Tagged with

BAHADIR ÖZGÜR

YENİ MÜESSES NİZAM

Recep Tayyip Erdoğan’ın çoğunlukla çarpıtmaya dayalı, kronolojiyi, farklılıkları, kopuşları ve diğer aktörleri hiçe sayan, ‘tek hadiseli/tek kahramanlı’ tarih anlatısı ile Türkiye’nin yaşadığı ekonomik ve siyasi değişim arasında güçlü bir bağ vardır. Bu açıdan yeni tarih miti oluşturma çabası, aslında kurulmaya çalışılan yeni iktidar modelinin ideolojik arayışlarına tekabül eder. Osmanlı nostaljisinden Selçuklu’ya, İttihatçılıktan Abdülhamit sevgisine sıçrayan, kimi zaman Malazgirt’e uzanıp kimi zaman onun da ötesine geçme ihtiyacı duyan tuhaflığın nedeni, tarih cehaletinden ziyade, iktidar bloğundaki güçler dengesinin oluşumundaki sancıların göstergesidir. ‘Müesses nizam’a reaksiyonla başlayan siyasi retoriğin, bir iktidar programına evrilerek bizatihi kendisinin ‘müesses nizam’a dönüşmesinin hikayesidir bu…

Karl Marx, Fransa’da Sınıf Savaşımları kitabında, “Devletlerin kökeni, tartışılmaması, yalnızca inanılması gereken bir mit içinde karanlıklara gömülür” der. Tarih mitinin büyüsü, arkeolojik kazılara, karşılaştırmalı metinlere, belgelere, zamansal hiyerarşiye tabi olmamasına, kendisini bilinir kılabilecek bütün deneylerden ve gözlemlerden azade kılmasına bağlıdır. Sürekliliğin koparılması elzemdir. Geriye ‘tarih ardiyesinden’ ihtiyaç duyulan imgeleri, duyguları, olayları, isimleri seçmek kalır. Elde edilen ‘tarih süprüntüsünün’ ideolojik işlevselliğini sağlayacak olansa siyasi bir taşıyıcı formdur. İşte ‘Yeni Türkiye’ retoriği de Erdoğan’ın yaratmaya çalıştığı yeni tarih mitinin konakçısı rolünü üstleniyor. Dolayısıyla bu retoriğin evrimi, yeni tarih anlatısının oluşumunun da serencamı gibidir.

Kavram ilk başta, Avrupa Birliği’ne uyum ve neoliberal pazarla ilişkinin sıkılaştırılması ile bu iki dinamiğin ihtiyaçları çerçevesinde içeride belli bir esnekliği (çözüm süreci vb.) sağlamaya yönelik iradeye denk düşüyordu. 2010 referandumu milat kabul edilip kültürel zenginliğe, sağlam sosyal dokuya, güçlü ekonomiye, özgürlükçü demokrasiye atıfla ‘eski rejim’den ayrışmayı tanımlamak üzere kullanıldı.

İkinci durak; 2014 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimiydi. Erdoğan’ın seçim sloganı olarak Cumhuriyet’in 100. yılını hedefleyen yeni bir inşa momentinin ülküsüne işaret ediyordu bu kez. Seçilen hedef  ve içeriği belirleyen Osmanlıcılık vurgusu restorasyonculuğu çağrıştırsa da, yine de politik bir programdan ziyade; siyasi tahayyülleri ‘askeri vesayet’le etiketledikleri Kemalizmle hesaplaşma ile sınırlı liberallerin onayını da alan, reaksiyoner bir söylem düzeyindeydi. Çoğunlukla da AKP ve çevresine kümelenmiş çıkar gruplarının ‘liberal muhafazakar’ kimliklerini ifade etmesinin kolaycı formülü oldu.

Kavramın son durağı ise; içerik desenini gücün belirlediği aşamayı temsil ediyor. Erdoğan’ın 2015 yılında yaptığı bir konuşmada “Artık milletimizin kızıl elmasıdır” sözleri, ‘Yeni Türkiye’nin, mağduriyet sosuyla yumuşatılmış reaksiyoner söylem olmaktan çıkıp, bir iktidar modeline evrildiğinin ifadesiydi. Çok kimlikli, çok kültürlü Osmanlı romantizminin yerini alan milliyetçi referanslar, liberaller başta olmak üzere kimi sol çevreleri de eksenine katan ‘anti-vesayetçi’ ittifakı dağıttı.

Yaygın kanı, reformcu AKP’nin Erdoğan’ın kişisel hırsı yüzünden etkili söylemini kaybettiği, Batı ideallerinden uzaklaştığı, liberal muhafazakar kimlikten totaliter kimliğe büründüğü yönünde. Bu görüş AKP’nin, mücadele ettiği ‘eski rejim’e eklemlendiğini, onun aracına dönüştüğünü –popüler tabirle– ‘derin devlet’in kucağına oturduğunu savunuyor. Kıyafetten isimlere, mimariden dizilere, düğünlerden dövmelere uzanan geniş bir alanı hakimiyetine alan ‘ecdat modası’ da bu dönüşümün gündelik yansımaları olarak okunuyor. Siyaseti ‘merkez-çevre’ ekseninde ele alan liberal yaklaşımın tezahürü olan bu bakışa göre, Erdoğan’ın politik hattındaki değişim ‘rotadan sapma’, bir geri sıçrama, hatta restorasyonculuktur. Ancak burada ihmal edilen şey, ‘Yeni Türkiye’nin reaksiyoner retorikten iktidar modeline evrilme sürecinin sadece Erdoğan’ın siyasi ihtiyacının ve tutkusunun sonucu olmadığı.

