Tagged with

MİTHAT FABİAN SÖZMEN

MİTHAT FABİAN SÖZMEN: BAŞKAN’IN HEGEMONYA SPORU BAŞAKŞEHİR

17 yıla yaklaşan AKP iktidarında sporun farklı biçimlerde araçsallaştırıldığına tanıklık ettik. Bu araçsallaştırma biçimleri yer yer devletin spora geleneksel yaklaşımıyla paralellikler gösterirken bazen de tamamen AKP iktidarının özel hedeflerine uygun şekilde gündeme geldi ve hayata geçirildi. İkinci kümeye ait uygulamalar, Tayyip Erdoğan’ın devlet içerisindeki etkinliğini gittikçe daha da güçlendirdiği 2010 sonrasına denk geliyor. 

Devamını Oku

Jack London’ın Amerikası

Kendisi bir siyah sütanne tarafından büyütülse de ‘Jack London’un Amerikası’nda siyahlar, yaşadıkları devasa problemlere rağmen kendilerine yer bulamamıştır. Jack London döneminin ‘Sosyal Darvinist’lerindendi. “Ben ilk olarak bir beyaz, sonra da sosyalistim,”[1] diyordu. Sosyalizmi sadece beyazlar içindi, Çinliler ve siyahlar için kibar bir dille soykırım öneriyordu.

MİTHAT FABİAN SÖZMEN

ABD’li tarihçi, yazar Howard Zinn, Jack London’ın Demir Ökçe romanını değerlendirdiği yazısına London’ın 40 yıl boyunca “denizler, dağlar aştığını, fırtınaların içinden geçtiğini” söyleyerek başlıyor.[2] Hemen hemen her insanın hayatında yaşadığı zorluklar “denizler, dağlar aşma” metaforuyla açıklanabilir. Bu dünyada ayakta kalmanın zor olduğu kesin ve ayakta kalabilmek için yaptıklarımız, vahşi yaşamın ortasındaki maceracılardan çok da farklı değil. Ancak söz konusu zat Jack London olunca Zinn’in bu tanımı bir metafor olmaktan çıkıyor. Çünkü London, 40 yıl süren yaşantısına, on insana yetecek macera biriktirmiş ve bunun için de San Francisco varoşlarından bir çocuk olarak çıkmasından bu yana Amerika’nın (sadece ABD değil, tüm kıta) her yerini arşınlamıştır.

1876’da doğan yazar maceracı, sosyalist Jack London, neredeyse bunların hiçbiri olamayacaktı çünkü doğması istenmeyen bir bebekti. Ölülerle iletişime geçtiğini iddia eden dini bir grubun lideri olan babası William Chaney, bu grupta ruh çağırma seansları düzenleyen annesi Flora Wellman’dan kürtaj olmasını istemişti. Wellman, bunun üzerine intihara kalkışmış ancak hayatta kalmış ve doğumu da gerçekleştirmişti. Wellman, doğumun ardından çocuğuna “Utanç nişanem” dedi ve onu Virginia Prentiss adlı siyah bir sütanneye bıraktı. Öz annesi Wellman, savaş gazisi John London’la evlendiğinde Jack de soyadını almış oldu.[3]

 

Yola düştü çünkü…

I’ve been everywhere (Her yeri gördüm)” diyen Country şarkısındaki gibi yaşadı. Okuduğu, gördüğü, bildiği her şeyi de yazdı. Dönek öyküsündeki çocuk işçi Johnny gibi olmasa da 15’ine gelmeden konserve fabrikasında çalışmış, gazete dağıtmıştı. Sonra Oakland Halk Kütüphanesi’yle tanıştı. Hangi işin üzerinde olursa olsun doymak bilmez bir iştahı vardı. En büyük maceralarına hazırlandığı o kütüphaneyi de böylesi bir iştahla yağmaladı. Büyük bir yoksulluğun içerisinde üniversiteye başladı. Yaşam öyküsüne bakanlar, gündüzleri okuduğunu, geceleri macera peşinde koştuğunu zannedebilirdi. Uyumak zorunda olan bir insan 21 yaşına gelene kadar tüm bunları nasıl yapabilirdi?

