“Namussuzum gideceğim. Öküz gibi yaşayacağım bir ülkeye gideceğim!”

Sermet Çağan’ın kült oyunu ‘Ayak Bacak Fabrikası’nda resmedilen ülkenin ‘öküz’ü, işler kötüleştikçe, oyunun farklı yerlerinde isyan eder, “öküz gibi yaşayacağı”, “kara tohum değil buğday yiyebileceği”, “evlenme hakkı alabileceği”, “oy hakkı alacağı, sevgi ve saygı göreceği, görevler yükleneceği” bir yere gitmek ister. Çağan’ın 1963’te yazdığı, yerli tiyatronun toplumcu gerçekçi örneklerinden olan bu eskimeyen oyunu, 2000 senesinde, İstanbul Üniversitesi Öğrenci Kültür Merkezi Sahnesi’nin absürdün kıyısında dolanan yorumuyla izlemiştim. Aradan geçen 18 yıla rağmen, oyuncuların tonlamalarına kadar bir dolu ince detayla aklımdaki yerini koruyor, ÖKM’nin ‘Ayak Bacak Fabrikası’ yorumu. Vakit henüz üniversite yıllarıydı, eh yine pek de parlak zamanlar değildi ama bir şekilde o günlerde seyirci koltuklarında ve İstanbul Üniversitesi amfilerinin sıralarında oturan her birimizin, bu ülkede kuracağı geleceğe dair güçlü inançları vardı.

Okullar bitti, o oyunu birlikte izlediğim arkadaşlarımla bir süre daha tiyatro yaptık. O da bitti sonra. ÖKM’nin ‘Ayak Bacak Fabrikası’, izlediğimiz en güzel oyunlardan biri olarak kaldı hafızamızda. En çok da ‘öküz’ün replikleriyle… O hayali ülkedeki gibi, burada da günler an be an tatsızlaştı çünkü. Uzun buluşmalarda kadehleri “Öküz gibi yaşayacağımız bir yere gidelim!” diye tokuşturmaya başladık. Hâlâ arada darlandıkça birbirimize bakıp, “Yetti artık, gidelim; öküz gibi yaşayabileceğimiz bir yere gidelim!” diyoruz. Ama gitmedik. Gidenler oldu. Çok oldu. Sizin de olmuştur, en az beş kişi sayarsınız değil mi, gidenlerden?

Yaşadığınız şehirde rahatça nefes almak, sokaklarda güvenle dolaşmak, insani koşullarda çalışmak, barınmak her zorlaştığında… Birileri tarifsiz acılarla boğuşurken kaygısızca göğe bakıp “Oh be!” demekten, sevinmekten her utandığınızda… Ülkenin bir yerlerinde –belki henüz sizin için değil ama- birileri için hayat her zorlaştığında… Bombaların arka arkaya patladığı her anda, korku her arttığında… Her yeni yasakta, her yeni tutuklama, gözaltına alınma, mahkûmiyet ya da linç haberinde… Sesinizi yüksek çıkarmaktan imtina ettiğiniz ve sustuğunuz için kendinizi suçladığınız her anda… Kafada kurup kurup “Yok ya, ben zaten buraya ait değilim” hissine düştüğünüz her seferde… “Tek bir hayatım var, burada tüketmeye değer mi!” paniğine her kapıldığınızda… “Çocuğum burada harcanmasın bari, kurtarsın kendini” endişeleriyle boğuşmaya başladığınızı her fark ettiğinizde… Kendinizi; doğup büyüdüğünüz, sizi siz yapan, ait olduğunuz sokaklardan, insanlardan, evinizden kaçıp gitmeye hazır ve fırsat kollar halde hissetmediniz mi? Hiç olmadı; Berlin’e, Londra’ya, Sydney’e, Barselona’ya “kapağı atmış” tanışlarınızın ardından iç geçirirken bulmadınız mı? Gittikleri yerden Facebook başına çakılıp Türkiye’de olan biteni takip ediyor, ‘RT’liyor, ‘fav’lıyor, uzaklardan sitem ediyor, küfrü basıyor, ‘karşı taraftakilerle’ laf dalaşına giriyorlar değil mi? Olsun, ama “yırttılar” yine de…