Gezi protestoları, cemaat ile koalisyonun dağılması, 7 Haziran 2015 seçimleri, Suriye savaşı ve küresel kredi havuzunun kurumasıyla bozulan ekonomik yapı, ne pahasına olursa olsun iktidarı koruma meselesini yalnızca Erdoğan’ın ajandasında ilk sıraya taşımadı. Aynı zamanda Erdoğan’ın temsi ettiği İslami sermaye kesimlerinin, iktidar yolculuğunda sert çatışmalar yaşadığı İstanbul burjuvazisinin, bürokratik güçlerin de gündemine bir ‘beka’ sorununu soktu. Kısa sürede art arda yaşanan sarsıntılar bir anlamda ‘özel çıkar’la ‘genel çıkar’ı örtüştürdü, Erdoğan’ın tek adamlığıyla sermayenin ihtiyaçları ve devletin bekası birbirinin koşulu haline geldi.

Ne var ki iktidarın bekasıyla ilişkilendirilen bir söylemin işlevini yerine getirmesi, nihayetinde onun hegemonik gücüne bağlıdır. Burada Erdoğan’ın ve temsil ettiği siyasetin sıkıntıları devreye giriyor işte. Sağ ve muhafazakar gelenek, Marksist literatürden apartılan hegemonyayı ideolojik etki kapasitesi olarak görmekten çok, jeopolitikten devşirilmiş bir askeri, siyasi ve ekonomik güç projesi olarak algılar. Böylece hegemonya ‘rıza’ ve ‘ikna’yı dışlayarak doğrudan güç çevresinde kurulmuş şiddet, baskı ve tahakküm politikasına bağlanır, zorbalığa dönüşür. Her seçimde çoğunluk oyununun alınmasına ve tehditkar seviyeye ulaşamayan muhalefete rağmen ‘Yeni Türkiye’nin sürekli kolluk kuvvetiyle tahkim edilme mecburiyeti bundandır. Erdoğan’ın tarih anlatısındaki eklektizmin nedenleri de bu marazdan kaynaklanıyor zaten. Siyasi ikbali için kendi ‘kurucu babaları’nı izlemeye çabalarken, sermayenin ve devletin bekası için de toptancı adlandırmayla ‘kurucu felsefe’ olarak nitelendirilen ve kriz anlarında başarısı sınanmış dinamiklere de başvurmak, hatta hasmı Kemalizmin alanını gasp etmek zorunda kalıyor.

Tıpkı bir sarkaç gibi, yeni tarih anlatısı bu iki nokta arasında salınıp duruyor. Abdülhamit’in yanına gerçekte İttihatçı bir kampanya olan ‘yerli ve milli’ sloganı ilişiveriyor mesela…

TÜRKİYE BURJUVAZİSİNİN ‘DOĞUM LEKELERİ’

Türkiye’de burjuvazinin gelişimi ile uluslaşma sürecinin iç içeliğinden dolayı ‘kurucu felsefe’ olgusu hep sorunlu olmuştur. En kaba haliyle imparatorluğun yıkıntıları içinden tek milli unsura dayalı ‘imtiyazsız-kaynaşmış-sınıfsız’ toplum özleminin ifadesi olarak yeni devletin kurulduğu, bu devletin felsefesinin de Cumhuriyet’in değişmez nitelikleriyle formüle edildiği düşüncesi, egemen tarih mitini oluşturur. Burada Marx’ın söylediği gibi, karanlıklara gömülen şey Türkiye burjuvazisidir.

Bu tarih döngüsünün dışına çıkmaya çalışanların yarattığı bir başka anlatı daha var ki, muhalif tonuna rağmen kulaktan kulağa aktarılarak adeta bir başka mite dönüştü. ‘Devlet eliyle burjuva yaratma’ biçiminde özetlenebilecek bu yaklaşım, gerçekte egemen tarih anlayışının zehirli meyvesidir. Üstelik Türkiye burjuvazisinin ‘doğum lekeleri’ni (Tehcir, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül vb.) örtme, onun meşruiyet sorununu devlet aygıtına yükleyerek bir şeyleri karanlıkta bırakma işlevini, resmi tarih tezinden daha başarılı yerine getirdiği söylenebilir. Sınıfsal içeriğe sahipmiş rolü yapan bu anlatının mahareti, sermaye birikimindeki devamlılığı, toplumsal artığa el koyma biçimlerinin zor yoluyla örgütlenmesini ve buna denk düşen sınıfsal iktidar ilişkilerini ustaca gizleyebilmesinden gelir.

Bugün ‘Yeni Türkiye’de somutlaşan ve ‘yeni’ olan herhangi bir unsur katmak yerine geçmişi eşeleyen, bir parçasını koparıp diğerine ekleyen, deforme eden, deforme edemediğini gasp eden, başa çıkamadığını tasfiyeye çalışan eklektik ideolojinin temellerini de bu tarih tezlerinin gizlediği burjuvazinin gelişiminde ve onun ‘doğum lekeleri’nde aramak lazım.

