Tagged with

MEHMET ÖZYAZANLAR

Yeşil sahalardan Spartaküs’e selam!

İlk baskısı 2009 yılında çıkan ve Metin Kurt’un kendi ağzından hayat hikayesini ve mücadelesini anlattığı “Gladyatör” isimli kitap, genişletilmiş baskısıyla yeniden kitapseverlere ve futbolseverlere sunuldu… 2012’de hayatını kaybeden Metin Kurt’un anılarını, “Futbol Arenalarında Bir İsyanın Hikayesi” alt başlığıyla derleyip kaleme alan ise yakın arkadaşlarından Vecdi Çıracıoğlu… Kitabın, basıldığı yıl Abdullah Baştürk İşçi Edebiyat Ödülü’nü kazandığını da hatırlatalım…

Metin Kurt için, “Aklı, bilinç düzeyi ve düşünceleri göz önüne alındığında, kuşkusuz Türkiye spor tarihinin en özel kişiliğiydi” demek yanlış olmaz. Ama sadece düşünceleriyle değil, futbolculuğuyla da “sıra dışı” nitelemesini sonuna kadar hak eden bir kişiydi Metin Kurt…

Sınıf/emek bilincine erişmiş nadir sporculardan birisi olmanın yanı sıra, teknik anlamda da yıldız kategorisinde yer alacak özellikleriyle, futbola “emek” ve “emekçi” odaklı bakanlar için gerçek bir efsaneydi…

Futbolculuk ve teknik direktörlük yaptığı zamanlardan, futbola daha mesafeli kaldığı hayatının son dönemine kadar, sporun ve sporcuların sorunları üzerine kafa patlatmaktan ve bunlara çözüm aramaktan hiç vazgeçmedi…

Metin Kurt’un futbolculuk yetenekleri ve becerileri öylesine üst düzeydeydi ki, pek çok kulüp aykırı düşünceleri yüzünden sorun yaşayacağını bilse bile transfer mevsiminde onu kadrosuna katabilmek için yoğun çaba göstermişti.

Kitapta aktarılan anılar ve anekdotlar bize, Metin Kurt’un çocukluk yıllarından, hayatının son dönemine kadar olan süreçte yaşadığı dönüm noktalarıyla ilgili bilgiler veriyor… Bu dönüm noktaları da ağırlıklı olarak sorgulama, bilinçlenme ve mücadele aşamalarından oluşuyor…

Boşluk hissine karşı arayış

Metin Kurt, geçim sıkıntısı çeken ailesine yardımcı olabilmek için Beyoğlu Erkek Lisesi’nin ikinci sınıfına giderken futbolcu olmayı kafasına koyar. Bu andan itibaren kendi mantığı ve bilgisi çerçevesinde oluşturduğu yoğun bireysel çalışma programıyla futbolculuğa doğru ilk adımlarını atar. Okuldaki beden eğitimi dersi öğretmenleriyle, Beyoğlu Yeniçarşı takımının idarecileri bu süreçte, çalışması için top vererek Metin Kurt’a yardımcı olurlar…

İlk futbolculuk deneyimi ise 3. Amatör Küme’de İÜSK çatısı altında (İstanbul Üniversitesi Spor Kulübü) gerçekleşir. Sezon boyunca ortaya koyduğu başarılı performans diğer İstanbul kulüplerinin dikkatini çeker… 1963 yılında 3 bin lira karşılığında Profesyonel Mahalli Lig’de mücadele eden Alibeyköy Adalet takımına transfer olur…

İlk futbolculuk dönemlerinde kendisine yapılan haksızlıklara ağlayarak tepki gösterirken, bilinç düzeyinin yükselmesiyle birlikte tepkisinin niteliği de yavaş yavaş değişmeye başlar. Haksızlıkları sindiremeyen, inanmadığı, ikna olmadığı şeyleri asla kabullenmeyen, itaat ve biat etmek nedir bilmeyen isyankar kişiliği ile her bulunduğu ortamda dikkat çeker…

Altay’da 17 yaşında toy bir futbolcuyken, Beşiktaş ile oynadıkları Cumhurbaşkanlığı Kupası maçında takımdaki deneyimli bir futbolcunun kandırmasıyla doping çirkefliğine bulaşır. O yaşta henüz, dopingin bir futbolcunun başına ne denli büyük belalar açabileceğinin farkında değildir…

Altay’dan PTT’ye transfer olur ve PTT’de top koştururken Tunus karşısında ilk kez A Milli formayı giyer. Milli takıma, Ankara’dan çağrılan tek oyuncu olmasına karşın, yine de yeterince mutlu değildir.