İş ya da tatil için gittiği yabancı memleketlerde görüp gezdiği şehirlere, bizim kadar alıcı gözle bakan başka millet var mıdır? Berlin İstanbul’a çok benziyor, dinamik falan ama soğuk be!, Londra pahalı, Kanada, Avustralya desen çok uzak… En yakınından, en bize benzeyeninden ‘Yunan’a kaçmaktı en tatlısı ama krizden kurtaramadılar ki başlarını onlar da… Şehirli, eğitimli, orta sınıf gençlerin burada kalıp her yeni güne, yeni bir kötü haberle başlayıp; direnmekten, inat ve mücadele etmekten vazgeçip ‘kaçmayı’ seçmelerine kızmaya hakkımız var mı? Peki, biz kalanlar ne olacağız? ‘Kurtulmak’ için biz de gitmek zorunda mıyız? Ya da en azından gitmeyi istemeye mecbur muyuz? “Ben buraya aitim, burası benim, ben de Türkiye’yim” diyenler? Sadece gidemediği için falan değil, gitmek istemediği için kalanlar yani. Onlar ne olacak?

“Biz de Türkiye’yiz!”
Bugünün Türkiye’sinin sesini sahneye taşıyan oyunlar yazan Ceren Ercan; “gitmek ve kalmak” meselesi üzerine kafa yoran, sonuçlarını sahneye –şimdilik- iki başarılı örnekle taşıyan bir isim. Bu sezon sahnede iki ayrı tiyatro topluluğunca sahnelenen iki oyunu, ‘Seni Seviyorum Türkiye’ ve ‘Berlin Zamanı’, bir üçlemenin parçaları olarak, tam da yukarıdaki çıkmaz vaziyeti anlatıyor. Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nun sahnelediği, prömiyerini İstanbul Tiyatro Festivali’nde yapan ‘Seni Seviyorum Türkiye’, bu ülkeyi sevme inadı üzerine bir oyun. Sezonun en etkileyici işlerinden biri. Ceren Ercan, Türkiye’nin, kendi nesline denk gelen döneminin bir kaydını tutmuş, bir kulağını sokaklara dayamış, günler, geceler boyu dinlemiş, not etmiş sanki. Bize şimdi, burada olanın hikâyesini anlatmaya koyulmuş sonra. Yelda Baskın’ın rejisi ve Melih Kıraç’ın koreografisi, metnin ahengini sahneye yaratıcı fikirlerle taşıyor. Alican Yücesoy, Defne Şener Günay, İrem Sultan Cengiz, Emre Koç ve Damla Karaelmas; Ercan’ın ironisini sindirmiş performanslarla çıkıyor karşımıza.

“2010’ların –ağırlıklı İstanbul olmak üzere- Türkiye’sinde hayat nasıldı, insanların, gençlerin, orta sınıfın/orta yaşın derdi, tasası neydi?” sorusuna çok eğlenceli ama bir o kadar da iç sızlatan bir tonla yanıt veren bir oyun bu. Yıllar sonra açıp sadece okunduğunda dahi, okuyanı şu an içinden geçmekte olduğumuz, yer yer içimizi deşen gündemimize ışınlatabilecek bir metin. İçine OHAL’i, KHK’ları, ‘biten Taksim’i, yükselen Kadıköy’ü, bombalı saldırı korkusunu, ‘Arap turist fobisini’, Türkiye’den Avrupa’ya göç etmenin yollarını, açlık grevlerini, olan biten onca şey karşısında somut hiçbir şey yapamamanın vicdan azabını sığdıran; fantastik bir gecede geçen bir oyun. Bir çamaşırhanede buluşan beş benzemez karakter eşliğinde kendinizi, ülkenizle aranızdaki sevgi-nefret ilişkisinin kıskacında bulacağınız, gülerken birden ağlamaya başlayacağınız bir iş. Ceren Ercan bu oyunu yaratırken aklından geçeni elle tutulur hale getirmeyi başarmış; “Buradayız ve biz de Türkiye’yiz” demeyi…