***

  1. Meşrutiyet’in ardından başlayan Balkan Harbi, Türkiye’nin uluslaşma süreciyle milli burjuvazinin doğumunu eşzamanlı kıldı. Kırım Savaşı’nda ilk dış borcun alınması, Kapitülasyonlar, Islahat Fermanı ve 2. Meşruiyet sayesinde hukuki ve ticari statülerini güçlendiren Gayrimüslimlerin elinde biriken sermayenin transferi, İttihat ve Terakki’nin ‘ulus inşası’nın ana motivasyonuydu. Müslüman Türk kimliği üzerine örgütlenecek yeni birikim rejimi ve bunun ürünü olacak ‘yerli ve milli’ burjuvazi ülküsü gücünü, bugün Erdoğan’ın da sık başvurduğu, sükût ve istikrar adına ‘dış düşman-iç hain’ tezgâhında dokunan gerilimden alıyordu.

Türkiye’nin resmi tarihinin başlangıcı için nokta atışı bir milat verilecekse eğer, bu kuşkusuz Averof zırhlısının satıldığı gün olurdu. Cumhuriyet’e giden ulusal kimlik serüveninden milli iktisata, yerli burjuvaziden devletin milliyetçi karakterinin oluşumuna kadar pek çok sürecin kristalize olduğu Averof zırhlısı vakası, her kriz anında iktidarların başvurduğu ‘birleştirici ve bütünleştirici’ paket siyasi programın da ilk imalathanesiydi. Balkan Harbi’nde Yunanistan’ın satın aldığı ve parasını bir Osmanlı vatandaşı olan Mısır doğumlu Rum George Averof’un ödediği savaş gemisi, Osmanlı donanmasını yenilgiye uğratmakla kalmamış, 12 adaların alınmasında ve Selanik’in düşmesinde rol oynamıştı.

Suyun bu yakasında ise İttihatçıların 1913-1914 arasında başlattığı ‘Müslüman Boykotajı’nın ajitasyon unsuru olarak yeni bir devletin doğuşunun fitilini ateşledi. Okullarda açılan ‘intikam’ köşelerinden müfredata giren ‘Bulgar ve Yunan mezalimi’ derslerine kadar toplumun her alanına yayılan boykotajın esası; Rum esnaftan alışveriş yapmamayı, Gayrimüslim tüccarlardan mal almamayı ve devletin yabancıların işletmelerine, fabrikalarına el koymasını içeriyordu. “Müslümanlara Mahsus Kurtulmak Yolu” başlığını taşıyan ve neredeyse tüm Anadolu’da dağıtılan broşürde, Rum esnafa yapılan her kuruş ödemenin Averof zırhlısına kurşun olarak gittiği yazıyordu. Haçopulo, Yanko, Alsetopulo gibi ‘yabancı’ isimlere ait mağazalar yerine; Kahyaoğulları, Karaosman, Uşakizadeler, Hacı Muhiddin gibi çalışanları ve sahipleri Türklerden oluşan ticarethanelerden alışveriş yapılması isteniyordu. ‘Müslüman Boykotajı’ zor yoluyla servet transferinin ve sermaye birikiminin rotasını Müslüman Türk unsura çevirmenin açılış perdesiydi. Sonraki sahneler tehcir, Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül’dü…

Balzac’ın “Her büyük servetin altında bir büyük suç yatar” sözü herhalde en fazla Türkiye burjuvazisi için geçerlidir. Bugün önde gelen çoğu sermaye grubunun, holdingin, burjuva ailesinin zenginliğinin kökeni bu kanlı servet transferi harekâtlarına uzanır. Dolayısıyla doğarken lekelenmiş burjuvazi, meşruiyetini devlet aygıtının geniş toplumsal kesimlerin nezdindeki meşruiyetine havale eder. Sık sık zor yoluyla (darbeler vs.) önü açılan birikim rejiminin bekasının devletin bekasıyla birleşmesi nedeniyle de güçlü, etkili ve kapsayıcı bir ideolojik şemsiyeye ihtiyaç duyar. Türkiye’de burjuvazinin otoriter eğilimlere kolayca teslim olmasına, hukuki mekanizmalardan çabucak vazgeçmesine şaşıranların gözden kaçırdıkları şey, sermayedarların meşruiyet için ‘sivil toplum’a değil, devletin bekasına bakmak zorunda olmalarıdır. Yıllarca Merkez Bankası’nı yönetmiş Durmuş Yılmaz’ın seçim dönemi yaptığı, “Türkiye burjuvazisi hiç bir zaman demokrasiden yana olmadı” açıklaması, bu tarihsel beka sorununun, görevdeyken sermaye kesimlerinin takdirini kazanmış üst düzey bir bürokrat vasıtasıyla dile gelişidir aslında.

Nitekim ekonomik krizin baş gösterdiği ve birikim rejiminin işleyişinin tehlikeye girdiği her dönem, iktidarların kullandığı dil neredeyse aynıdır. İttihatçıların Rum’a verilen paranın kurşuna döndüğü propagandasıyla Erdoğan’ın doları ülkeye sıkılan kurşuna benzetmesi, aynı ajitatif söylemin tek parti iktidarında CHP’de de görülmesi veya Menderes’in 1958 krizinin belirtileri ortaya çıktığında döviz vurguncularından bahsetmesi ya da Özal gibi görünürde saf bir piyasacı politikacının bile 1989 krizinin öncesinde doları hedef alması dikkat çekicidir. Yine İttihatçıların dış borcu vatandaşın parasıyla ödemek için yastık altı birikimlerinin bankalara getirilmesi amacıyla başlattıkları ‘istikraz’ (borçlanma) kampanyasıyla bugün Erdoğan’ın miting meydanlarında yaptığı benzer çağrılar da sadece siyasi benzerlik veya ironi olarak görülemeyecek derecede birbirine bağlıdır. Keza ‘yerli ve milli’, ‘ekonomik saldırı’, ‘esnaf ruhu’, ‘iç-dış düşman’ vb. yeni keşfedilmiş, imal edilmiş söylemler değildir. Süreklilik arz eder ve bu retoriksel devamlılık, sermaye birikim rejiminin sürekliliğine denk düşer. Risk arttığında gerilim tezgâhı daha hızlı çalışır; Cumhuriyet kurulurken boyu Orta Asya’ya uzatılmış, derinliği Hititlere kadar kazılmış tarih harmanından gerekli ürünler toplanıp ihtiyaç duyulan ideolojik zırh yeniden dokunur.