Bu dönemde içindeki amansız boşluk hissini sorgular ve sıkıntısına çözüm bulabilmek umuduyla dini kitapları inceler, ama aradığını bulamaz ve bu kitaplarla ilgilenmeyi bırakır…

PTT takımının malzemecisi Aydoğan ona Victor Hugo’nun “Sefiller” romanını hediye ettiğinde ilk kez okulda okuduklarının dışında bir kitapla tanışır… Aydoğan, çok kitap okuyan birisidir ve Metin Kurt’un birlikte en çok zaman geçirdiği arkadaşıdır. Malzemeci Aydoğan ile yaptıkları uzun sohbetler sayesinde bilinçlenme yolundaki ilk adımlarını atar…

Kendisine aldığı ilk kitabın ismi ise “Fazilet Mücadelesi”dir. Yazarı, ABD başkanlarından John Fitzgerald Kennedy’dir. O kitapta okuduğu “Doğru bildiğini söyle, mutlaka kazanırsın” cümlesinden çok etkilenir. Öyle ki bu cümleyi okuduktan sonra kitabı elinden bırakır. Çünkü isyankar ruhunu besleyen sözü keşfetmiştir!.. Ve kısa süre içinde kulübün, kirli ilişkilere bulaştığı bilinen ve bu nedenle hiç kimsenin sevmediği genel kaptanına karşı başkaldırısını gerçekleştirir. Bu, futbolculuğa başladıktan sonraki ilk başkaldırısıdır. Teknik direktör ve yöneticiler bu davranışını hiç hoş karşılamazlar ve kadro dışı bırakılır. Metin Kurt pes etmez. Futbolcular arasında kapalı oylama yapılmasını önerir. Eğer arkadaşları kadro dışı bırakılmasını onaylarsa bu kararı kabul edeceğini söyler. Oylamadan takımda kalması sonucu çıkar. Bu sonuçtan yöneticiler de memnundur. Çünkü o, takımın as oyuncusudur ve yöneticiler takımın çıkarını riske atmayı göze alamazlar…

Aydınlanma ve örgütlenme

Ankara’daki futbolculuk döneminde futbolun diğer kirli yüzü olan şikeyle de tanışır. Doping ve şikeyle ilgili tanıklıkları sonucunda zihninde, profesyonel futbolun aslında ne kadar yoz bir organizasyon olduğu algısı giderek ağır basmaya başlar. Diğer yandan futbolcuların transfer ayında birer mal gibi alınıp satılmasını da içine sindiremez ve bunu da sorgular. Kafasında yanıt veremediği sorular günden güne çoğalmaktadır. Bir yandan da sorulara yanıt bulmak umuduyla her fırsatta kitap okumayı sürdürür.

Yıldız futbolcu olduğu için insanların gözünde kahraman gibi görünmekten rahatsızdır. İnsanların, gerçek kahramanların 68 kuşağının devrimci gençlik önderleri olduğunu anlamalarını ister.

70’lerin başında Veysel Atayman’ın verdiği kitaplar sayesinde aydınlanma felsefesi gibi konularda da birikim oluşturmaya başlar. Hegel ve Marx’ı da o dönemde okur.

Tanık olduğu haksızlıklar, çeşitli katliamlar ve işkencelerin yanı sıra Kızıldere katliamı ve arkasından Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamıyla sosyalizm düşüncesine daha sıkı sarılır.

