Tagged with

GÜLCAN KILIÇ KARACA

Nolite te bastardes carborundorum*

Margaret Atwood’un Türkçe’ye Damızlık Kızın Öyküsü olarak çevrilen kitabı The Handmaid’s Tale, 1985’te basıldığından beri hep en çok satanlar listelerinde yerini aldı ve pek çok tartışmayı tetikledi. Feminist distopya olarak kategorize edilen eserin yazılmasında, kendisinin defalarca ifade ettiği gibi, Atwood’un şahit olduğu siyasal sürecin etkisi büyüktür. Zira eserin yazıldığı dönemde ABD’nin en saldırgan liderlerinden biri olan ve Sovyetlere karşı sert bir politika izleyen Ronald Reagan damgasını vurmuştu. Bilindiği gibi Reagan, yapabildiği her yerde, örneğin Latin Amerika ülkelerinde, Afrika’da ve Orta Asya’da antikomünist mücadeleyi desteklemek için, Sovyet karşıtı militarist gruplara para ve lojistik destek vermiş, ajanlık ağlarını örgütlemiştir. Amerika’da Cumhuriyetçi lider Reagan rüzgarı eserken, İngiltere’de Margaret Thatcher onunla işbirliği içindeydi. Doğu Avrupa’daki sosyalist devletlerin yıkılması, İngiltere’de sosyal devletin sonlandırılması, neoliberal politikaların çok hızlı bir şekilde hayata geçirilmesi, hemen tüm kamu işletmelerinin özelleştirilmesi ve tüm ilerici sendikal hareketlerin tırpanlanması Thatcher’ın başbakanlığında gerçekleşti. “Demir Leydi” olarak bilinen Thatcher’ın başbakan olduğu yıllar İngiltere’de kadın hareketinin en güçlü dönemiydi. Buna rağmen Thatcher, bu harekete destek sunmak bir yana, kadınların eşit işe eşit ücret ve ücretsiz kürtaj hakkı gibi tüm taleplerine kulak tıkamıştır. Örneğin hayatı boyunca iş sahibi bir kadın olmasına rağmen Sovyetler’e gidip kadınların çalışabilmesi için inşa edilen kreşleri gördüğünde üzüntü içinde olduğunu belirtiyordu, çünkü ona göre kadın evde oturup çocuklarını büyütmeliydi. Kendisinden ev kadını olarak bahseden Fransız gazetesine “gurur duyarım” diyerek cevap vermiştir. Yani, erkek egemen hiçbir yapıya, hiçbir söyleme dokunmamış, ancak sınıf mücadelesini bitirmek için elinden gelen her şeyi yapmıştır. Bugün hâlâ İngiliz emekçilerinin tüm hak kayıplarının en büyük sebebi olarak Thatcher görülür.

Kısaca eser, 80’lerin sonu ve ortası ile Sovyetlerin de güç kaybedip nihayet yıkılması ile kapitalizmin muhafazakâr partiler önderliğinde inanılmaz parlatıldığı, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının iddia edildiği bir dönemde yazıldı. Ekonomide serbest ticareti ve özelleştirmeyi savunan bu akımın aynı dönemdeki Türkiye temsilcisi Turgut Özal olmuştur. Tüm bu liderlerin ortak özelliği, hepsinin kadın düşmanı politikalara imzalar atmış olmasıdır. Ancak Atwood’un tanıklık ettiği tarihsel süreç bununla da sınırlı değildir. Örneğin kadınların yaşamına kara bir kâbus gibi çöken İran devrimini ve toplumun gerçekleşmekte olan değişimi zamanla nasıl içselleştirdiğini görmüştür. Yine aynı dönemde, ABD’de muhafazakâr aktivist Phyllis Schlafly’nin, Eşit Haklar Tasarısı’na (Equal Rights Amendment – ERA) karşı kampanyası etkin oldu. Bu kampanya boyunca kullanılan ifadeler ve talepler bugün ABD’de Cumhuriyetçilerin kadın politikası konusundaki söylemlerinin temelini oluşturur. Kampanyanın temelinde kürtaj karşıtlığı olmasına rağmen, Schlafly bununla yetinmemiş, kürtajın tecavüz dahil her koşulda reddedilmesi uğruna, “Evlenmeyi kabul eden kadınlar cinselliği kabul etmiş sayılır, bu yüzden tecavüz sayılmaz” ifadelerini kullanmıştır. Yine Doğu Avrupa ve Almanya deneyimleri, 1960 ve 1970’lerdeki ikinci dalga feminizminin aşırı muhafazakâr Amerikan toplumu ile kavga içerisinde olması da Atwood’u etkilemiştir.

Bu anlamda kitap, Soğuk Savaş sebebiyle sürekli gündemde olan nükleer bomba korkusu, dönemin en büyük tartışmalarından olan çevre sorunları ve kısırlık gibi konuları işleyerek kendi tarihsel sürecini yansıtır. Eser belirtildiği gibi her dönem çok okunanlar içerisinde oldu, ancak kitabın ve kitaptan uyarlanarak bu yılın nisan ayında gösterime giren dizinin kazandığı popülerlik, büyük ölçüde Donald Trump gibi tacizci, kadın düşmanı ve gerici bir ismin ABD başkanı olarak aday gösterilmesine ve seçilmesine dayanıyor. Örneğin Trump’a karşı şubat ayındaki gösterilere katılan binlerce kadın, Atwood’un kitabına gönderme yapan onlarca döviz taşıdı; internette kitaptan esinlenen paylaşımları dolaşıma soktu.

Atwood’un da senaryo ekibi içinde bulunduğu dizinin en az kitap kadar ses getirmesinde şimdiye kadar bizleri hayal kırıklığına uğratmayan, son derece başarılı kurgulanmış ve bazı ayrıntılar dışında kitaba sadık kalarak ilerleyen senaryonun etkisi büyük oldu. Dizi, daha şimdiden kimi eleştirmenler ve birçok izleyici tarafından dram türünde 2017’nin en başarılı dizilerinden biri olarak değerlendiriliyor. Ancak tıpkı kitabın yazıldığı dönemde olduğu gibi, içinde bulunduğumuz dönemde dünyadaki sağ yönelim ve insanların buna yönelik kaygılarının da, yani dizide yaşananların gerçek bir ihtimal olarak görülmesinin de bu başarıda etkili olduğu söylenebilir. Zira Trump ile beraber ABD’nin pek çok eyaletinde kadın düşmanı politikalar yükselişe geçti. Cumhuriyetçi partinin Oklahoma milletvekili Justin Humphrey’in, “Kadınların sanki onların kendi vücuduymuş gibi hissetmelerini anlıyorum. Oysa ben bunu (fetüsü), kadının yalnızca ev sahipliği yaptığı ayrı bir unsur olarak görüyorum” sözleri ile, kadının kürtaj öncesi erkekten izin almasını şart koşan yasa önerisini desteklemesi durumun vahameti için verilebilecek küçük bir örnek.