Türkiye’nin sancılı siyasi ve ekonomik süreci, bu zırhın yeniden dokunmasını gerekli kılıyor şimdi. Erdoğan, tek adam iktidarını tahkim edecek tarihsel koordinatlar arasında bir patika açmaya çalışırken; başkanlık rejiminin, henüz güç dengesinin sağlanamadığı, en küçük arızanın ciddi sarsıntılar yarattığı emekleme döneminde bir de ekonomik krizin hoyrat rüzgârlarına maruz kalması nedeniyle, birikim rejiminin güvenliğini sağlayacak ana yollardan sapmamaya özen gösteriyor. İşin doğrusu sapamaz da zaten.

Tarihin kedi gibi eşelenecek bir çöp kutusu olmadığı, fazla deştiğinde kanlı servet transferlerinin, kılıçtan geçirilmiş farklı kimliklerin ve dini grupların trajedilerinin de çıkacağını Erdoğan da temsil ettiği sermayedarlar da iyi biliyor çünkü.

Bir bilgisayar gibi kitlelerin bellek kartı çıkarılıp yerine yenisi takılamayacağından, ‘Yeni Türkiye’ anlatısı da olsa olsa ideolojik bir aparat düzeyinde kalıyor. Sonuçta yeni bir ekonomik ve politik sistem önermediğinden, eskinin sınıfsal ilişkileriyle birlikte onların tüm zaaf ve lekelerini de taşıdığı için meşruiyetini ‘eski Türkiye’ye iltica etmekte görüyor. Yeni bir tarih miti yazamıyor, ‘eski Türkiye’nin yeni ‘müesses nizamı’ rolüne soyunabiliyor ancak.

Simyanın altınından algoritmanın Bitcoin’ine

2008 yılının soğuk bir Kasım gecesi, kriptografi (şifreleme) odaklı bir mail grubunda Satoshi Nakamoto mahlaslı birisi “Bitcoin: A Peer-to-Peer Electronic Cash System” (Bitcoin: Eşten-Eşe Elektronik Nakit Ödeme Sistemi) başlıklı makalesini paylaştı. Bir kaç ay sonra Ocak 2009’da açık kaynak ilk Bitcoin istemcisinin yayınlanmasıyla, Bitcoin ağı da kuruldu. Teorik olarak birler ve sıfırlardan ibaret matematiksel problemlerin çözülmesiyle ‘çıkarılan’ Bitcoin bloklarının ilki yine Nakamoto tarafından üretildi. Kısa süre sonra da programcı Hal Finney ile Nakamoto arasında ilk işlem gerçekleşti. Ve bu ‘algoritma peygamberi’, 2010 yılında sanal dünyadaki tüm izlerini silerek bir daha görünmemek üzere ortadan kayboldu. Geride altının para olarak kullanılmaya başlanmasından beri en büyük ‘devrimi’ yaptığı iddialarını bırakarak…

Peri masalı gibi değil mi? ABD’de patlayan Mortgage krizinin küresel finansal mimariye cehennem azabı yaşattığı, finans devlerini kurtarmak için dolar basma makinelerinin fazla mesai yaptığı günlerde, bir büyücü gibi ortaya çıktı, değneğini salladı ve avuçlarımıza sihirli bir sikke bıraktı.

Bitcoin gerçekten yeni bir para mı yoksa ilkel ataları sayılabilecek Pay Pal, POS vb. gibi teknolojik bir kolaylıktan mı ibaret? İddia edildiği gibi, doların hâkimiyetine karşı anarşist bir saldırı mı yoksa aşırı para arzının yarattığı sistemik sorunları çözme ihtimali taşıyan yepyeni bir çığır açıcı mı?

Bu soruların yanıtı ona yüklenen ‘para’ rolünde aranmalı.

***

Para; mal ve hizmet almaya yarar, ticareti kolaylaştıran bir aracıdır. Devletçe basıldığı, hukukça korunduğu ve arkasında bir siyasi otorite bulunduğu için güvenilirdir. Önce altın kullanıldı. Banknot çıkınca altına endekslendi, ardından sadece dolar altına bağlandı ve nihayetinde altın tamamen terk edilerek tüm paralar dolar karşısındaki güçleriyle ölçülür oldu.

Bugün basit bir iktisat kitabında da akademik bir yayında da para ve paranın evrimi, kabaca bu sadelikte anlatılır. Ama sadelik, anlaşılır olma kaygısından değildir. Bilakis, her bir kavramını anlatırken adeta Çiçero’ya dönüşen günümüz iktisat teorisinin dili, ‘para nedir’e gelince tutulur; matematiksel formülasyonlarla karmakarışık hale getirdiği kuramının içine parayı utangaçça yerleştirir.