Zinn’in aktardığı gibi,

“Hint keneviri fabrikası ve çamaşırhanede çalışmış, Doğu yakasının demiryollarında sürtmüş, New York sokaklarında polisten dayak yemiş, Niagara Şelalesi’nde serserilikten ceza almış, cezaevinde insanların işkenceye uğramasına tanıklık etmiş, Sosyalist Parti’ye katılmış, San Francisco Sahili’nde istiridye korsanlığı yapmış, Flaubert, Tolstoy, Melville ve Komünist Manifesto’yu okumuştu…”

ABD’yi bir baştan diğerine gezerken Oakland Halk Kütüphanesi onun başlangıç noktası, ‘Google’ı olmaya devam etti. Annesinin intihar girişimine dair gazete haberlerine ulaşıp babasının kimliğini öğrendi. Ona mektup yazdı, sonuç büyük bir hayal kırıklığıydı.

Okulu bıraktı, bir makine gibi çalışmanın en büyük kâbusu haline geldiği fabrikalarda, o ya da bu işte çalışmaya ‘Paydos’ dedi.

Dönek’teki çocuk işçisi Johnny’ninkine benzer bir isyan. Tek fark, o “Hiçbir şey yapmamak” değil daha çok macera istiyordu.

Demiryolu çocukları ve çaylaklar’ öyküsünde dediği gibi,

“Yola düştüm; çünkü kendimi bundan alamıyordum, çünkü cebimde tren parası yoktu, çünkü hayatım boyunca aynı vardiyada çalışacak şekilde yaratılmamıştım, çünkü yollara düşmek düşmemekten daha kolaydı.”[4]

1896’da Kanada-Alaska sınırında altın madeni bulununca meşhur ‘altına hücumun’ adreslerinden biri haline gelen Klondike’a üç yıl içinde akın eden yüz bin kişiye katıldı. Yolda düşen on binlerden olmadı.

Zinn’e dönelim,

“Klondike’ın dağlarına tırmandı, Alaska’da altın işçilerine sosyalizm propagandası yaptı. Bering Boğazı’nı geçti. İlk macera hikâyelerini dergilere sattı…”

 

Demir Ökçe

1906’da kaleme almaya başladığı ve 1908’de tamamladığı Demir Ökçe, onun siyasi görüşlerinin hayat bulduğu ilk roman olması bakımından, Rusya’daki 1905 Devrimi’nden de ilham alarak yazmaya başladığı romana gelene kadar, bir kilometre taşıydı.

“20 kitap yazmış, 2 kez evlenmiş, Oakland’da sosyalistlerin belediye başkan adayı olmuş, 1904 Rus-Japonya savaşını gazeteci olarak takip etmiş, Havai ve Polinezya’ya gitmiş, büyük paralar kazanmış ve son kuruşuna kadar harcamıştı.” (Zinn)

O güne kadar yazdığı kitaplar, yaşadığı maceralara, gördüğü “canavar”lara, yol üstünde rastladığı insan ve toplulukların geçirdiği büyük değişimlere dairdi.

Kendi deyimiyle “suya dalmanın ardından ıslanmanın gelmesi gibi,” yazarlığı, yolda gördüklerinin doğal bir sonucuydu. Onu Demir Ökçe’yi yazmaya götüren sosyalistliği de…

Troçki, Demir Ökçe değerlendirmesinde kitabın karamsar olarak değerlendirilmemesi gerektiğini, London’ın “Burjuvazinin işini bitirmezseniz, sürükleneceğiniz yer burasıdır,” dediğini vurgular. Pek çok kimsenin “didaktik” bulduğu kitabın, geniş kesimlere yaşadıkları sefaletin adını koyma konusunda sayısız teorik klasikten daha etkili olduğu kesin. Troçki, bu uğurda London’ın bir sanatçı olarak yeteneklerini kasıtlı olarak gizlediğini belirtir.[5]