Distopya değil, gerçeğimiz!
Kitabın yazıldığı dönemde olduğu gibi dizi sonrasında da güncel kadın politikaları ve eserin kurgusu arasındaki benzerlikler üzerine onlarca makale yazıldı. Bu makalelerin pek çoğunda The Handmaid’s Tale’in hayalî bir distopya değil dünyanın dört bir yanında yaşamakta olduğumuz bir gerçeklik olduğu vurgulanıyor. Örneğin dizinin ilk bölümünde kaçmaya çalışırken Offred ve ailesine karşı yapılan saldırı bugün ülkelerinden yaşam olanağı olmadığı için göçmek zorunda kalan ve kaçış yollarında ölen insanları; dizide damızlık kızların sadece taşıyıcı anne, yani döl yatağı olarak kullanılıp doğurdukları çocukları yönetici ve üst sınıftan olan kişilere vermesi, bugün dünyanın pek çok yerinde gerçekleşen çocuk alım satımını akla getiriyor. Örneğin, 2005’te Çinli bir gazeteci ülkesinde çocukların yetimhanelerden satın alınarak ya da kaçırılarak evlat edinildiğini, çocuklara ise nereden geldikleri konusunda yalan söylendiğini ortaya çıkardı. Tarihte de örneği var bu durumun: Hitler döneminde Ari ırk görünümlü sarışın 200 bine yakın Polonyalı çocuğun kaçırılıp Almanlaştırıldığı biliniyor. Dizide verilen aile içi tecavüz rahatsız edici olsa da, hiç de gerçekdışı değil. 1993’e kadar ABD’de aile içi tecavüz yasada suç olarak tanımlanmıyordu ve ABD’deki 13 eyalette hâlâ aile içi tecavüz diğer kişiler tarafından yapılan tecavüzden ayrı olarak değerlendiriliyor. Ayrıca, aile içi tecavüz ile ilgili hiçbir yasa bulunmayan ülkeler bulunuyor. Dizide doğum oranlarının insanın tetiklediği ekolojik felaketler nedeniyle dramatik şekilde düştüğünü görüyoruz. ABD’de ise 2017, kısırlık değil ama kadınların ekonomik kaygıları sebebiyle tarihin en düşük doğum oranının yaşandığı yıl. Yine taşıyıcı annelik ve kadın bedeninin sömürüsü de bir o kadar gerçek. Bugün Kamboçya, Hindistan gibi taşıyıcı anneliğin yasal olmadığı ülkelerin kadınları, gelişmiş ülkelerde çocuk isteyen aileler tarafından sömürülüyorlar. Dizide kadınların mülkiyet edinmesinin tamamen yasaklanması ise 1974 yılında çıkarılan Eşit Kredi Fırsatı (Equal Credit Opportunity) yasasına kadar ABD’de kadınların kendi adlarına kredi çekmelerinin yasak olması ya da dünya özel mülkiyetinin tümünün yalnızca yüzde birinin kadınların elinde olması ile bağlantılandırılıyor. (Suudi Arabistan’da ise kadınların mülkiyet edinmesi tamamen yasak.) Lezbiyen olan Ofglen’in orgazm olmasının engellenmesi için sünnet edilmesi, bugün ABD’de bile az sayıda da olsa gerçekleşen, Afrika’da oldukça yaygın olan kadın sünnetinin ve kadın cinselliğini baskılayan İslam ülkelerindeki uygulamaların bir yansıması… Dizide insanlar mahkemeye bile çıkarılmadan idam ediliyor; buna mukabil, Washington Post’un bildirdiğine göre, ABD’de 2017 yılında 339 kişi polis tarafından öldürüldü ve bunların 23’ünün üzerinde herhangi bir silah bile yoktu. Dünya üzerinde her yıl binlerce insan devletler tarafından, silahsız oldukları halde öldürülüyor. Dizide protesto sırasında insanların vurulması ise 1970’de Kent State’de öğrencilerin barışçıl eylemleri sırasında öldürülmesi ve polisin Ferguson’dan Standing Rock’a kadar yoğun şiddet uygulaması gibi birçok olaya gönderme olarak okunabilir. Dizide kadınların kendi isimlerinin unutturulup “sahiplerinin” isimleri ile çağrılmaları (Offred; Fred’in, ya da Ofdaniel; Daniel’ın gibi) dünyada evlilik sonrası soyadı uygulamalarının bir benzeri. Kadınların eğitim-öğretim haklarının ellerinden alınması ise Suudi Arabistan gibi ülkelerde kadınların okumak için aile erkeklerinden birinin iznini alması gerekmesi ve yine pek çok kız çocuğunun erken evlilik veya ekonomik sebeplerle okuyamamasına örnek. Damızlık kızların kıyafeti ile Katolik rahibelerin kıyafetleri ya da İslam ülkelerindeki çarşaf arasında benzerlik bulunuyor. Dizideki gibi duvara asılıp günlerce bekletilmese de, hâlâ Kuzey Kore, Suudi Arabistan, İran ve Somali’de idamlar kamusal alanda gerçekleştiriliyor. Ve bunun yanında, herhangi bir isyan, cinsel suç ya da ahlaki kuralın çiğnenmesinin ölümle cezalandırılması, manipülasyon sonucu gerçekle yalanın birbirine karışması, hükümetlerin terörist saldırılar bahanesiyle özgürlükleri sınırlandırması, doğum kontrolünü sınırlandırmak için yapılan girişimler… Dizide olanlar ile gerçek hayatta yaşananlar arasında pek çok örnek verilebilir. Elbette Gilead toplumunun her haliyle vücut bulduğu bir ülke yok ancak belirtildiği gibi farklı yerlerde de olsa bu örneklerin dünyanın bir yerlerinde görmek gerçekten kaygı verici. Atwood, 1986’da New York Times ile yaptığı röportajda, “Böyle bir şey yazmak çılgınlık olur diye düşünüp üç yıl yazmayı erteledim. Sonra iki şey oldu ve ben uydurduğum bu hikayelerin aşağı yukarı içinde bulunduğumuz dönemde gerçekleştiğini fark ettim. Hiç şüphe yok ki, kitap yayınlandığından beri bu fikirlerin çok daha fazlası gerçeğe dönüştü.” diyor. Bu anlamda, Atwood’un eseri, pek çok feminist yazarın ifade ettiği gibi iktidarların kendi güçlerini sürdürebilmek için kadın bedeninin kontrol etmelerinin distopik bir örneğidir. Ancak kadın bedeni-biyolojisi üzerinde iktidar kurmak için, Damızlık Kızın Öyküsü’nde olduğu gibi totaliter bir devlete belki de ihtiyaç duyulmayabilir.

Kadın bedeni ve biyopolitik – biyoetik tartışmalar
The Handmaid’s Tale’de fundamentalist Hristiyan gruba darbeyi yaptıran asıl sebep, ekolojik sorunlar sebebiyle kısırlığın artması ve nüfusun, özellikle de üst sınıf nüfusun tehlikeye girmesi. Yani temelde yapılan, kadın bedeninin tahakküm altına alınması ile iktidarın kurulması. Atwood dizinin gündeme gelmesi ile yukarda bahsedilen New York Times gazetesinde kaleme aldığı makalesinde “Kadınların ve bebeklerin kontrol edilmesi bu gezegen üzerindeki tüm baskıcı rejimlerin özelliğidir” diyor. Gerçekten de birçok durumda devletler, kendi iktidarlarını yaratmayı ve sürdürmeyi, beden üzerinde kurdukları iktidar ve kontrol ile başarmışlardır. Yani beden, iktidar mücadelesinin verildiği ilk mikro alandır. Bu kontrolü, Fransız filozof Michael Foucault “biyopolitik” olarak adlandırır. Ancak Foucault, bu kavramı özellikle modern ulus devletlerinin yeni iktidar biçimi olarak görür. Çünkü 18. yüzyıl ulus hareketleri ile birlikte devletler nüfusun kendisini bir güç olarak algılamaya başlamış, kendi ‘öz’ milletini oluşturmak istemiş, bu güç üzerinde iktidarını korumak için kişilerin bedenlerine müdahale etme ihtiyacı duymuşlardır. Bu müdahale politiktir ve doğum yapmak ya da yapmamak ile ilgili tüm teşvik ve kısıtlamalardan, (mesela doğum yapan kadına maaş, madalya vs. verilmesi ya da Çin’de olduğu gibi fazla doğumun cezalandırılması) bedenin düzenlenmesine ve yönetimine, ne kadar çocuk doğrulacağından, doğumun tamamen tıbbileştirilerek hamileliğin ve doğumun kendisinin hastalık olarak görülmesi ile kadının bedeni üzerinde kendisinin değil bir “üst akıl” olan doktorun söz sahibi olmasına, kişilerin bedenlerinde yaşadığı her türlü yabancılaşmadan, nüfus ve aile planlaması, nüfusun mekânsal dağılımı ve hızı ile ölüme dair tüm politikaları kapsar.