Çünkü mesele para olduğunda, burjuva iktisatçıları onu daima mistisize ederler. Basit ‘ödeme aracı’na indirgerken, aynı zamanda sahip olduğu ‘değer’i tarihselliğinden koparıp ‘kendinde bir varlık’ düzeyine yükseltirler. Bu yönelim ideologların bilinçli tercihi değildir kuşkusuz. Zira kapitalizm, bütün genel yaşam faaliyetlerini değer yasasının ve bu yasanın beraberinde getirdiği paranın gücü ilkesinin hâkim olduğu tekil bir organik sistem altında birleştirmesiyle ve aynı zamanda bu muazzam başarısını gizlemeye çalışmasıyla, kendinden önceki sınıflı toplumlardan ayrılır. Burada düğüm paradır. Marx’ın ortaya koyduğu gibi, değişimin ve meta üretiminin gelişiminin en yüksek ürünü olarak para, bireysel emeğin toplumsal niteliğini, pazarla birleşmiş tek tek üreticiler arasındaki toplumsal bağı maskeler.

Dolayısıyla kapitalizmin büyüsünü bozmanın yolu toplumsal ilişkilerin maddi pelerinini kaldırmaktan, yani değerin para biçimini anlamaktan geçer. İşte bu aşamadan sonra ister altın, ister kredi, ister dolar, isterse de Bitcoin olsun; hangi şekle bürünürse bürünsün paraya yaklaşım, iktisat tarihini, sınıf çatışmasının bir tezahürü olarak iki farklı ideolojinin savaş alanına çevirir. Düşüncenin rahmine ‘değer nedir’ sorusu düştüğünden beri devam eden ‘barışsız’ bir savaştır bu.

Dünyayı değer üzerinden kavramak

Düşünce tarihini eğer sadece ‘değer’ üzerinden okursak, onu iki büyük kampa ayırmak mümkün: emek, maliyet, değişim değeri kavramlarını temel alanlar ile; faydayı, kullanım değerini, hedonistik ölçüleri ve ferdi psikolojik kriterleri esas tutanlar…
Değer kavramı üzerinde ilk duran Platon’du. Değişim ve kullanım değerleri ayrımını yapansa Aristo. Parayı değişimin eşdeğeri olarak keşfeden de yine oydu. Buna karşın Skolastikler ve özel olarak Thomas Aquinas, bir malın faydasını ihtiyaçları karşılama gücüyle ölçmek gerektiğini savundu. Düşünce denizine atılan bu iki taşın yarattığı dalgalar, dünyayı anlama çabalarını da ‘değer’ üzerinden biçimlendirdi.

14. yüzyıl felsefecilerinden Jean Buridan ile 15. yüzyıl din adamlarından Gabriel Biel, fayda ve değer kavramları arasında ilk bağı kurdu. 16. yüzyılda Bernardo Davanzati, değeri, ihtiyacın baskısı ile tatmin imkânının kısıtlılığı arasındaki ilişkiye indirgedi. 17. yüzyılda Nicholas Barbon, malları maddi ve manevi faydasına göre ayırdı.

Aydınlanma, felsefede olduğu gibi, iktisatta da pusulayı Aristo’ya çevirdi. Merkantilist William Petty, değer alanına toprağı kattı. “Servetlerin babası emekse, anası da topraktır,” dedi. John Locke değeri emeğin yarattığını, toprağın ancak alın teriyle sulanarak kıymetli mahsul vereceğini yazdı. Faydası olup bedava olan su ile değeri olup faydası olmayan elmas örneği üzerinden ‘fayda’ esaslı düşünceye ilk ciddi darbeyi indirdi.

Adam Smith’in “Emek, ham maddeden mamul eşyaya kadar, bütün üretim safhaları­nın orijinal fiyatıdır. Reel fiyat, malı üretmek için harcanan emekle, nominal fiyat ise parayla ölçülür” tezi burjuva ekonomi politiğini bilimsel olarak formüle etti, klasik iktisatın miladı oldu. Ona ilk tenkidi yapan David Ricardo’ya göre ise emek, malın tabii fiyatıydı ve buna göre bir değer teorisi kurulmalıydı. Ricardo’nun düşünceleri kapitalist üretim ilişkilerinin işaret fişeğiydi.
Burjuva ekonomi politiğinin kapsamlı bir eleştirisini yapan Marx, Aristo’dan bu yana gelen dünyayı bir çelişkiler bütünü olarak kavrama çabasına nihai şeklini verdi. Değeri bir malı üretmek için harcanan emek zamanıyla ölçtü. “Değerler olarak bütün metalar, yalnızca kristalleşmiş emek-zamanının belirli kitleleridir,” dedi.

Marx parayı, toplumsal ilişkilerin mütemmim cüzü olarak ortaya koydu. Metanın tek tek değişim karakterinden (belli bir miktar metanın, belli miktardaki bir başka meta ile değişildiği değerin basit biçimi) başlayarak, birçok farklı metanın bir ve aynı özel bir meta (altın) ile değişildiği değerin evrensel biçimini, ve nihayetinde bu özel metanın evrensel eşdeğer olduğu (değerin para biçimi) tarihsel süreci inceledi.

Marx’ın toplumsal ilişkileri kavramanın anahtarı olarak formüle ettiği emek-değer teorisinden sonra burjuva iktisatçılarının bütün çabası, iktisadi faaliyeti öyle veya böyle faydaya, tercihe, arzuya yani insanın ‘rasyonel ve duygusal’ davranışlarına bağlama çabasıdır. Kapital’in yayınlanmasının ardından geliştirilen her iktisat kuramı, Skolastik itikatın farklı biçimler altındaki tekrarından başka bir şey değildir.