68’in değişim rüzgarları memleket futbolunda da etkisini gösterir. İlk kez 1970 yılının sonlarında, tamamen kulüplerin çıkarlarını korumaya yönelik olarak hazırlanmış profesyonellik talimatnamesinin bağlayıcı hükümlerinin değiştirilmesi ve kulüplerin futbolcuları sigorta kapsamından çıkarma hazırlığı yapmalarına karşı Profesyonel Futbolcular Sendikası greve gidecekleri açıklamasını yapar. Bu ilk grev kıvılcımı futbolcular arasında heyecan yaratır. O güne kadar sendikayla aralarında pek yakın ilişki olmasa da futbolcular, Metin Kurt’un öncülüğünde grevi desteklemeye hazır olduklarını bildirirler. Ancak sendika kararlı bir tutum gösteremediğinden grev gerçekleşmediği gibi, konu sürüncemede bırakılır…

İzmir’de milli takımın Polonya’yı 1-0 yendiği maçın ardından coşkulu kutlamalar sırasında yoksul görünümlü bir gencin, hatıra olarak ayakkabısının bağını istemesini hayatının dönüm noktalarından birisi olarak kabul eder Metin Kurt. Futbolun yoksul insanlar üzerindeki “uyutucu” etkisini o genç üzerinde somut bir şekilde görmüştür çünkü.

1972 yılındaki kongre sonucunda, kendisi gibi birkaç faal futbolcu arkadaşıyla birlikte Profesyonel Futbolcular Sendikası’nın yönetimini ele alırlar. Sendika o güne kadar aidat toplamak dışında futbolcular adına hiçbir faaliyette bulunmamıştır. Kafalarında; sakatlık sebebiyle sahalardan uzak kalan futbolculara maaş bağlamak, sakat oyuncuları tekrar muayene ettirmek, kulüpleri tarafından cezalandırıldıkları için sözleşmedeki maaşlarının altında para alan futbolculara yardım etmek ve profesyonel futbolcu sözleşmelerinin en çok 2 yıllık olmasını sağlamak için girişimlerde bulunmak gibi tasarılar vardır.

Transfer adı altında futbolcuların, kendi düşünceleri ve istekleri hiç dikkate alınmadan kulüpler arasında birer mal gibi alınıp satılmasına karşı, futbolcu haklarını gündeme getirir. Yöneticiler ile futbolcular arasındaki ilişkinin, efendi ile köle arasındaki ilişkiyi andırdığını belirterek, futbolcuların ekonomik ve demokratik haklarını kullanabilecekleri özgür bir ortam oluşturulmasının zorunluluğuna vurgu yapar…

Metin Kurt’un verdiği mücadeleden yaklaşık 25 yıl sonra Belçikalı oyuncu Bosman, bonservis bedelini gerekçe göstererek başka bir kulübe transfer olmasını engelleyen kulübüne karşı başlattığı hukuk mücadelesini kazanarak adeta bir milat yarattı. Avrupa Adalet Divanı’nın dava sonucunda verdiği, “Avrupa Birliği vatandaşı futbolculara, sözleşmelerinin bitiminde, bonservis bedeli gibi kısıtlamalarla transfer engeli konulamaz” kararıyla futbolcular, kendi istedikleri takıma transfer olmak gibi en önemli haklarından birisine kavuştular.

1973 yılında Atletico Madrid ile oynanan maç öncesinde Metin Kurt, İspanyol gazetecilere yaptığı açıklamada, sporcuların sendikalaşmasının öneminden ve gerekliliğinden söz eder. Bu, sendikalaşma konusunda basın aracılığıyla verdiği ilk mesajdır.

Ödün vermez bir direnişçi

Aynı yıl Galatasaray ile sözleşmesi biter. Kendisi gibi sözleşmesi biten 6 arkadaşı daha vardır kulüpte. Kulübün, futbolcularla hiç konuşmadan herkese aynı parayı vererek sözleşmeleri uzatma girişimini adaletsiz bularak protesto eder ve sakal bırakmaya başlar…

Metin Kurt’un talebi, ödenecek transfer ve prim miktarlarının futbolcuların ortaya koyduğu emekle orantılı bir şekilde belirlenmesidir. Bu talepleri yüzünden kulüp başkanı Mustafa Pekin ile ters düşünce kadro dışı bırakılır…

Profesyonel Futbolcular Sendikası, Metin Kurt’un affedilmesini ister. Oysa o mücadeleyi sonuna kadar sürdürmekte kararlıdır ve affedilmek onun için yenilmek anlamına geliyordur.

Bu gelişmenin ardından kendisinin yanında yer alan birkaç arkadaşıyla birlikte sendikadan ayrılıp Amatör Sporcular Derneği’ni (ASD) kurarlar.