Gilead Cumhuriyeti, tam da “yaşamın” kendisinin iktidarın bir nesnesi haline gelmesi sebebiyle bu tartışmaları ateşledi. Çünkü bu toplulukta kadınlar arasında bir hiyerarşi olsa da (damızlık kızlar, teyzeler, komutan eşleri, seks işçileri, hizmetliler ve hiçbir şekilde “fayda” sağlanamayacağı için kimyasal atık temizleme alanlarına gönderilen kadınlar gibi) kadınların kendi bedenleri üzerinde hiçbir hakları yok. Aksine devletin mülkiyeti olarak görülüyorlar.

Dizinin yayınından sonra, ABD’nin farklı kentlerinde kürtajı kısıtlayan yasayı protesto etmek eden kadınlar, The Handmaid’s Tale’deki karakterler gibi kırmızı elbiseler ve beyaz şapkalar giyerek yürüdü ve epey gündem oldu. Çünkü Trump’ın seçilir seçilmez yaptığı ilk işlerden biri kürtaj sağlayan örgütlere maddi desteği kesmek oldu. Buradan alınan cesaretle pek çok eyalette kürtaj düzenlemeleri yapılmak istendi. Trump da hemen tüm Cumhuriyetçiler gibi kürtaj konusunda fetüsü anneden bağımsız yaşayan bir varlık olarak gören ve kürtajı destekleyen “seçim-yanlısı” (pro-choice) konumunda değil, “yaşam-yanlısı” (pro-life) denilen çizgide oldu. Trump bu konuda Reagan geleneğinden gelen tutumunu şu sözlerle ifade etti: “Bu konudaki tutumum değişmedi. Ronald Reagan gibi ben de, istisnalar olmak kaydıyla ‘yaşam’ taraftarıyım.” ABD’deki bu seçim yanlısı-yaşam yanlısı çatışmasının temelinde biyoetik tartışmalar söz konusudur. Bu bakış açısı, fetüsü bağımsız bir varlık olarak kabul eder ve zaman zaman anneden daha değerli görür. Örneğin Melih Gökçek’in tecavüz sonucu kürtaj ile ilgili “Tecavüz edeni getir, cezasını ver. Ama karındaki çocuğun suçu ne? Onu da devlet alır, büyütür çocuğun haberi bile olmaz. Çocuğun yaşama hakkını nasıl alırsınız elinden” demişti. Bu ifade tam da bu bakış açısını yansıtır.

Dizide zaten var olan kısırlık sebebiyle, kürtaj gündem bile edilmiyor. Ancak yukarda belirtilen kürtaj karşıtları fetüsü “henüz doğmamış hasta” kategorisinde ele alıp anneden üstün tutan bir bakış açısına sahip. Yani doğum öncesi ve sonrası süreçlerle ilgili asıl belirleyici kişinin annenin olmadığı görüşü söz konusu. Örneğin dizide, tecavüz ettiği için değil fakat hamile bir damızlık kıza tecavüz ettiği için, bir erkek taşlanarak öldürülür. Hatta doğurduğu çocuğunu kimseye vermek istemeyen Janine’nin, intihar girişiminde bulunduğu ve bebeğin hayatını tehlikeye soktuğu için taşlanarak öldürülmesi talep edilir. Her açıdan, kadınların değil bebeklerin ön planda tutulduğu bir bakış açısı hakim.

Gilead’de cinsellik her anlamda “yararlı” kamusal amaçlar altında düzenlenmiştir. Örneğin damızlık kızlar, ”seremoni” olarak adlandırdıkları tecavüz sonucu komutanlardan hamile kalırlar. Bu tecavüze komutan eşi de, damızlık kızı iki bacağının arasına alıp, ellerinden tutarak, tecavüze uğrayan sanki kendisiymiş gibi eşlik eder. Damızlık kızlar hamile kalır da doğurursa, çocuk kısa bir süre sonra kendisinden alınır ve komutan ve eşine verilir. Damızlık kızlar doğum yapar yapmaz, tekrar çocuk üretimi için başka bir ailenin yanına gönderilir. Yani bu kadınlar, bebek yapma makinaları olarak görülürler. Dizi ile ilgili biyoetik tartışmalar tam da bu noktada başlar. Çünkü çok değil, 50 yıl öncesine kadar insan vücudunun parçalanamayan bir bütün olduğu yönünde kadim kabullerimiz vardı. Son yıllarda ise bedenin fragmanlaşması, yani başka bedenler için kullanılacak parçalar haline dönüşmesi, son derece olağan bir hal aldı. Laboratuvar ortamında üreme, sperm ve yumurta nakli ile taşıyıcı annelik de bu sürecin bir parçası olarak devam ediyor. Dizide yaşanan bu durum, günümüzdeki taşıyıcı annelikten tecavüz sonucu, baskı ile yapılıyor olması ve ticari bir unsur olmaması yönleri ile ayrılır. Ancak yine dizi, taşıyıcı anneliğin tekrar gündeme gelmesine sebep oldu. Taşıyıcı annelik ucuz olduğu için başta Asya ülkeleri olmak üzere, dünya ölçeğinde hızla yaygınlaşan ve beraberinde pek çok etik tartışmayı da doğuran bir konu. Örneğin, Üreme Tıbbı İçin Amerikan Topluluğu “2004-2006 yılları içerisinde taşıyıcı annelikte % 30 artış olduğunu, (2006’da gerçekleşen doğum sayısı 1059) ancak buna rağmen bu sektörün uzmanları, taşıyıcı annelik ile yapılan pek çok doğumun kayıt altına alınmadığı için gerçek sayının bundan çok daha yüksek olduğunu ifade ediyor. Yine 2014’teki New York Times’ta Rudy Rupak tarafından yayınlanmış bir yazıda “kısırlık ve taşıyıcı annelik ile ilgili pek çok trajedi ve dalavere dönüyor çünkü işin içinde para var.” ifadesiyle bu sektörde yaşanan sömürüye dikkat çekiliyor. Bu sömürünün örneği, medyaya yansıyan onlarca vaka bulunuyor. Örneğin bir dönem tüm dünyada haber olan Gammy bebek, sosyal medyada yürüyen kampanya sayesinde duyuldu. Gammy, Avusturalyalı biyolojik anne babası tarafından Down sendromlu olduğu için istenmemiş, Taylandlı taşıyıcı annesine bırakılmıştı. Gammy’nin ikizi ise sağlıklıydı ve aile sadece sağlıklı bebeği alıp kaçmıştı.