Bu döneme dair de kısa bir çetele tutalım…

Oxford iktisatçıları Nassau Senior ve Henry Drummond değerin emeğe bağlılığını şiddetle reddettiler. Akıllarının yetmediği yerde pervasızlaştılar: “Deniz kenarında dolaşırken tesadüfen bir inci bulsam, bunun kıymeti yok mudur? Kıymeti emeğe bağlayanlar, bu incinin değerini nasıl izah edebilirler? Belki kıyıda yaptığım gezintiyi emek olarak yorumlayacaklardır. Derhal cevap vereyim. Ya bu inci, lokantada istridye yerken kabuğundan tabağa kendiliğinden düşmüşse.?” John Stuart Mill arz ve talep ölçüsünü getirdi. Lauderdale ve Lloyd işi hedonizme vardırdı. Birisi değeri arzunun şiddetine öteki psikolojiye bağladı. Hâlâ saygı gören Viyana Ekolü’nden Karl Menger, değer ancak ve yalnız yan faydayla ilgili derken, Friedrich von Wieser’e göre ise iktisadi faaliyetin hedefi değerin maksimizasyonuydu ve onun kaynağı da faydaydı.

Marx’tan sonra burjuva iktisatçılarının düşünsel evrimlerinde Adam Smith ve Ricardo’nun dahi üzerinden atlayarak Skolastik gericiliğin müphem kavramlarına daha sıkı sarılmalarının sebebi, kötü kraliçeye her daim doğruyu söyleyen sihirli ayna gibi, onlara baktıkça ‘emeği’ duymalarıdır.
Nitekim bugünün egemen iktisat düşüncesi de son tahlilde, önce monetarizm ardından ‘rasyonel beklentiler kuramıyla’ modifiye edilmiş bir neoklasik iktisat teorisidir. İktisadi faaliyet ‘tercihler ve fayda hiyerarşisi’ne tabi tutulur. Buna göre değerin yeri, tercih baremindeki yerdir ve tercihleri tayin eden koşullarla beraber değer de değişir.

Fikri bir kere böyle kurarsanız, dünya da gözünüze hep o şekilde dönüyor görünür. Koşullar değiştikçe -ki bu teknolojidir- iktisadi ilişkiler de sanki ona uygun yeniden şekillenmektedir.
Yeni para Bitcoin’in felsefesi işte bu çarpık bakışın üzerinde yükseliyor.

Bitcoin’in değeri nereden gelir?

Bitcon’in en önemli özelliği olarak dayandığı teknoloji gösteriliyor. Blockchain adı verilen bu altyapı, kabaca, şifrelenmiş işlem takibi sağlayan dağıtık bir veri tabanı olarak tanımlanır. Bitcoin, son derece karmaşık matematiksel formülasyonların kaydedildiği bu veri tabanı içinde oluşur ve hareket eder.

Koşullarda aranan değişim bulunduğu vakit, burjuva ideologları sistemin marazlarına çare üretmekte pek acelecidirler.

Çok uzağa gitmeden Türkiye’nin ‘aklı başında’ iktisatçılarından sayılan Mahfi Eğilmez’e kulak verelim. Ona göre, kripto paraların mevcut egemen paralardan belirgin üstünlüğü, herhangi bir ülkenin merkez bankasına bağlı olmadığı için hiçbir ülkenin ekonomik durumundan etkilenmemesidir. Bitcoin üzerine yazılmış pekçok ciddi makalede aşağı yukarı benzer ifadeler sıkça tekrarlanıyor. Doğrudur, biçim olarak Bitcoin mevcut paraların hepsinden farklıdır. Peki ya değeri? Cevap son derece bilindik: “Değeri, kullanıcılarının onu bir değiş tokuş aracı olarak kabul etmelerinden ya da bir emtia gibi görmelerinden kaynaklanıyor. Değeri, piyasada anlık olarak arz ve talep koşullarına göre belirleniyor.”

Forbes dergisinden Timothy Lee, çok daha iddialı: “Bitcoin internet çağında bir altın esasından daha fazla imkân sunar. O dünyada, nakitin vazgeçilmezliği ile elektronik ödemenin kolaylığını bütünleştiren ve tamamen adem-i merkeziyet esasına dayanan ilk ödeme sistemidir.”

Bitcoin’in teknolojisini anlatırken sergilenen bu iştahlı cümleler, mesele değere gelince yine kekelemeye başlıyor: “Paranın değeri nereden gelir? Popüler bir teori (bu hangi teori oluyorsa) modern kâğıt para birimlerinin değerini, hükümet kararından alındığını belirtir; hükümet resmi bir para birimini tayin eder, bu para birimi vergilerin hesaplanmasında ve ödenmesinde kullanılır ve böylece ona değerini verir (klasik iktisatçıları bile mezarlarında ters döndürecek bir tanım). Aksi takdirde para değersiz kâğıt parçalarıdır. Bitcoin bu görüşe açıkça bir meydan okumadır.”

Semaye Piyasası Kurulu’nun 2016 yılında hazırlattığı Kripto-Para Bitcoin başlıklı rapor da benzer özgüvenli tariflerle dolu: Aracı yok. Borç değil, değer taşıyıcı. Bu yüzden banka ve hükümetler kontrol edemez. Yapılan işlem geri alınamaz. Fiziksel parada işlemlerin hafızası bulunmaz. Bitcoin ise küresel blok-zincir veri tabanlarında tutulduğundan herkese açıktır. Matematiksel olarak güvenilirliği kanıtlanmıştır…

80 sayfalık raporda değeri arayınca tek bir cılız paragrafa rastlarız: “Subjektif değer teorisi (faydayı esas tutan bakış), kendiliğinden değeri olma kavramını da kapsar. Kendiliğinden değeri olduğunu düşündüğümüz altın ve gümüşün de aslında kendi değeri yoktur, altın ve gümüşe değeri biz insanlar atfederiz.”

