi” yerine, “kötü olmayan” için kararlı ve ısrarlı olabilmektir.

Ehvenişer, seçeneksiz ve çaresiz kalmanın sloganıdır ve yalnızca duruma boyun eğme, teslim olma anlamına gelmektedir. Ehvenişer, her çağda ve her egemenlik biçiminde, bir “rıza ve onay kaynağı” olarak değerlendirilmiş, seçebilmek bu sınırlar içine hapsedilmiştir. Egemen sınıf politikalarının temel stratejisi böylece özetlenebilir. Yalnızca kendilerinin çıkarına olan, ama aralarında az-çok renk ya da koku farkı bulunan seçeneklerden ibaret bir “seçim listesi” sunmak ve her halükârda kazanmak!

Yazıya başlık olarak kurduğumuz cümleyi tamamlayabiliriz: Ehven de olsa şerre itibar edenin, hali haraptır!

Abdülhamid’e karşı Mehmet Akif

Bütün edebiyat ve siyaset hayatına bakıldığında Mehmet Akif’in duygularının her zaman yoksul ve mazlum insanlardan yana olduğunu görebiliriz. Abdülhamid’e muhalefetinin ekseninin de siyasal ve toplumsal ifadesini bulamamış olan bu duygu olduğunu söyleyebiliriz.

AYDIN ÇUBUKÇU

Sultan II. Abdülhamid ve “İstiklal Marşı’nın şairi” Mehmet Akif, İslamcı ideoloji ve politikanın propaganda malzemeleri listesinde iki muteber figür olarak birlikte yer alırlar. “Ulu Hakan” ve “Baş eğmez şair”, hem yeni Osmanlıcıların, hem de her türden İslamcı-milliyetçilerin ortak bayrağının yıldızlarıdır. Ama eğer kendilerine sorabilseydik, birlikte anılmaktan, hele aynı siyasi ve ideolojik amacın arabasına koşulmuş olmaktan ne kadar rahatsız olduklarını söyleyebilirlerdi. Hatta Mehmet Akif, nefretle o “kızıl sultan” ve “iblise rahmet okutan mel’un” ile aynı yerde anılmak istemediğini haykırabilirdi.

Bugün de, Abdülhamid’i savunanlar Akif’i karalamaktan geri durmazlar, Akif’in İstiklal Marşı’na selam durup Çanakkale Şehitleri’ni ezbere okuyanlar yeri geldiğinde müstebit Hamid’e veryansın ederler.

Gerçekte Mehmet Akif, günümüz İslamcılarının pek sevebileceği bir tip değildir. Kimi solcuların da İslamcı siyasete muhalefetle Akif düşmanlığını aynı şey zannettikleri olur. Öyle ki, bir solcu lider bu bilir bilmez düşmanlık yüzünden, Akif’le olan soy bağından sıkılmış gibi, “İnsanın ailesini seçme hakkı yok!” bile demişti. Kimi başka solcular açısından da Abdülhamid’i savunmak ihanetle aynı şeydir, Akif’e de sırf Nâzım Hikmet inanmışlığını takdir ettiği için selam durmak gerekir!

Kurtuluş arayan bir aydın

Çökmekte olduğu herkes tarafından fark edilen imparatorluğun nasıl kurtulacağı sorunu, aslında Osmanlı’nın son dönem aydınlarına kendilerini geliştirmeleri için önemli bir olanak olmuştur. Ciddi ülke sorunları üzerinde düşünmek, Avrupa toplumlarını gözlemek ve incelemek, siyasal gelişmeleri, felsefi akımları öğrenmeye çalışmak için kendilerini mecbur hissetmişlerdir. Bir ülkeyi, bir halkı, kocaman bir imparatorluğu yıkılıştan, yok oluştan korumak için ne yapılacağı sorusuna yanıt aramak, güçlü bir düşünce fırtınasına yol açmış, Osmanlı’nın ilk sosyalistleri de, çeşitli milletlerden milliyetçileri de, İslamcı siyasetçileri de bu fırtına içinde doğmuşlardır. Mehmet Akif, Batı’nın “ilim ve fennine” hayrandır ve bununla donanmış dinine, devletine bağlı nesillerle bunun gerçekleşeceğine inanmaktadır. Bu düşünceler çerçevesinde yarattığı ideal genç tipi Asım, hem dinsel bilgilerle donanımlı, hem de pozitif bilimleri ve teknolojiyi iyi özümsemiştir. Diğer yandan günümüzde pek çok İslamcıyı kızdıracak ölçüde “dinde reform” yanlısıdır.