Tam da bu yüzden taşıyıcı annelik günümüzde kadın bedeninin, doğumun ve doğacak bebeğin alınır satılır bir meta haline getirilmesi demektir. Çünkü kadın kendisini bir rahim ortamı olarak görerek bedenine yabancılaşır. Ayrıca özellikle yumurtanın başka bir kadından alınmasıyla gerçekleşen döllenmelerde taşıyıcı anne çocuğun biyolojik annesi olmadığı ve çoğunlukla da yoksul bir kadın olduğu için hukuksal olarak hiçbir hakkı bulunmuyor. Bu tür çalışma, kadının 10 ay boyunca tüm 24 saatini alması itibariyle kadını tam anlamıyla kendi emeği ve bedenine yabancılaştıran, kadın bedenini metalaştıran bir uygulama. Ticari taşıyıcı anneliğin 2002 yılında yasallaştığı Hindistan’da, ülkenin en fakir eyaletlerinden biri olan Gujarat eyaletinde, alkol sigara ve uyuşturucu alımının düşük olması (yani “sağlıklı” kadınların çokluğu) ve ABD’ye göre çok daha ucuz olması sebebiyle dünyanın her yerinden daha fazla alıcı bu bölgeye gelmiştir. Bu anlamda taşıyıcı annelik insanların metalaşmasının en mükemmel örneği olarak kölelerin açık arttırmayla en yüksek fiyat verene satıldığı Amerikan kölelik sistemine benzetilmiştir. Köleler hukuken bir mülkün tüm özelliklerini barındırırlar, aynen bir mülk gibi başkasına transfer edilebilir, atanabilir, miras bırakılabilir veya borca karşı teminat olarak verilebilirlerdi. Bu sistemde köle kadınlar da taşıyıcı anne muamelesi görürlerdi. Kendilerinin ve çocuklarının sahibi olan köle sahiplerine doğurdukları çocuklar üzerinde hiçbir hakları yoktu.

Sonuç olarak The Handmaid’s Tale, mesele kadın ve cinsel yönelimler olduğunda patriarkanın varabileceği uç noktayı göstermesi açısından son derece çarpıcıdır. Yazarı eleştirenlerce en çok tekrarlanan iddia, muhafazakârları ve dinin kendisini hedef aldığı şeklinde. Ancak belirtildiği gibi, Atwood’un tanıklık ettiği süreçlerde kadın düşmanı politikaların hemen hepsi muhafazakârlar tarafından uygulanmıştır. Ona göre bu tesadüf değildir. Din konusunda ise, kitabın dinlerle ilgili herhangi bir karşı duruşunun olmadığını ancak dinin erkekler tarafından kadın bedeninin kontrolü için kullanılmaya açık olduğunu belirtmiştir. Karakterlerin tamamı modern bir yaşam sürerken birdenbire bu konuma düşer. Bu geçiş de pek çok kişi tarafından abartılı ve hızlı bulunsa da dizinin “Late” isimli bölümünde gösterildiği gibi bu duruma sebep olan şey sessizlik ve kabulleniştir. Bu yüzden Offred’den önceki damızlık kızın duvara kazıdığı gibi: Alçakların zorbalığına müsaade etmeyelim!

Catharine A. MacKinnon: Kelebek etkisinde kadın politikaları

Cinsellik çoğunlukla kadına karşı bir aşağılama aracı olan ve kadının erkeğe karşı eşitsizliğinde çoklukla önemsenmeyen bir faktördür. Peki kadınların cinselliği bu koşullardan azade midir? Kadınlar cinselliği nasıl, nereden öğrenir?

GÜLCAN KILIÇ KARACA

Amerikalı hukukçu ve feminist aktivist Catharine A. MacKinnon’ın Nisan ayında çıkan kitabı Butterfly Politics’in tanıtımı ile ilgili Londra’da London School of Economics (LSE) üniversitesinde 18 Mayıs’ta bir etkinlik gerçekleşti. İngilizce feminist literatürde en çok atıfta bulunulan düşünürlerden biri olan MacKinnon’ın bu eseri daha önceki çalışmalarının bir özeti niteliğinde olsa da kitapta, yıllardır üzerinde çalıştığı bazı davaları, konuşmaları okuyucuyla ilk kez buluşturmayı hedefliyor. Kitapla ilgili en önemli yenilik ise kendi ifadesiyle “40 yıllı aşkındır yapmış olduğu akademik ve pratik çalışmalarını nihayet teorize etmiş olması”. MacKinnon, bu teorik altyapıyı Konrad Lorenz’in 1972’de yaptığı bir konuşmasının başlığı olan “Brezilya’da kanat çırpan bir kelebek Texas’ta bir fırtınaya sebep olabilir mi?” sorusuna evet yanıtını vermesiyle başlayan, literatüre “kelebek etkisi” olarak geçen ve geliştirilerek kaos teorisine dönüşen fikirleri, karşılaştığı davalar ve sonuçları üzerinden hukuka uyguluyor. Burada kelebek etkisi tabiriyle anlatılmak istenen, kaotik sistemlerde gerçekleşen çok küçük değişikliklerin bile çok büyük değişikliklere yol açabileceği düşüncesidir. Kullandığımız yeni bir kavram, yeni bir ifade, yeni bir eylem ve düşünüş biçimi, politik istikrarsızlık ortamında yaşadığımız şu günlerde büyük toplumsal değişikliklerin önünü açabilir.

MacKinnon’ın hukukta asıl olarak çalıştığı konular, tecavüz, cinsel taciz, fuhuş, kürtaj ve pornografidir. Bu yazıda Londra’da gerçekleşen ve benim de katılma fırsatı bulduğum bu etkinlikte yapılan tartışmaları ve MacKinnon’ın son kitabı olan Butterfly Politics de dahil olmak üzere yazarın bu zamana kadar hukuk ve cinsellik üzerine söylediklerini özetlemeyi ve incelemeyi amaçlıyorum.

Tecavüz: hukukta rıza ne anlama gelir? Cinsellik tecavüz müdür?

Pek çok hukuk sisteminde, tecavüz zorlama ile ve kadının rızası olmadan yapılan bir cinsel ilişki olarak tanımlanır. Bu tanıma göre cinsel ilişkide, rızanın anlamı birinin bunu başlatıp ötekinin bu duruma razı olmasıdır. Oysa cinselliğin belli bir tarafının girişiminden bağımsız olarak –ki kadınların cinselliği başlatması ataerkil toplumda genellikle kabul görmez- tarafların ortaklığı ve etkileşimi ile gerçekleşmesi gerekmez mi? Bu anlamda hukuktaki rıza kavramının kendisi başlı başına cinsellik anlayışımızın altında yatan temel bir eşitsizliğe işaret eder. Çünkü cinsellikte rızanın aranıyor oluşu, anlam itibariyle hiyerarşik bir duruma işaret eder. Eğer tecavüzü rızanın olmamasıyla tanımlıyorsak, cinselliği en temelinde ortaklığın ve eşitliğin olmadığı bir ilişki biçimi olarak tasavvur ediyoruz demektir. Bu anlamda, tecavüzü seksten ayıran nokta zorlamanın seviyesidir. Yani cinselliği ve özellikle kadının cinselliği yaşayışı, hukukun bu tanımına göre tecavüzdür. Tecavüzü kriminal yapan ise erkeklerin kadınlara ne yaptığı ve kadınların ne deneyimlediğidir. MacKinnon cinsellikte, fuhuşta ve her türlü cinsel temasta rıza meselesini sorguladıktan sonra şunu sorar: Eşit olmayan koşullarda sıradan görüneni sert olandan ayırmak mümkün müdür? Ya da içinde yaşadığımız eşit olmayan koşullarda kadının rıza göstermesi ifadesi ne anlama gelir?1 Kadınlar sadece erkek egemen düzende erkeklerin kendilerinden daha üstün olduğu algısıyla ya da ilişkilerini devam ettirmek için bile erkeğin seks teklifine evet diyebilirler ya da pornografide, popüler kültürde ve hayatın her alanında eril cinsel organlarla ve onun algısıyla kuşatılmış bir cinsellik algımız olduğu için bu cinselliği erotikleştirebilirler. Bu durumda kadının rıza göstermesini bu eşitsiz, ataerkil sistemde sağlıklı bir şekilde ölçmek mümkün olmayabilir. Ona göre bir cinsel ilişkide kadının rıza göstermesi ve ya zorlamanın olmaması erkek ile özgür ve eşit koşullarda cinsel ilişki yaşadığını göstermez. Hatta cinsel ilişkiyi istediğini bile göstermez.