Bu değer tanımlarının Thomas Aquinas’tan bir adım ileri olmadığı muhakkak. Fark sadece iktisadi kavramların ruhuna üflenen dinsel düşüncenin yerini sonsuz algoritmaların almasıdır. Bitcoin’i paranın tarihsel evriminde bir devrim gibi sunanlar, onun para olması için yeterli şart gördükleri ödeme ve tasarruf rolünü yerine getirdiğine işaret ederken, değerini ise matematiksel bir yazılımın sağladığı güvenliğe ve ona yönelen arzuya bağlamaktadırlar.

Eğer sorun ödeme aracı olmasıysa; Kanada’daki Canadian Tireparası, ABD’nin Massachusetts eyaletindeki BerkShare, İngiltere’deki Bristol Pound, Amsterdam’daki Makkie de birer paradır. Veya 2010’da Castro Soto öncülüğünde bir grup üniversite çalışanının Meksika’nın El Espinal köyünde ürettikleri ve 100 bin kişinin kullandığı Tumin de paradır. Zimbabveliler şu anda çakıl taşı kullanmıyorlarsa, üzerinde basılı olduğu kâğıttan daha değersiz hale geldiği için 2009’da kullanımı durdurulan Zimbabve doları da bir paraydı.

Yok eğer mesele ‘değerin dijital’ mobilizasyonuysa; 1980’de Hollanda’da gece yarısı yakıt alan kamyon şoförlerini ve benzin istasyonlarını hırsızlığa karşı korumak için Albert Heijn isimli perakendecinin ısrarıyla geliştirilen ve bugün her mahalle bakkalında bile bulunan POS (Point Of Sale) cihazı da dijital ödeme sistemidir. İnternet alışverişlerinde kullanılan First Visual, PayPal veya hemen herkesin cebindeki kredi kartı da öyledir.

Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’da Marx, iktisatçıların genellikle parayı, “yayılan değiş-tokuşun karşılaştığı dış güçlüklerden türetmeye kalkıştıklarını” söyler. Oysa ‘dış güçlük’ dedikleri şeylerin, Marx’tan devam edersek, “değişim değerinin gelişmesinden ve bunun sonucu olarak da, genel emek olarak toplumsal emeğin gelişmesinden ileri geldiğini” unuturlar.

Bitcoin’in ‘benzersiz’ teknolojisine yapılan aşırı vurgunun nedeni de budur. Onu ekonomi politiğin ilgi alanından çıkarmak ve değer teorisinin tezgâhından kurtarmaktır. Ne var ki, yeni değildir bu çaba. Marx’ın “buluş sahibi İngiliz iktisatçı” dediği Thomas Hodgskin, “Gemiler gibi, buhar makineleri gibi, servet üretimini ve dağıtımını kolaylaştırmak için yararlanılan herhangi bir aracın incelenmesi ekonomi politik biliminin ne ölçüde bir parçasını teşkil ederse, paranın incelenmesi de, o ölçüde bu bilimin bir parçasıdır” görüşünü savunmuştu. “Demek ki,” der Marx, “Bu görüşe göre, parayı, teknolojiyle ortak hiçbir yanı olmayan ekonomi politikte incelemek yanlış bir tutumdur.”

Dolayısıyla bir ödeme aracı olarak seleflerinden daha yaygın ve teknolojik olarak daha üstün olması Bitcoin’i bir para yapar, ama asla yeni bir ‘değer yaratıcı’ yapmaz. Onun da işleyiş kanunları teknolojiye değil değer yasasına tabidir.

Peki henüz ödeme aracı olarak bile rüştünü ispatlamamışken Bitcoin üzerine yeni bir ekonomik model inşa etme telaşı niye?

Yaklaşan çöküşe karşı bankacıların manifestosu: Devrim Gerekiyor

Bitcoin üzerine yazılmış onlarca makalede bir vurgu özellikle dikkat çeker: “Devletler para arzıyla ve kısıtlamasıyla bankadaki paranın değerini etkileyecek (enflasyon ve deflasyon) mali kararlar alabilirler. Oysa, Bitcoin arzı üzerinde böyle bir tasarruf yoktur. Sisteme dışardan para arzı yapılamaz, böylece enflasyon oluşmaz.” Söylenmek istenen, “sık sık tekrarlanan şu lanet para krizlerinden de böylece kurtuluruz”dur.

Marx’ın, Feurbach’tan ödünç alarak bilinci belirleyen koşullar için kullandığı bir söz oldukça sevilir: “Bir kulübede saraydan farklı düşünülür.” Gelin sözün gerçek anlamıyla şu sıralar sarayda ne düşündüklerine bakalım…

Geçen yılın başında dünyanın önde gelen merkez bankalarının üye olduğu Bank Of International Settlements için bir rapor hazırlandı. 2016’ya kadar başkan yardımcısı ile genel sekreterlik görevlerini yürütmüş Herve Hannoun ve Peter Dittus imzalı 114 sayfalık bu rapor, Devrim Gerekiyor (Revolution Rquired) başlıklı bir manifestoydu. Şu sözler Kapital’de değil, bu manifestosunun girişinde yazılı:

“Küreselleşme ücretleri düşürdü. Gelir eşitsizliği yükselişte. Jeopolitik türbülanslar yayılıyor. Yalanlar, gerçekler olarak sunulmakta. Gerçek konuşulmuyor. Ve insanlar kızgınlar. Karl Marx, kapitalizmin kendi yıkımının tohumlarını ektiğini, bunun sonunda bir devrime yol açacağını düşünüyordu. Bunun nedeninin anonim güçlerden çok, G7 ülkelerinin piyasa ekonomisinin temellerini zayıflatan politikaları olduğuna inanıyoruz. Para politikası, mali ve makroekonomik politika… Gevşek, dikkatsiz ve sorumsuzlar.”