Asım, aslında Çanakkale savunması sırasında cephede can vermiş binlerce genç aydının ortak kimlik özellikleri üzerinden tasarlanmıştır. Pek çok doktor, mühendis, öğretmen, yüksekokul öğrencisi vs. orada Alman komutanların emri altında İngilizlere karşı savaşırken ölmüştür. Hem kahramanca savaşmasını bilen, hem de aydın özellikleri taşıyan bu gençler Akif için ideal gençlik örneğidir.

Asım’a uygun görülen yön de dönemin koşulları ve Osmanlı aydınının eğilimleri bakımından dikkat çekicidir. Mehmet Akif, yarattığı bu şiir kahramanını Berlin’de eğitime gönderir!

Neden Berlin’e? Çünkü Mehmet Akif, Berlin’e Alman Dışişleri Bakanlığına bağlı “Şark İstihbarat Birimi” tarafından davet edilmiş, İttihatçıların istihbarat örgütü olan Teşkilat-ı Mahsusa’nın da onayıyla dünya Müslümanlarını Alman-Osmanlı ittifakı lehine kazanmak üzere yapılacak propaganda ve örgütlenme faaliyetleri için eğitilmişti. İngiliz ve Fransız sömürgelerinde ve Rusya’da bulunan Müslümanları “özgürlük mücadelesine” çağırmak üzere yürütülecek faaliyetler sonucunda ihtilaller, ayaklanmalar çıkarılabilirse, Almanların bu diğer emperyalistler karşısında gücü artacaktı. Bu amaçla çeşitli İslam ülkelerinden Berlin’e davet edilen aydınlar arasında Mehmet Akif Ersoy, Abdülaziz Çaviş, Abdürreşit İbrahim, Şeyh Salih Et-Tunusi, Halim Sabit, Alimcan İdris gibi önemli isimler vardı.

Mehmet Akif’in Berlin’deki esir kampında ziyaret edip moral verdiği Müslümanlar bir süre sonra, “Asya Taburu” adıyla, Almanya için savaşsınlar diye, Suriye cephesine gönderildi. Oysa Akif onları birer mücahit olarak görmek istiyordu!

Berlin günlerinde Mehmet Akif’in düşünce dünyasının da önemli ölçüde Batı’da o sırada etkili olan felsefi akımlardan esinlendiği görülüyor. Akif bu etkiyle, “çevre şartlarının belirlediği insan” anlayışından, çevresini değiştirebilen insan anlayışına yönelmiştir. Pozitivizmin XIX. yüzyıl ortalarında kazandığı yeni yönelimler ve yorumlar, onun da siyasi ve toplumsal tasarılarına yön vermeye başlamıştır. Gittikçe Alman NAZİ düşüncesini önceleyen “gücün ve güçlünün egemenliğinin kaçınılmazlığı” tezine, felsefi ve siyasal zemin hazırlayan bu yorumda, Malthus’un nüfus teorisi, Spencer’in “en iyinin hayatta kalması” anlayışıyla Darwin’in doğal ayıklanma teorisini birleştiren bir içerik öne çıkmaktaydı. Osmanlı aydınları arasında da Ahmet Mithat, Abdullah Cevdet, Beşir Fuad bu eğilimdeydiler.