MacKinnon savlarını cinsel taciz davalarından örnekler vererek güçlendirir. Cinsel taciz, genel olarak hukukta ‘kadının, erkeğin cinsel isteğini reddedecek durumda olmadığı anlarda istenmeyen bir davranış’ olarak tanımlanır. Peki kadın hangi durumlarda erkeğin cinsel isteğini reddedebilecek durumundadır? Hiyerarşik ilişkiler içerisinde; iş yerlerinde, eğitim kurumlarında kadınlar gerçekten erkeğin taciz ettiği durumlarda özgürce hayır deme, istemediğini belirtme koşullara sahipler mi? Hepsinden daha önemlisi, özel alanlar olarak tanımlanan evlerde kadının hayır demesi gerçeklikte ne kadar karşılık bulur? Kadınlar sözel ya da fiziksel şiddete maruz kaldıklarında bile evi terk edecek durumda değilken ve pek çok ülkenin hukuk sisteminde yasal olarak yeterince desteklenmiyorken, bu cinsel isteği reddedecek gücü nereden alabilirler? MacKinnon pek çok kere gündeme getirdiği cinsel taciz davalarının bazı örneklerine son kitabında da yer verir ve genel olarak, fiziksel zorlamanın tecavüz vakalarına kıyasla daha düşük düzeyde yaşandığı cinsel taciz vakalarının, kazanılma oranlarının düşüklüğünden bahseder. Ona göre bu gerçeklik cinselliğin pek çok devlet nezdinde tecavüz olarak yaşandığı fikrinden kaynaklanır. Yani tacizde zorlamanın ‘az’ olmasından kaynaklı kadınların zor bir hukuksal süreçle karşı karşıya bırakılması günlük ve sıradan olan cinselliğin içinde halihazırda şiddetin varlığının ön kabulünden gelir. Oysa yaralanmaya ya da işkenceye varan bir tecavüz davasının kazanılma ihtimali daha yüksektir. Bütün bunlar MacKinnon’ın söylediklerini ispatlar niteliktedir. Yani devlet kadınların sıradan cinsel ilişkide tecavüze uğradığını kabul eder. Sadece bunun şiddeti çok arttığında kadını mağdur olarak görür. Ancak yine de pek çok tecavüz davası özellikle aile içi tecavüz davaları kanıt yetersizliğinden düşmektedir. Aile içi tecavüzlerde çok daha güçlü dayanaklar istenmesi erkek egemen hukuka göre tecavüzün bir başkası ile yani tanımadık biri ile olduğu fikrine dayanır. Ancak araştırmalar gösteriyor ki kadınlar çok büyük bir oranda tanıdıkları birilerinin tecavüzüne uğramaktadır. Bu durum da erkek bakış açısına göre daha az can yakmaktadır. Tanıdık birinin tecavüz etmesi erkek zihniyete göre hiç tanımadığın birinden daha iyidir. Oysa çoğu kez kadınlar tanıdıkları ve güvendikleri biri tarafından tecavüze uğradıklarında daha fazla sarsıldığını ifade etmişlerdir. MacKinnon’a göre bir tecavüz davasında delil bulmakta zorlanmak normal cinsellik algınızın zora dayandığının ispatıdır.2 Bu anlamda, böylesi hukuk sistemine sahip devletlere göre, kadının aktif olarak yer aldığı ve mutabakata dayanarak gerçekleşen bir cinsellik hiçbir zaman söz konusu değildir.

Bu yüzden MacKinnon devletlerin yaşanan her tecavüzün, her cinsel tacizin ve her türlü ayrımcılığın parçası olduğunu ifade eder. “Kadınlara karşı gerçekleşen her türlü ayrımcılıkta devletler aktif olarak suç ortağıdır” der. Buna örnek olarak; polisin ev içi suçlarla ilgilenmemesi, pornografinin özgürlük adı altında yaygınlığı, korunması ve şiddete maruz kaldıkları için partnerlerini öldüren kadınlara yönelik savunma hakkının verilmemesi gibi genel olarak cinsiyete bağlı şiddete ilişkin örnekler verir.3

Tam da bu sebeplerden dolayı kadınlar ancak çok büyük bir olay ile karşılaştıklarında hukuka başvurur. Yüzleşmeye olan inançsızlık, kanıtlananın yükü, yasal varsayımların anlamı, ihlal edene hiçbir yaptırımın olmayışı kadınların cinsel şiddete maruz kaldığında sessizleşmesine sebep olur. Yani hukuk, erkeklik değerleri ile inşa edilen eşitsizliğe dayanmakta, mağdurun zarar görmesini çok da umursamamaktadır. Yine bu yüzden ayrımcılık hukukta sistematik bir durum olarak değil; bireyler nezdinde münferit vakalar olarak ele alınır. MacKinnon bu noktada daha eşit bir hukuk sistemi için tecavüz, taciz, fuhuş ile ilgili yasalarda, yasanın rıza değil ‘eşitsizlik’ koşullarını tanıması önerir. MacKinnon bununla şunu demek ister: Kadınlar doğduğu andan itibaren bu eşitsiz ve adaletsiz koşulların içinde kendini bulur. Böylesi bir toplumda kadınların bir seçim alternatifinin olmadığını, dolayısıyla rıza gösterip göstermemelerinin sorgulanmasının anlamsız olduğunu vurgular. Londra’da gerçekleşen toplantıda kendisine yöneltilen bir soruda durumu daha açık hale getirmek için şöyle bir örnek verdi: “Kötü koşullarda çalışıp, hak ettiğini alamayan, kötü ve adaletsiz koşullarda yaşayan bir işçiyi düşünün. Bu kişi için ‘ama maaşını alıyorsun’ ‘çalışmaya rıza gösteriyorsun’ gibi anlamsız bir eleştiri olabilir mi? Cinsellikte rıza meselesinde de bu böyledir. Biz bu adaletsiz ve eşit olmayan koşullar içinde çok fazla seçenek sunulmadan doğuyoruz zaten.” Rıza meselesi bu anlamıyla sadece cinsellikte değil pek çok alanda sorgulanmıştır. Örneğin Marx 1844 El Yazmaları’nda, kapitalist sistem içerisinde sömürü koşullarına rağmen emeğini satmak zorunda bırakılan işçi sınıfının bu koşullara rıza göstermesini ilk sorgulayan kişilerden biri olmuştur.

MacKinnon cinsellikle ilgili yaygın kanının temelde şiddet içerdiğini anlatmak için, Butterfly Politics’de tecavüzcüler konusunda yapılan araştırmalardan bahseder. Buna göre; tecavüzcülerin pek çoğu tecavüz ettikleri için değil, yakalandıkları için yanlış yaptıklarını düşünürler. Çoğu kez diğer erkeklerin de kendilerine bakış açısı böyledir. Tecavüzcülerin cezaevinde olma sebepleri, çoğu erkeğin her gün yaptığı şeyden sadece biraz farklıdır. Zaten araştırmalar tecavüzcülerin çoğunun normal psikolojiye sahip olduğunu gösterir.4