Kendisi hakkında basın aracılığıyla oluşturulan olumsuz imaja karşılık, kulübüyle bir sorunun bulunmadığını, amacının Türkiye’deki tüm profesyonel futbolcuları tek taraflı olarak bağlayan yönetmeliklere karşı mücadele etmek olduğunu ve yönetmelikleri değiştirme mücadelesini de ödün vermeden kararlılıkla sürdüreceğini belirtir.

Futbolu bıraktıktan sonra 1981 yılında Sportmence dergisini çıkarmaya başlar. Ama Sportmence sadece 10 sayı çıkar ve kapanır. Dergiyle ilgili hedeflerini, beklentilerini ilk sayıda kaleme aldığı manifesto ile açıklar…

Galatasaray’dayken futbolcuların prim alacağıyla ilgili olarak sorduğu soruya, Genel Kaptan Turgan Ece, “komünistlik” yaptığı suçlamasıyla yanıt verir. Bunun üzerine diğer takım arkadaşlarıyla birlikte bir sonraki idmana yarım saat geç çıkma kararı alırlar. Turgan Ece, futbolcuların bu küçük çaplı direnişine pabuç bırakmayacağını göstermek ve direnişi desteklemelerinden çekindiği diğer futbolculara gözdağı vermek adına başta Metin Kurt olmak üzere takımın 5 as oyuncusunu kadro dışı bırakır. Yöneticiler sürecin devamında diğer futbolcuları ikna ederek kendi yanlarına çekmeyi başarırlar. Bu olayla birlikte Metin Kurt’un Galatasaray defteri kapanır…

Birlikte başkaldırdıkları takım arkadaşları yöneticilerden özür dileme karşılığında affedilirlerken, Metin Kurt hiçbir zaman ne özür diler ne de geri adım atar. Çünkü o, yaptıklarının doğru olduğuna sonuna kadar inanır…

‘Kapitalist düzenin sporu asla masum olamaz’

Galatasaray’dan sonraki durağı Kayserispor’dur. Fakat futbolcuları tabandan örgütleme umuduyla gittiği Kayserispor’da da durum değişmez ve kısa bir süre sonra orada da kadro dışı bırakılır. Çünkü yöneticilerin spora bakışı ve futbolculardan beklentileri ile onun bakışı ve görev anlayışı tamamen birbirine zıttır…

Futbolculuk hayatını noktalamasının ardından, Sivasspor ve Kayserispor’daki antrenörlük maceraları da yöneticilerle yaşadığı sorunlar yüzünden birkaç ayda sonlanır…

Metin Kurt, kapitalist düzenin sporunun asla masum olamayacağı düşüncesindedir. Sporun, endüstriyelleşmeye paralel olarak günden güne insani değerlerden uzaklaşıp yozlaşması, bu düşüncesinde ne kadar haklı olduğunu gösteriyor.

Sporda fanatik taraftar olmak, patronlardan yana olmaktır” sözüyle spora taraftarlık penceresinden bakışını özetlerken, “Atılan her gol emekçilerin kalesine girer” lafıyla da günümüzdeki mevcut spor anlayışının hangi ideolojiye hizmet ettiğini net bir şekilde ortaya koymuştur…

Gladyatör”, Metin Kurt gibi hayatını, spor emekçilerinin özgürlük mücadelesine ve her koşulda hakkını arayan, yöneticilerin kölesi olmayan bir sporcu tipinin yaratılmasına adayarak ülkenin spor tarihine damgasını vuran bir kişiliğin yeni kuşaklar tarafından tanınmasını sağlamak açısından büyük önem taşıyan bir kitap…

Amedspor kazanacak!..

Amedspor, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgenin takımı olarak her zaman devletin, medyanın ve gittiği deplasmanlarda ırkçı taraftarların hedefinde. Yeşil sahada ter dökmenin yanında, bir de sürekli olarak ön yargılarla, ayrımcılıkla ve ırkçılıkla mücadele ediyorlar.