Mehmet Akif’in ideal genci de ideal toplumu ve devleti de bu eklektik teorinin izlerini önemli ölçüde taşır. Güçlünün ve gücün yanında olmanın anlamı, doğrudan doğruya Alman’ın yanında olmaktır. O sırada Çanakkale’de sürmekte olan ve kimi zaman umutsuzluk ve karamsarlık yaratan savaş koşullarında, üstelik cephedeki orduya komuta eden kişi Almanken, bunun yalnızca ideolojik değil, psikolojik bir tercih olduğu da düşünülebilir. Kendisiyle aynı yönelimlere sahip Afgani ve Abduh gibi, o da İslam dünyasının kurtuluş yolunun güçlü (ama aynı zamanda iyi) bir emperyalistin yanında saf tutmak olduğuna kesinlikle ikna olmuştu.

Almanya hayranlığının önemli dayanaklarından birisi, Berlin’de ilk kez karşılaştığı kimi “medeniyet” belirtileridir. Mesela, kaldığı otel bunlardan biridir.

Berlin’de kaldığı oteli anlatırken adeta çarpılmış gibidir. Musluklardan hem soğuk hem de sıcak su akması, avizelerin ışığı, yatakların yumuşaklığı, temizlik, özellikle tahtakurusu bulunmaması… Hayranlıkla övdüğü bu özellikler ona göre, bir uygarlık düzeyinin işaretleridir. Her yönüyle Alman hayranıdır.

Ancak onu şaşırtan ve düşüncelere gark eden bir husus vardır. ‘‘Dinleri var, işimiz gibi, işleri var dinimiz gibi’’ demektedir. Yani, aslında dinleri “bizim işlerimiz gibi” çarpık çurpuktur, ama yaptığı işlere bakarsanız, “bizim dinimiz gibi” dosdoğru, sapasağlam, tertemizdir!

Aynı duyguları, Japonya gezisinde de yaşar. Orada gördüğü her şey, temiz, ahlaklı, düzgün ve özenlidir; sanki “o küçük boylu adamlar” halis Müslümanlar gibi yaşamaktadırlar, ama Buda’ya inanırlar!

Sorunuz, şimdi, Japonlar da nasıl millettir?
Onu tasvire zafer-yâb olamam, hayrettir!
Şu kadar söyleyeyim: Din-i mübinin orada,
Ruh-u feyyazı yayılmış, yalınız şekli: Buda.

Siz gidin, saffet-i İslam’ı Japonlarda görün!
O küçük boylu, büyük milletin efradı bugün,
Müslümanlıktaki erkân-ı sıyanette ferid;
Müslüman denmek için eksiği ancak tevhid.

Medeniyyet girmiş yalınız fenniyle…
O da sahiplerinin lahik olan izniyle.

Bu dizelerde kendisini gösteren anlayış aslında Akif’in kendi ülkesi için özlediklerinin ifadesidir. Medeniyetin ilmini ve fennini almak ama ahlakını almamak!

Asım’ın kuşağından beklediği de budur.

Ancak Mehmet Akif’in dindarlığı da, genel inanışların oldukça dışında, yeri geldiğinde “muhalif”, hatta isyanın eşiğinde bir inanç olarak görünür.

Ya Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?
Mahşerde mi biçarelerin, yoksa felahı!
Nur istiyoruz… Sen bize yangın veriyorsun!
“Yandık!” diyoruz… Boğmaya kan gönderiyorsun!

Madem ki, ey adl-i İlahi, yakacaktın…
Yaksaydın a mel’unları… Tuttun bizi yaktın!

Dul kaldı kadınlar, babasız kaldı çocuklar,
Bir giryede bin ailenin matemi çağlar!
En kanlı şena’atle kovulmuş vatanından,
Milyonla hayatın yüreğinden gidiyor kan!
İslam’ı elinden tutacak kaldıracak yok…
Na-hak yere feryad ediyor. Âcize hak yok!
Yetmez mi musab olduğumuz bunca devahi?
Ağzım kurusun… Yok musun ey adl-i İlahi!

Yoksulluk, açlık, salgın hastalık ve cahillikle kavrulmuş İslam dünyası, Mehmet Akif’e “ilahi adalet” kavramını sorgulatır. Başka çağlarda benzer itirazları yazan pek çok şair “zındık ve mülhid” ilan edilirken, bazı İslamcı çevrelerde Akif’in bir mücahit olarak anılması, başka bazı çevrelerde ise “müsamahalı bir eleştiri” ile yetinilmesi düşündürücüdür; fakat burada önemli olan, Asım Nesli için önerilen “dinine bağlılık” ilkesinin hangi sınırları zorladığını görmektir.