Bu gerekçelerden dolayı MacKinnon tecavüzün hukukta yasal olarak işkence kavramı içerisinde ele alınmasını talep etmiştir. MacKinnon bunu ilk kez 1993 yılında uluslararası toplumun eski Yugoslavya’daki iç savaş sürecinde faşist Sırbistan yönetiminde Boşnaklara karşı gerçekleştirilen kitlesel tecavüz olaylarıyla karşı karşıya kaldığı bir dönemde önermiştir. MacKinnon burada tecavüzün soykırım için nasıl bir silah olarak kullanabileceğini görmüş, uluslararası işkence tanımı ile tecavüz tanımını karşılaştırıp “neden işkence cinsiyet temelinde -örneğin tecavüz, küfür ve pornografi biçiminde- insan hakları ihlali olarak görülmüyor?” diye sormuştur. Çünkü işkencenin ‘genel olarak kabul edilen’ tanımında işkence yapmanın amacı, bir rejime meydan okuyan ve bu yüzden “siyasi” olarak görülenleri “kontrol etmek, sindirmek veya ortadan kaldırmak” olduğu belirtilir ona göre bu tanım aynı zamanda tecavüzün tanımıdır. MacKinnon işkence örnekleri olarak bazı aile içi şiddet ve tecavüz örnekleri göstererek “Tüm bunlar Şili’de bir hücrede ya da Türkiye’de gözaltı merkezlerinde değil Nebraska’da evlerde ya da Los Angeles’ta porno stüdyo odalarında gerçekleşti” der. Ve MacKinnon’a göre bu durum bir çifte standartı yansıtmaktadır: Cinsiyete bağlı yaşanan bu şiddet çoğu kez insan hakları ihlali olarak görülmez, siyasi olarak tanımlanmaz oysa kadına yönelik tüm şiddet biçimleri son derece politiktir. Bu anlamda MacKinnon çoğunlukla evde kadını kontrol etmek, sindirmek için gerçekleşen bu şiddetin sistematik ve politik olduğunu, işkencenin tanımıyla paralellikleri bulunduğunu vurgular. “Ancak devletler nezdinde ‘sadece’ tecavüze uğramanın işkenceye uğrayan ile aynı zarara yol açmadığı düşünüldüğü için tecavüz işkence olarak yorumlanmaz” der. Bunun altında yatan sebep ise yine kadınların işkenceye rıza gösterdiğinin düşünülmesidir. Oysa tecavüz rastgele ya da bireysel değildir. Sistematik ve grup temellidir. Ancak MacKinnon’ın işkence olarak kabul ettirmeye çalıştıkları sadece tecavüz değil; kadına karşı yapılan her aile içi şiddet, insan kaçakçılığı ve pornografi de bu başlıkta yer almalıdır. Tecavüzün işkence ile aynı kategoride alınmasının tecavüzün asıl olarak cinsiyet eşitsizliğine dayandığı gerçeğini manipüle edici bir etkisi olabileceği ya da bazı vakalarda bu kavramların iç içe geçeceği gerekçesi ile MacKinnon’ın bu önerisine feminist strateji açısından da karşı çıkan pek çok feminist bulunmaktadır.5

Pornografi teori tecavüz pratiktir’

MacKinnon neredeyse hayatı boyunca, pornografi karşıtı mücadelede hem aktivist hem teorisyen olarak yer almıştır. Ona göre, kadının metalaştığı, aşağılandığı, tecavüze ve her türlü şiddete uğradığı pornografinin toplumdaki etkisi tecavüz olarak ortaya çıkar. Only Words adlı kitabında MacKinnon pornografiyi sadece soyut bir kavram olarak değil, eylemsel düzeyde sonuçları olan sistematik bir yapı olarak ele alır.6 Kadınların vajinalarına veya vücutlarının bazı bölgelerine çeşitli şeyler sokulup, kadınlar bağlanıp dövülürken; ya da saçından tutulup boğazlarına kadar siyahlara ait – bir stereotip olan – kocaman penisler sokulurken veya pornografik film çekimleri sırasında kadınlar kendilerine uygulanan şiddeti birebir deneyimlediklerinde hiçbir sansür uygulanmaz ve hatta zaman zaman ölür, tecavüze uğrarken bu meseleyi sadece kafamızda gerçekleşen soyut bir şey olarak ya da bir ifade özgürlüğü alanı olarak tartışamayız. MacKinnon’a göre bu olsa olsa nefret suçu özgürlüğüdür. Yine porno videolarındaki oyuncuların 18 yaşından büyük olması tecavüz içeren pornografiyi meşrulaştırmaz.

Bu anlamda radikal bir feminist olan MacKinnon liberallerle büyük bir kavga içerisindedir. Çünkü pornografinin yasaklanması ya da sansüre uğraması liberal dünyada fikir ve eylem özgürlüğünün karşıtı olarak algılanır. Cinsellik insanlığın tarihinden beri mağaralarda, resimde, sanatta daha pek çok alanda bir gerçeklik olarak vardı. Ancak bugünkü haliyle kadının, metalaştığı, aşağılandığı, son derece hiyerarşik bir yapıya sahip olan ve kapitalist sistem içerisinde büyük bir pay edinen pornografinin bugünkü durumunu kazanmasında özellikle internet kullanımının yaygınlaşmasının ve popüler kültürün etkisi büyüktür. (Pornografi her gün milyon dolarların kazanıldığı en büyük sektörlerden biridir. Örneğin pornogrofi siteleri Twitter, Netlix ve Amazon’un toplamından daha fazla ziyaretçi sayısına sahiptir. Ve 2006 yılında tüm ülkelerin toplam yıllık porno geliri 97.06 milyar dolardır.7) Bu noktada MacKinnon’ın fikirleri muhafazakârlarınkinden ayrışır. Onun karşı çıktığı, -her ne kadar sanatsal olan ile pornografik olanı ayırmanın güç olduğunu belirtse de8– erotik ya da sanatsal olana değil; tamamen şiddet kültürüne dayalı olan pornografiyedir. Yani pornografi bugün pek çok liberalin ifade ettiği gibi ne özgürleşmenin sembolüdür ne de insanların cinselliklerini renklendirmek için yapılan fanteziler bütünüdür.

İkinci olarak ona göre, pornografi cinselliğin erkek -ve çoğunlukla beyaz erkek- gözünden görülen halidir. Bu tarz bir pornografi sekste ‘olması gerekene’ dair yanlış cinsiyetçi kalıp yargılar doğurur. MacKinnon’a göre “bazı erkekler bu tarz bir seks algısı ile uyuşmadığını belirtebilir ya da bunu reddeden bir söylemde bulunabilir ancak belirtilmesi gereken pornografinin yalnızca mevcut erkek egemen sistemi beslediği değil erkeklik ve seks ile ilgili onu yeniden şekillendirdiğidir. Bu şekilde iktidar ve güç ilişkilerine dayalı, kadınların erkeklere yapması için verdiği sözler bütünü olan, asıl olarak erkek için hazırlanan ve kadını hedef alıp onu metalaştıran, çarpık bir algımız olur cinselliğe dair.”9

MacKinnon’ın ifade ettiği bu çarpık cinsellik algısını en çok çocuklar üzerinde görebiliriz. Örneğin geçen yıl İngiltere’de çocuklarla yapılan bir araştırmaya göre10 oğlan çocuklarının % 53’ü porno sitelerde gördüklerinin gerçek sevişmenin tasviri olduğunu belirtmiştir. Kız çocuklarının ise % 39’u gördüklerini gerçekçi bulduklarını, bu çocukların % 41’ı merak ettiği için porno sitelerine baktıklarını ifade etmiştir. Deneyimleri sorulduğunda ise %27’si şok olduğunu, %24’ü kafasının karıştığını, %23’ü ise iğrendiğini söylemiştir. Yine aynı şekilde oğlan çocuklarının %7’si kız çocuklarının ise %77’si pornografinin rıza kavramını anlamalarına yardımcı olmadığını belirtir.

Çocukların pornoya ulaşma yaşının çok düştüğü günümüzde (pek çok ülkede ortalama 11 olduğu söylenmektedir), pornografinin çocuklar üzerindeki tek olumsuz etkisi çarpık ve hiyerarşik bir cinsellik öğrenmeleri değil; fakat aynı zamanda kendilerinin de birçok kez kurban haline gelmeleridir. Örneğin her gün internetteki arama motorlarında binlerce kez çocuk pornosu aranmakta, izlenmekte ve çocuklar dünyanın dört bir yanında bu videolarda kullanılmaktalar.