MEHMET ÖZYAZANLAR

İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilen ve Amed Sportif Faaliyetler Kulübü’nün 2015-2016 sezonundaki lig ve kupa macerasını konu alan “Yeşil Kırmızı” isimli belgesel, devletin cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlere reva gördüğü ayrımcı, dışlayıcı, ötekileştirici tavrın bir özeti adeta… Devlet, bugün de olduğu gibi Kürtlerin varlığına her zaman tahammülsüzdü. Gelmiş geçmiş bütün iktidarlar, Kürtleri Türkleştirmeyi temel görev olarak belleyip işe inkarla başladılar. İnkar ederek bir gerçeklikten kurtulmanın mümkün olmadığını anladıklarında ise baskıyla, yasakla, sansürle, manipülasyonla, yalanla, işkenceyle, cinayetle, katliamla, açık/örtülü savaşla Kürtleri “hizaya sokmayı” denediler… Aradan geçen yaklaşık 100 yılda, bunca can kaybına, yaralanmaya, sakat kalmaya, sosyal ve ekonomik yıkıma karşın devlet hala Kürtlerle barış içinde bir arada yaşamayı hayata geçirecek formülü bulabilmiş değil!.. Devlet, savaş politikasında ısrar ettikçe ne yazık ki çatışmalar ve kan durmuyor… Oysa benzer sorun yaşayan pek çok ülkede taraflar, savaşın bir çözüm olmadığını anlayıp diyaloga, müzakereye yönelerek can kayıplarını durdurmayı ve geleceğe umutla bakmayı başardı… Tabii bunun için her şeyden önce barışın, özgürlük ve eşitlikle birlikte insanlığın en değerli toplumsal varlığı ve ideali olduğunu özümsemek ya da en azından bilmek lazım. Barış, özgürlük, eşitlik yoksa elbette mutlu, huzurlu bir hayat da yoktur…

Amedspor, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgenin takımı olarak her zaman devletin, medyanın ve gittiği deplasmanlarda ırkçı taraftarların hedefinde. Yeşil sahada ter dökmenin yanında, bir de sürekli olarak ön yargılarla, ayrımcılıkla ve ırkçılıkla mücadele ediyorlar.

Aslında daha önce takımın ismi Diyarbakır Büyükşehir Belediyespor iken de, gerek devletin ve medyanın bakışı, gerekse deplasmanlarda gördükleri muamele şimdikinden pek farklı değildi. Ancak “Yeşil Kırmızı”da dile getirildiği gibi, Amedspor adını aldıktan sonra hem takıma yönelik ön yargılı bakış, hem de ırkçı saldırılar daha da yoğunlaştı…

Kulüp, adını Amedspor, renklerini ise yeşil-kırmızı olarak değiştirmek istediğini belirttiği anda federasyon zorluk çıkarmaya başlıyor. “İkisi birden olmaz” diyorlar… “Ya Amedspor adını alabilirsiniz ya da sadece renklerini yeşil-kırmızı yapabilirsiniz…”

Filmde, takımın maruz kaldığı ayrımcılıklar bizzat bunları yaşayan futbolcular ve yöneticiler tarafından dile getiriliyor… Rakip takım oyuncularının ve taraftarlarının insanlık adına utanç verici davranışlarından, yaklaşımlarından örnekler o kadar çok ki… Maçlar başlamadan önce bütün futbolcuların birbirine ve hakemlere başarı dilediği seremonilerde el sıkmayan rakip futbolcular mı istersiniz, gittikleri deplasmanlarda otellerini, lokantalarını Amedspor’a kapatanlar mı istersiniz, sosyal medyada kulübe yönelik linç çağrıları yapanlar mı istersiniz? Ayrımcılığın, dışlayıcılığın her türlüsü mevcut… Tribünlerden yükselen nefret, düşmanlık saçan cinsiyetçi küfürler, ırkçı slogan ve tezahüratlar ise artık neredeyse Amedspor maçlarının olmazsa olmazı durumunda… Amedspor’un Kürt olmayan futbolcuları da, insanın etnik kimliğinden ötürü tacize, saldırıya uğramasının dehşetini yaşıyorlar. Amedspor formasını giymek, ırkçı güruhun hedefi olmak için yeterli.