Yaşadığı dönemin önemli reformistlerinden Cemaleddin Afgani ve Mısırlı Muhammed Abduh onun bu konuda ilham aldığı kişilerdi. Abduh masondu. Afgani hakkında ise Abdülhamid’in izlenimleri hiç de olumlu değildi. Onun kendisini yıkmak üzere yetiştirilmiş bir İngiliz casusu olduğundan kuşkulanmaktaydı. Bu yüzden kendisini İstanbul’a davet etti, maaş bağladı ve sürekli gözaltında tuttu. Akif ise Afgani’nin samimi bir Panislamist ve din reformcusu olduğuna inanmaktadır. Mısırlı Muhammed Abduh da öyledir. Üçünü buluşturan nokta, Batı uygarlığı karşısında tutkulu bir hayranlık ve İslamiyet’te reform talebidir. Bu ikisinin bileşiminden “Asım Nesli” doğacaktır!

Belki de benzeri bütün aydınlar ve kalkınma sevdalısı İslamcı siyasetçiler gibi onun da yanılgısı, kendi özlemlerinin emperyalistlerin planları içinde bir yer bulabileceğine ilişkindi. Günümüzde sürüp giden sözde kurnazlık: Alman’ın atına binip, İslam’ın kılıcını sallamak…

Oysa hayranlıkla izlediği ilişkiler ve zenginlikler, bir bütün olarak sermaye egemenliğinin alanına aitti ve orada tercihleri yapabilme gücünde olmak için Akif’in durduğu yerden farklı bir konumda bulunmak gerekiyordu. Aksi takdirde, mücahit olmayı beklerken emperyalizme asker yazılırdınız!

Akif’in ve çağındaki diğer Müslüman aydınların çok gerçekçi ve kesin sonuç getirecek sandıkları bu çözüm yolu, aslında Abdülhamid’e de çok yabancı değildi. Geceleri Sherlock Holmes okuyup Rom içen, ilk rakı, bira ve şampanya fabrikalarını açan bir padişah olarak hiç de Ortodoks Müslüman portresine uygun düşmeyen bir padişahtı ve elbette Batı’ya tümüyle kapalı biri değildi. Ciddi bir kalkınmacı olarak bilim ve teknolojiye de yabancı değildi. Üstelik kendisine cephe alan bu İslamcı aydınlar gibi, az çok farklarla da olsa, Panislamist idi.

Fakat aralarında derin ve aşılmaz bir uçurum gibi duran siyasal görüş farklılıkları vardı.

Söz konusu aydınlar, Batı’nın bilim ve teknolojisine olduğu kadar toplumsal ve siyasal hayatına da ilgi duyuyorlar ve reform düşüncelerini bu alanlara kadar genişletiyorlardı. Mutlakıyete karşıydılar ve cumhuriyetçi değilseler bile, bir parlamentonun bulunmasından yanaydılar. Geleneksel siyasi mutlakıyet rejimine karşı meşrutiyet, onlar açısından İslam’ın bilim ve düşünce hayatına canlılık, üreticilik kazandıracaktı.

Abdülhamid’le Mehmet Akif’in karşı karşıya geldikleri nokta burasıydı.

İttihat ve Terakki Cemiyeti mensubu olan Akif, Abdülhamid’e karşı özgürlükçü bir siyasal yapı istiyor ve onun istibdadından nefret ediyordu. Bu düşüncelerini ve duygularını, Abdülhamid tahttan indirilip yerine kardeşi getirildikten sonra yazdığı “İstibdad” adlı şiirde dile getirdi. Ama “Köse İmam” ve “Asım” adlı uzun şiirlerinde de Abdülhamid hakkında hakaretler hatta sövgüler bulunmaktadır. Korkak, baykuş, merkep, hayvan, zalim, melun, kızıl kâfir, domuz… Hatta insafın ölçüsünü kaçırır ve onu şampanya yerine ayran içen, XX. yüzyıla uymayan bir geri kafalı olmakla da suçlar…

Herifin sofrada şampanyası hâlâ: Ayran,
Bari yirminci asırdan sıkıl artık hayvan!