MacKinnon pornografide de, fuhuşta da rıza meselesini sorgular ve bu hususta yine aynı argümanı, yani pornografide ya da fuhuşta kadının rızasının anlaşılmasına olanak tanıyacak eşitlikçi bir toplumda yaşamadığımızı, ifade eder. Bu yüzden fuhuşta fuhuş yapan kadınların değil ‘pezevenk lobilerinin’ ve müşterilerin cezalandırılması gerektiğini söyler. Çünkü ona göre kadınların fuhuş yapmasının asıl sebebi bu eşitsiz düzendir. 1999’da fuhuş ile ilgili hukuk sistemini MacKinnon’ın görüşleri doğrultusunda değiştiren İsveç’te fuhuşun sıfıra yaklaşması MacKinnon’ın bu değerlendirmesinin önemini ortaya koyar.

Pornografi üzerinden ırkçılığın erotikleştirilmesi

Pek çok porno sitesinde Latin, Asyalı, siyah gibi porno kategorileri bulunmakta ve bu kategoriler altında neredeyse tüm porno filmlerde bu kadınlara dair aynı basmakalıp yargılar, ırkçılıkla beslenerek yeniden ve yeniden üretilmektedir: Örneğin porno sitelerinde siyah ve Latin kadınların cinsellik konusunda doyumsuz olduğu, Asyalı kadınların erkeğin güvenini kazandıktan sonra ‘erkeği’ için yapacaklarının sınırının olmadığı, yani aptal ve ‘kullanılabilir’ olduğu, yine aynı şekilde siyah kadınların orospu ve sekse her an istekli olduğu gibi pek basmakalıbın yeniden inşa edildiği; cinsiyetçiliğin ve ırkçılığın iç içe geçtiği başlıklar bulunmakta. Pornografideki bu durum eşitsizliğin sınıf, ırk, yaş, coğrafya gibi dinamiklere göre değişebileceğini göstermesi açısından son derece önemlidir.

Hukukla nihai çözüme ulaşabilir miyiz? Bazı eleştiriler

Yaptığı pek çok çalışma ile radikal ve cüretkâr çıkışları MacKinnon’ı tüm dünyada, özellikle kadın hakları savunucuları arasında; akademide ve kitleler nezdinde en çok tartışılan isimlerden biri yapmıştır. Kendisine verilen yaygın destekle birlikte, pek çok eleştiri de bulunmaktadır. Öncelikle MacKinnon’ın her türlü heteroseksüel ilişkiyi tecavüz olarak görmesiyle eleştirenler ya da cinsiyet eşitliğinin gerçekleşene kadar kadınların tecavüze uğrayıp erkeklerin fantezileri için öldürüleceğini düşünenler bulunuyor. Oysa MacKinnon, tam olarak bahsettiği hukuk yoluyla ulaşılabilecek ideal bir aşama değildir. Örneğin Guardian’da yayımlanan bir röportajında11 eşitsiz koşullarda gerçekleşen cinsel ilişkilerde hep sorunlar olacağını söyler. Örneğin siyah ve beyaz insanların arkadaşlıklarında olan ırkçılık gibi. Ancak MacKinnon şunu da ekler: “Cinsel eşitsizliğin reddedilmediği bazı ilişkilerde insanlar büyük çabalar harcayarak bir yola varıyorlar. Ancak bu yine de bu eşitsizliği ortadan kaldırmıyor.”

Diğer bir eleştiri ise MacKinnon’ın hukuk sisteminden çok büyük beklentilerinin olması ve asıl mücadele alanı olan sokağı yer yer es geçtiği şeklindedir. Londra’da gerçekleşen konuşmasında bu eleştiriye yer verdi ve hukukun kendisinden bir değişim beklemediğini belirtti. Hukukun ölen birini ya da tecavüze uğrayan birini geri getiremeyeceğini ya da hukuk yasalarının değişmesi ile doğrudan eşit bir topluma ulaşılamayacağını, ancak kadınlara hukuksal olarak güçlü bir destek sunan sistemlerde kadınların haklarının varlığı konusunda uzun vadede hukukun değişim getirebileceğini ifade etti. Şu ana kadınlar ezildiklerinin, sömürüldüklerinin farkında bile olmayabilir veya bu sömürüye karşı direnişin açıktan bir yasal tabanını görmeyebilir. Hukuk, bu anlamda uzun sürede işlevseldir. Yani MacKinnon hukukta yapılacak değişikliklerin kadınların mücadele etmesi için bir araca dönüştürebileceği fikrinde. Zaten konuşmasının sonunu yine kelebek etkisinde gerçekleşebilecek büyük dönüşümlere bağladı ve bu yüzden büyük mücadelemizi sürdürmemiz gerektiği vurgusuyla bitirdi.

Kadınlar cinselliği nasıl deneyimliyor?

MacKinnon’a göre kadının cinselliği bizi sosyal olarak tanımlayan en önemli çekirdektir. Cinsellik çoğunlukla kadına karşı bir aşağılama aracı olan ve kadının erkeğe karşı eşitsizliğinde çoklukla önemsenmeyen bir faktördür.12 Bu bağlamda cinsellik, insanda biyolojik bir unsur olarak var olsa da onun nasıl deneyimleneceği sosyal ortamda belirlenir. Yani insanın sahip olduğu pek çok şey gibi cinsellik de öğrenilen, toplum tarafından öğretilen, içerisinde kurgusallığı da barındıran kültürel ve sosyal yönleri olan bir şeydir. Peki kadınların cinselliği bu koşullardan azade midir? Kadınlar cinselliği nasıl, nereden öğrenir? Ataerkil düzende seks erkeğin kadına yaptığı bir şey olarak öğretilir. Bu yüzden sevişmeyi başlatanlar çoğunlukla erkeklerdir. Kadınlar ise cinselliği, erkeğin günlük zihinsel inşasında deneyimlerler. Bu zihinsel inşa ise erkek egemen toplumun değerleri ile ve kadına karşı her türlü ayrımcı eylemlerle doludur. Yani bugün bazı liberal toplumlarda, kadının görece kendini daha rahat ifade ettiği ve hakları anlamında daha iyi bir yerde olduğu ülkelerde çeşitli farklılıklar olsa da, özellikle muhafazakâr toplumlarda cinsellik kadınlara karşı bir iktidar aracı olarak kullanılır. Günlük hayat içerisinde kadınların erken yaşlardan itibaren maruz kaldığı cinsiyet ayrımcılığı ve cinsel taciz bunun ilk inşasıdır. Yine, kadının bedeni üzerinden yapılan her türlü ayrımcı söylemin altında da cinsellikle birleşen bir iktidar vardır. Erkek, cinsellik üzerinden kadın üzerinde iktidar sahibi olandır.

MacKinnon’ın eril cinsellik ve rıza meselelerine dair sorgulamaları feminist literatürde çok önemli bir yere sahip ve son derece ufuk açıcıdır. Ancak MacKinnon’a yönelik benim de kişisel olarak katıldığım temel bir eleştiri bulunmaktadır ki bu, MacKinnon’ın her koşulda kadınların söylemini yok saymaya varan bir reddediş tutumu sergilemesidir. Yani cinsellik ile ilgili kadının söylediği neredeyse her ‘evet’i geçersiz bir evet olarak yani hayır olarak yorumlayarak kadınların kendi sözünü söylemesine izin vermeyen, tersinden kadını domine eden bu yaklaşım bizi kadınların edilgen olduğu gibi yanlış bir sonuca vardırabilir. Oysa eril cinselliğe rağmen, kadınlar kendi arzularını, taleplerini ifade etmek konusunda feminist bir yöntem olan bilinç yükseltmenin de yardımıyla gündelik hayatta büyük bir mücadele içindeler. Yani hemen tüm kadınların farklı düzey ve eylem biçimleriyle de olsa kendi bedenlerinde hak sahibi olmak ya da isteklerini ve taleplerini dile getirmek için günlük bir kavganın içerisinde olduklarını gözden kaçırmamak gerekir.