Uyanışın temsilcisi

Futbolun kitleler üzerindeki uyutucu etkisini bilen devlet bir zamanlar Diyarbakırspor’u kullanarak Kürtleri kendi politikalarına yedeklemeye çalışmıştı. Yönetim kurulu ağırlıklı olarak devlet memurlarından oluşan Diyarbakırspor’a her şekilde destek çıkılıyor, elde edilecek sportif başarılar üzerinden de bölge insanını “tavlamak” hedefleniyordu. Kuruluşundan itibaren yaklaşık 40 sene boyunca profesyonel liglerde varlığını sürdüren ve bu süreçte tam 11 sezon en üst ligde boy göstermeyi başaran Diyarbakırspor, devletin desteğini çekmesinden sonra tam anlamıyla baş aşağı yol almaya başladı ve amatör kümeye kadar düştü. Diyarbakırspor, dramatik bir serüvenle çöküşe sürüklenirken, Büyükşehir Belediyesi’nin bünyesinde kurulan Diyarbakır Büyükşehir Belediyespor, kentin yüksek futbol potansiyelinin farklı anlayıştaki temsilcisi olarak adından söz ettirmeye başlıyordu.

Diyarbakırspor, devletin Kürtleri futbol aracılığıyla uyutup asimilasyoncu politikalara eklemleme misyonu yüklediği bir çeşit proje takımıyken, Diyarbakır Büyükşehir Belediyespor yani şimdiki adıyla Amedspor, tam tersine kitlelerin barış, özgürlük, eşitlik talepleriyle ortaya koydukları uyanışı temsil eden bir takım oldu.

Ancak bu talepleri seslendirmek, “vatan haini” ve “terörist” şeklinde yaftalanmayı göze almak demekti. Nitekim, hemen hemen her gittikleri deplasmanda sözel ve fiziksel saldırıya uğradılar. Memleketimizde barış istemenin bir bedeli vardı ne de olsa…

Bir yandan devletin/Futbol Federasyonu’nun verdiği cezalar, bir yandan medyanın (özellikle de deplasmana gittikleri ilçe ya da kentlerdeki yerel medyanın) kışkırtmaları ve bir yandan da tribünleri dolduran ırkçı taraftarların çoğu zaman fiziksel tacizle/saldırıyla sonuçlanan nefret ve düşmanlık histerisi… Hepsi de, Amedspor’u büyük ve sonu gelmez bir baskı altına sokup pes ettirmenin ve yürüdükleri yoldan döndürmeye/vazgeçirmeye zorlamanın rezilce yöntemleriydi…

Federasyonun, kulübe bir sezonda kestiği ve çoğu, “futbola siyaseti alet etme” gerekçeli toplam 405 bin lira para cezası… Oysa Amedspor, önceki senelerde onca kışkırtmaya rağmen “en centilmen takım” ödülü alıyordu.

Ayrıca geçtiğimiz sezon Futbol Federasyonu uydurma bir bahaneyle Amedspor’un 3 puanını silince takım, play off maçlarına yükselme fırsatını yitirdi… Takımın en etkili oyuncularından Deniz Naki, “Çocuklar Ölmesin Maça Gelsin” diye tweet atınca federasyondan 12 maçlık rekor ceza aldı… Ayrıca polis, tweetin atıldığı bilgisayarı bulmak bahanesiyle gözdağı verircesine kulübü bastı… Mesaj açıktı: “Ayağınızı denk alın!..” “Çocuklar Ölmesin” demek, savaş politikasını içselleştirmiş bir devlet için suç işlemek anlamına geliyordu kuşkusuz…

Barış isteyen sloganı futbola siyaset sokma olarak kabul edip ağır şekilde cezalandıran federasyon, Türk bayraklı, asker selamlı, mehter marşlı provokasyonları; küfürlü, ırkçı tezahüratları nedense hiçbir zaman futbolun içine siyaset sokmak şeklinde algılamadı…

Filmde de görüldüğü gibi Amedspor “uyanış” geleneğinin temsilcisi olarak, tüm engellemelere, cezalarla caydırma girişimlerine, taciz ve saldırılara rağmen futboldaki direnişini ve onurlu mücadelesini sürdürüyor.