33 yıl boyunca millete kan kusturmuştur, masumların celladıdır, sefaletin ve rezaletin sebebidir.

Fakat söz konusu şiirlerde, Abdülhamid hakaretlere boğulurken asıl eleştirilen, ona karşı sessiz kalan halk yığınlarıdır. Binlerce masum öldürülürken otuz milyon halk, üç eşkıyaya mahkûm olmuş, bir feryat etmemiştir! Uğursuz bir yükü, hükümet kabul edip katlandınız! Zalimle mazlumun sayısına bakın da utanın! İnsanlıktan nasibini almamışlar, bir boş kuruntunun gölgesini semalardan üstün tuttunuz!

Yıkıldın, gittin amma ey mülevves devr-i istibdad,
Bıraktın milletin kalbinde çıkmaz bir mülevves yad!
Huruş etmezdi, mezbuhane olsun, kimseden feryad?
Otuz milyon ahali, üç şakinin böyle mahkûmu
Olup çeksin hükumet namına bir bar-ı meş’umu!
Niçin binlerce ma’sum öldürürken her gelen cellad,
Otuz milyon ahali, üç şakinin böyle mahkûmu
Olup çeksin hükumet narına bir bar-ı meş’umu!
Utanmaz mıydınız bir, saysalar zalimle mazlumu?
Siz, ey insanlık isti’dadının dünyada mahrumu
Semalardan da yüksek tuttunuz bir zıll-i mevhumu!

Bununla birlikte, aynı şiirin izleyen bölümünde bir tutuklama sahnesi anlatılır. Haksız yere, yerlerde sürüklenerek götürülen bir adamın, tıpkı kınadığı halk gibi, yardımına koşmadığı için utancından ağlayan da kendisidir!

Mahallemizde de çıt yok ne oldu komşulara?
Susup da kurtulacak sanki hepsi aklı sıra.
Ayol, yarın da sizin hanümanınız sönecek…
Ne var sıçan gibi evlerde şimdiden sinecek?
Yazık sizin gibi erkeklerin kıyafetine…

Benim de bitti nihayet tahammülüm, tabım;
Boşandı seyl-i dümû’um, boşandı a’sabım.
Utandım ağlayarak, ağladım utanmayarak

Eve döndüm, bütün o facialar
Geldi karşımda durdu subha kadar.
Döndü didemde bin hayal-i elim!
Öttü beynimde bin figan-ı yetim.

Köse İmam’da bu suskunluğun sebebini şöyle açıklar:

Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek
Otuz üç yıl bizi korkuttu “Şeriat!” diyerek.

 


Bunların hepsi emin ol ki cehalettendir.

Bütün edebiyat ve siyaset hayatına bakıldığında Mehmet Akif’in duygularının her zaman yoksul ve mazlum insanlardan yana olduğunu görebiliriz. Abdülhamid’e muhalefetinin ekseninin de siyasal ve toplumsal ifadesini bulamamış olan bu duygu olduğunu söyleyebiliriz.

Evet, Akif “inanmış adam”dı! Namusu ve ahlakına da kimse toz konduramaz. Yanında durduğu mazlum halklara yakınlığı da samimiydi. Fakat çağdaşı bütün aydınlar gibi, çözüm konusunda kafası tam anlamıyla karışık ve bilgisi yetersizdi.

Abdülhamid’de kurtulmanın istibdadın sonu olmadığını da gördü. Ezilen halkların acısını şu ya da bu emperyalistin dindirmeyeceğini de hissetmiş olmalıydı. Belki son zamanlarında içten bağlı olduğu dininin de bir toplumsal kurtuluş yolu olmadığını fark etmişti. Bir Müslümandı ama bugün kullanıldığı anlamda bir İslamcı değildi. İçine kapandı ve yoksulluk içinde öldü.