Geleceği bir ülke ile kurmak mümkün mü?
Üçlemenin ikinci oyunu ‘Berlin Zamanı’ ise bir şekilde gitmeyi başaranların öyküsü. İki kadın, bir erkek; üç Türkiyeli gencin “kimsenin kendilerini çağırmadığı” bir başka şehre gidişinin, orada mutlu, özgür ve iyi olmaya çalışmasının kısa öyküsü. “Geleceği bir ülke ile kurmak, mümkün mü?” Ceren Ercan üç şehirli, iyi eğitimli genci Berlin’de takip ederek arıyor sorunun cevabını. Kendilerini artık güvende hissetmeyen, kırgınlıklarını, korkularını, güvencesizliklerini geride bırakıp çok dilli, çok kültürlü, özgür, eğlenceli ve üretken bir hayat kurma çabasıyla Berlin’e giden üç karakteri, Alman yönetmen Frank Heuel’in rejisiyle takip ediyoruz. Ezgi Çelik, Tuğçe Altuğ ve Kutay Kunt’un dinamik performansları, birkaç aksesuar eşliğinde metnin enerjisiyle bütünleşiyor sahnede. Karakterler Deniz, Eren ve Özge kendi ifadeleriyle ‘Türkiye’nin Avrupalı’ yüzü. (‘Seni Seviyorum Türkiye’nin kendini Avrupa’ya beğendirmeye çalışırken ne kadar da Batılı olduğunu/göründüğünü anlatan gençlerinden üçü onlar, belki de.) Adına ‘new-wave’ (yeni dalga) denen şu son malum göç dalgasının parçası onlar da. Ama giderken Türkiye’nin boğucu siyasal gündemini, içlerine işleyen kültürel kodları ve hatta iki ülke arasındaki gerilimi de yanlarında götürmeyeceklerini kim söylemiş! Özgürce kendin olmak; Berlin’de de o kadar kolay değil belki de? Ceren Ercan yine sarkastik dili ve bir o kadar da anlayışlı haliyle anlatıyor hikâyemizi.

Gidene “Neden?” diye sormak yersiz. Sokağa çıkmaktan, yüksek sesle itiraz etmekten, mücadele etmekten vazgeçene, yılana, bıkana “Hadi, cesaret!” demek gün geçtikçe zorlaşıyor. Ama ‘Seni Seviyorum Türkiye’nin ‘gitmeyen’ karakterlerinden birinin seslenişini tekrarlamakta fayda var:
“2007 İstanbul Pride! İstiklal Caddesi’ndeyiz, seni en güzel ben sevebilirim, 2008 Taksim’deyiz, sana kapılarımı açıyorum, 2009 Pride, bizi suçlayıp duran tüm insanları affediyoruz. 2010 İstiklal Caddesi’nde el eleyiz, bayrağın üstünde öpüşüyoruz, hadi fotoğrafımızı çekin. 2011 biraz biber gazı yedik ama bana dokunursan tüm acı tadı dağılır sokağın. Pride 2012 arkadaşlar iyidir, bütün bir yıl sözler yaralasa da bir gün yan yana gelmek onarır. 2013 anneler, babalar, kardeşler bizimle. Biz ikimiz hiç bu kadar kalabalık olmadık. 2014 İstanbul Pride; cafelerden, ofislerden, evlerin camlarından bize el sallayanlar. Varız! Buradayız! Elimi bırakma! 2015 Tomalar caddeye indi! Her yer biber gazı, tazyikli su bir kızı cadde boyu sürüklüyor. Elimi bırakma! 26 Haziran 2016 kimseyi İstiklal Caddesi’ne sokmuyorlar, ara sokaklara dağılıyor herkes. 2017, Beni bırakma! Kimse kimseye kavuşamıyor. O kalabalık nerede? Sen de git, gitmek istiyorsan. Cafelerden el sallayanlar, evlerinin camlarına bayrak asanlar? O insanlar nerede? Sen neden mutsuzsun bu kadar? Her yer polis, her yer Toma! Ara sokaklara dağılanlar var… Biz bu yıl caddede 5 kişiyiz. Sen neden evdesin? O insanlar, onlar neredeler? Gittiler mi? Gerçekten gittiler mi? Sen de gidecek misin?”