Türkiye’ye dair birkaç söz…

Yapılan en büyük alan araştırmalarından biri olan, 2008 yılında Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü’nün yaptığı ‘Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet’ araştırmasında Doğu Karadeniz’de (Ordu, Giresun, Rize, Trabzon) saha araştırmacısı olarak görev almıştım.13 Araştırma için her bölgeye gönderilen farklı ekipler vardı. Üç ay köy köy, ilçe ilçe gezerek hanedeki kadınlarla görüşmeler gerçekleştiriyorduk. Araştırmaya katılmadan önce hem kadına yönelik şiddetin ne olduğunu anlamamız hem de ailelere ya da kadınlara dair herhangi bir kalıp yargımız (örneğin köyde şiddetin çok çıkacağı, okumuş ya da iyi işlere sahip kişilerde az çıkacağı gibi önsavlar içeren) olmaması için bir eğitim programına katılmıştık. Ben bu eğitime zorunlu olduğu için katılmış olsam da kendim için gereksiz görmüştüm. Çünkü herhangi bir araştırma sonucunun beni şaşırtacağını düşünmüyordum. Ancak alandan döndükten ve yüzlerce kadınla yapılan görüşmeden sonra Türkiye’de pek çok kişinin tecavüz ürünü olduğu fikrine kapılmıştım. Görüşmelerde şiddete ama özellikle cinsel şiddete maruz kalan kadın sayısı o kadar yüksekti ki! Oysa görüşmeyi yapmadan yarım saat, bir saat önce, hakkında konuştuğu adamla birlikte çay içmiş, köylerinden, işlerinden, yaşamlarından konuşmuştuk. Yani bu saha araştırmasında tam da MacKinnon’ın dediği gibi şiddet uygulayanların, tecavüzcülerin düşündüğümüz gibi şeytanlaşmış bir profilleri yoktu; hemen hepsi çok ‘normal’ görünüyordu. Özellikle cinsel şiddet hikâyeleri bitmek bilmiyordu. Oysa Türkiye genelinde Doğu Karadeniz, en iyi 4. bölge çıkmıştı. Görüşmeleri kadınlarla yalnız olarak yapıyorduk. Erkekler kadınla bizi yalnız bırakmak istemediğinde ise kadın sağlığını da muayene etmek durumunda kalabileceğimizi söyleyip uzaklaşmalarını sağlıyorduk. Kadınlarla görüşmeden önce kimlik bilgilerinin bizim için önemli olmadığını, araştırma yapıp mahalleden ayrılacağımızı söylüyorduk. Yerleşkede geçici olmamız ve kadınlara güven veren tavrımız kadınların daha açık olmasını sağlamasına rağmen hepsinin her konuda açık olduğunu düşünmemiştim. Ancak buna rağmen benim kişisel olarak yaptığım görüşmelerin sonuçları korkunçtu. Hiç düşünmediğim kadar ensest vakasıyla karşılaştım. Kadınların çok büyük bir oranının cinsellik olarak yaşadıkları tecavüz ve şiddet içeriyordu. Kadınların pek çoğu kocalarının porno videolarında gördükleri kendilerinden talep ettiğini ifade ediyordu. Ancak bazı kadınlar tam da MacKinnon’ın tarif ettiği gibi görünüşte rıza içerisinde deneyimliyordu tüm bunları. Örneğin pek çoğu cinselliğin kocalarına karşı görevleri olduğunu sanıyor, istemeden de olsa cinsel ilişki yaşamanın normal olduğunu düşünüyorlardı. Bazıları erkeğe arkasını dönen kadının cehennemde yanacağını, Allah katında iyi karşılanmayacağını düşünüyor, yaşadıklarını normalleştiriyordu. Kimisi ise ‘dışarıya’ gitmesin, başka kadınlarla birlikte olmasın diye erkek ne zaman talep ederse cinsel ilişki yaşıyordu.

Yani MacKinnon’ın yıllara dayanan ve alandan beslenen fikirleri, benim de kişisel olarak alanda karşılaştığım gerçekliğe tekabül ediyordu. Ancak benim Türkiye deneyimimde de gözlemlediğim MacKinnon’ın yeterince dikkat çekmediğini düşündüğüm bir nokta var: Kadınların tüm bu adaletsiz koşullara rağmen günlük hayatlarında geliştirdikleri direniş biçimleri. Ben hem bu saha araştırmasında hem de sonrasında kadınların var olanı parçalamaya, değiştirmeye kendi lehlerine çevirmeye karşı mücadeleleri karşısında hep bir hayranlık duydum. MacKinnon’ın çalışmalarında eksik olarak gördüğüm en önemli unsur da bu. Yani her ne kadar kadının mağduriyeti bir gerçek olsa da kadınlar bu mağduriyeti çoğu yerde değiştirecek güce, enerjiye sahipler. MacKinnon yapmış olduğu çalışmalarda her türlü cinsel şiddetin yaygınlığını ve sistematikliğini güçlü bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu noktada hukuka cinsel suçlar ile ilgili maddelerde cinsiyet eşitsizliği kavramını dahil etmenin, hukuku bu açıdan bakmaya zorlamanın, kadınlara yeni mücadele alanları doğuracağına elbette inanıyorum. Ancak ben cinsiyet eşitsizliği kavramının bir ‘suç-ceza’ ikileminde çözüleceğini düşünmüyorum. Bu anlamda erkekleri kriminalleştirmeden değiştirmeğe ve kazanmaya yönelik çabaları ve paylaşımları çok önemsiyorum.

Kaynakça

MacKinnon, Catharine (2017) Butterfly Politics: The Belknap Press of Harvard University Press

MacKinnon, Catharine (1993). Only Words. Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press

MacKinnon, Catharine (1989). Toward a feminist theory of the state. Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press

https://www.amherst.edu/media/view/239137/original/rape%2Bas%2Btorture.pdf

https://www.theguardian.com/culture/2016/jun/15/majority-boys-online-pornography-realistic-middles

1  MacKinnon A. Catharina (2017) Butterfly Politics: The Belknap Press of Harvard University Press

2  MacKinnon, Catharine (1989). Toward a feminist theory of the state. Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press

3  MacKinnon, Catharine (2006). Are women human?: and other international dialogues. Cambridge, Massachusetts: Belknap Press of Harvard University Press. MacKinnon’dan yapılan alıntıların çeviri ve kısaltmaları, bana ait.

4  MacKinnon, Catharine (2017) Butterfly Politics: The Belknap Press of Harvard University Press

5  https://www.amherst.edu/media/view/239137/original/rape%2Bas%2Btorture.pdf

6  MacKinnon, Catharine (1993). Only Words Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press

7  http://www.familysafemedia.com/pornography_statistics.html

8  MacKinnon, Catharine (2017) Butterfly Politics: The Belknap Press of Harvard University Press

9  MacKinnon, Catharine (2017) Butterfly Politics: The Belknap Press of Harvard University Press

10  https://www.theguardian.com/culture/2016/jun/15/majority-boys-online-pornography-realistic-middlesex-university-study

11 https://www.theguardian.com/culture/2016/jun/15/majority-boys-online-pornography-realistic-middlesex-university-study

12  MacKinnon, Catharine (2017) Butterfly Politics: The Belknap Press of Harvard University Press

13   http://www.hips.hacettepe.edu.tr/pdf/TKAA2008-AnaRapor.pdf