ABD’deki 2008 mortgage krizini aşmak için fütursuzca açılan para musluğu, finansal yapıları kurtarıp belli bir büyüme hızını tekrar sağlasa da ödenen bedel ağır oldu. Ve asıl korku yaklaşan çöküşü görmelerinde. Şirketlerin ihtiyacını karşılamak için basılan ‘karşılıksız’ dolarlar bir idam fermanı gibi finans sisteminin boynunda asılı duruyor. O dolarlar, yeniden kredi olarak dağıtılınca dünyada kimsenin kaçamayacağı devasa bir borç tsunamisini tetikledi. Basit bir veri ürkütücü gerçeği özetliyor: finansal olmayan, yani devletlerin, firmaların ve bireylerin toplam borcu dünyada üretilen toplam mal ve hizmetlerin değerinin iki katını aştı.

Kredi (borç) kapitalist toplumsal ilişkilerin yeniden üretiminde her zaman önemli rol oynamıştır. Ve her zaman için ciddi risk öğesi, gelecek üzerine bahistir. Bir kapitalist bankadan kredi isterken likidite, sendikasyon vb. teknik kelimelerle kurduğu cümlelerde gerçekte şunu söylemektedir: “Paraya çok ihtiyacım var. Çünkü işçilerimin sömürüsünden yeterince artı değer elde edemiyorum. Ama size söz, gelecekte daha ağır şartlarda bunu gerçekleştireceğim. Borcumu da faiziyle ödeyeceğim.”

Kredi sayesinde emeğin gelecekteki sömürüsü, mevcut sömürü gibi işlem görür. Dolayısıyla emek sömürüsünün genişlemesine karşılık gelmeyen bir kredi genişlemesi, varolan emek tahakkümünün yetersizliğinin yerine geçen sanal bir tahakkümdür ve bu her zaman gelecekte umulan emek tahakkümü üzerine kumar oynamaktır. Sermaye kumarı kaybederse, finansal çöküş gerçekleşir.

İktisat ideolojisi bu süreci gizleme rolünü üstlenir. Ortaya çıkan sonucu aktüel politikaların yol açtığı ekonomik bir sorun olarak sunar. Oysa iddia edildiği gibi sorun, G7 ülkelerinin sorumsuz para arzının sonucu değildir, bizatihi yıkıcı para arzı, sermayenin kontrol edemediği bir güce, emeğe olan bağımlılığının sonucudur.

***

Burjuvalar ve ideologları kendi aralarında anlaşırlarken, bizimle konuştukları dili kullanmazlar. Sınıf bilincine sadıktırlar. Onun kavramlarıyla düşünürler ve dünyayı öyle kavrarlar. Tıpkı Devrim Gerekiyor başlıklı manifestodaki şu itiraf gibi: “G7 ülkelerinin para politikaları, Goethe’nin ünlü baladında olduğu gibi, büyüleri ile çağırdıkları güçleri artık kontrol edemeyen büyücünün çıraklarının eylemlerine benzemektedir… Büyücünün çırakları, bir sonraki finansal krize doğrudan götüren borç temelli büyüme modeli oluşturdular.”

Goethe’nin 1797’de yazdığı “Büyücünün Çırağı” şiirini Marx, varolabilmek için kendi mezar kazıcılarını da (emeği) yaratmak zorunda kalan sermayenin alegorisi olarak kullandı. Böylesine kudretli üretim ve mübadele araçlarını bir araya getirmiş olan bujuvaziyi, yeraltı güçlerini kontrol edemez bir büyücüye benzetti.

Şiirde çırak, ustasının yerine geçmeye kalkar, ustasının olmadığı bir zaman büyüyü basit bir şey sanır ve bütün hayaletleri çağırır, ancak onlarla baş edemez. Ustasından medet umarak şöyle haykırır: “Çağırdığım hayaletlerden şimdi kurtulamıyorum.”

Kapitalizm büyüme, daha çok büyüme adına yarattığı borç ve spekülasyon gücünü kontrol edemez haldedir. Krizin nedeni kanser gibi yayılmış para arzında ve mevcut somut paranın (doların) kendisinde görüldüğü için, Bitcoin benzeri kripto-paralar kurtuluş reçetelerinden birisi olarak sunuluyor. Onu altınla kıyaslamaları boşuna değildir. Arzı kısıtlı, evrensel eşdeğer olarak istikrarlı, herkesin arzu duyması nedeniyle kendi başına değerli olan altın; burjuvazinin devrimci olduğu eski güzel günlere ait kutsal kâse gibidir.

Ama maalesef düşüncede geriye gitmek, hayatın akışını da geriye çevirmiyor. Eskinin simyacılarından bir şeyleri altına dönüştürmelerini bekleyenler, bugün de algoritma dehalarının Bitcoin’den altın yaratmalarını umuyorlar.