İnsanlıktan ödün yok

Amedspor’a atılan goller asker selamıyla, Amedspor karşısında alınan galibiyetler “Ne Mutlu Türküm Diyene” böğürmeleri ve Türk bayraklarıyla kutlandı. Özellikle deplasmanlarda, sahada iki takımdan öte sanki iki düşünce biçimi, iki bakış açısı karşı karşıya geliyordu. Tabii tribünler de her zaman işin içindeydi. Bir tarafta savaşın bitmesini, barışın hayata geçirilmesini ve ölümlerin durmasını isteyenler, diğer tarafta Kürt lafını duydukları anda tüyleri diken diken olan, ölmeyi, öldürmeyi kutsayan kan sevici ırkçılar… Kürtlerin varlığını bir türlü kabullen(e)meyen devletin, kimin yanında saf tuttuğunu ve kimi kollayıp kayırdığını söylemeye gerek var mı?

Filmde, geçen sene Ankaragücü deplasmanında Amedsporlu yöneticilerin, tribünde ırkçı insan müsveddelerince öldüresiye darp edilmesi de yer alıyor. Polisler, yanı başlarında yaşanan bu olay karşısında uzunca bir süre kıllarını bile kıpırdatmıyor. Ancak darp gerçekleştikten, yani her şey olup bittikten sonra, “İsviçre polisi” kibarlığıyla devreye giriyor polis…

Linç girişimi bir yana, Amedsporluların canını daha çok acıtan, gözaltına alınan ve aralarında Ankaragücü yöneticisinin de bulunduğu tüm faillerin 6 saat içinde serbest bırakılması oluyor…

Filmde ırkçı taraftarların, Amedspor’a yönelik nefreti, linci “vatanseverlik” kılıfıyla meşru kılmaya çalışmaları dikkat çekiyor. Bir sahnede bu taraftarların, lince göz yummaları beklentisiyle polislere, “Bize dokunmayın, her şeyi vatanımızı çok sevdiğimiz için yapıyoruz” dediği duyuluyor…

Yine filmde görüyoruz ki kolda, Kürtçe “özgürlük” yazan bir dövme ya da yeşil-kırmızı renklerdeki bir bileklik bile futbolcuların linççilerin hedefi haline gelmesi için yeterli…

Film boyunca tanıklık ettiğimiz olaylar/gelişmeler, mevcut toplumsal ortamda Amedspor’un hem saha içinde hem de saha dışında ne kadar kapsamlı ve zorlu bir mücadele vermek zorunda olduğunu gösteriyor.

Bütün olumsuzluklara ve bunca hoyratlıklara rağmen Amedspor, insanlığa yakışan yeni bir futbol kültürü yaratma hedefini eksilmeyen bir inançla korurken, hayatı barışla, özgürlükle, eşitlikle taçlandırma mücadelesini de azim ve kararlılıkla sürdürüyor… Yöneticisiyle, futbolcusuyla, taraftarıyla her fırsatta, tasarladıkları başka bir dünyanın ipuçlarını ortaya koyuyorlar. Vicdan ve duyarlılık, bu yeni dünyanın başat ve asla ödün verilemeyecek değerlerinden… Filmde bunun lafta kalmadığını gösteren bir olaya da tanık oluyoruz.

Kendilerine saldırmak üzere sahaya atlayıp koşmaya başlayan, ancak bu sırada rahatsızlık geçirip yere yığılan Karagümrüklü bir taraftara Amedspor’un doktoru Hakan Tekin ilkyardımda bulunuyor ve bu taraftarın hayatını kurtarıyor… İnsan hayatından daha değerli hiçbir şey olamayacağına inanan ve bu bakış açısı doğrultusunda her fırsatta “barış” talebini seslendirenler, elbette kendilerini düşman olarak gören birisine bile yardım ederler. Son derece doğal ve insani bu davranış, ancak hayatı kinle, nefretle, savaşla, ölümle anlamlandırmaya koşullanmış insanlık düşmanları tarafından yadırganabilir… Hakan Tekin bu duyarlılığıyla Dünya Fair Play Ödülü’ne aday gösteriliyor…

Amedspor’un rakipleri çok. Ön yargılar, ırkçılık ve zorbalık da bunlar arasında. Mücadele çetin geçse de eninde sonunda Amedspor kazanacak ve barışa, özgürlüğe, eşitliğe, insanca yaşama inananların yüzü gülecek!..