ABD’de 1930’lar sonrası halk müziğini, sosyalizmin yarattığı ilham ve basit ukulele ve banjolarıyla ayağa kaldıran ozan kuşağı gibi o da 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında bunu yaptı. Halk müziği ozanlarının en bilinçsiz insanın bile kolayca anlayabileceği ezgileri gibi o da kolay ve anlaşılır yazmaya gayret etti. Macera yazarlığında da kendisini gösteren -belki de birbirini destekleyen iki unsur- doğalcılığı ve gerçekçiliğini toplumda gördükleriyle birleştirdiğinde ortaya ‘Jack London’ın Amerikası’ çıktı; ne eksik ne fazla, ne utangaç ne abartılı onlarca eser.

 

Görmezden gelinemez ırkçılığı

‘Jack London’ın Amerikası’ tüm teknolojik gelişmelerin ortasında kapitalizmin ve ırkçılığın vahşetinin hüküm sürdüğü bir Amerika’ydı. Jack London, kapitalizmin düşmanı olduğunu öğrenmişti ancak ırkçılığa karşı koymuyordu. Çünkü kendisi de bir ırkçıydı! Darwin’i çok iyi okuduğunu zannediyordu ama pek çok çağdaşı gibi sayısız yanlış sonuç çıkarmıştı. Döneminin ‘Sosyal Darvinist’lerindendi. “Ben ilk olarak bir beyaz, sonra da sosyalistim,”[6] diyordu. Sosyalizmi sadece beyazlar içindi, Çinliler ve siyahlar için kibar bir dille soykırım öneriyordu.

1902’de Anglo/American Magazine’de yayımlanan ‘Salt of the Earth’ makalesinde “Medeniyet tarihi, elde kılıç gezinen güçlü soyların zayıf ve uyum sağlayamayanları temizlemesinin tarihidir,” diyordu.[7]

1910 tarihli Unparalleled invasion kitabı ABD ve diğer Batılı güçlerin, nüfusu hızla artan Çin’i işgali ve soykırımıyla sonuçlanıyor, Çin’de böylece refah kolonisi kuruluyordu! Kitapta bu işgal “Çin probleminin tek çözümü” olarak niteleniyor.[8]

Irkçılığı ona başta annesi olmak üzere, Çinli göçmenlerin yoğun olduğu, her geçen gün daha fazla siyahın kölelikten kurtulduğu ve beyazlarla birlikte ‘özgür işgücü rekabeti’ne dâhil olduğu çevresinden mirastı. O toplum, Çinlilerden ve siyahlardan “işlerini elinden aldığı” için nefret ediyordu. London, bu dönemde edindiği önyargılardan 1905’teki ‘Devrim’ makalesinde “Devrimcilerin yoldaşlığı coğrafi sınırları ve ırksal önyargıları aşar[9] demesine rağmen kurtulamamıştı. Bu ve benzeri makaleleri, Japonlara duyduğu hoşgörü ve muazzam öyküsü “Meksikalı”, bana London’ın ırkçılığının takıntılı bir ırkçılık olduğunu düşündürtüyor.

Maalesef kendisi bir siyah sütanne tarafından büyütülse de ‘Jack London’un Amerikası’nda siyahlar, yaşadıkları devasa problemlere rağmen kendilerine yer bulamamıştır.

Yerliler ise tüm yaşam alanlarına el koyan medeniyetin hızla üzerlerine doğru gelen “özgürleştiriciliğinden” korkan barbar bir topluluk olarak betimlenmiştir. ‘Yalancı Nam-Bok’ öyküsünde açığa vurduğu gibi, Nam-Bok medeniyeti tanımış ve ona uyum sağlamaya karar vermiştir. Köylüleriyse onun anlattıklarından korkmuş ve çareyi Nam-Bok’u köyden sürmekte bulmuştur. “Kafalarımızın berrak ve güçlü kalması ve sayısız anlaşılmaz şeylerle karmakarışık olmaması için gitmen gerekiyor Nam-Bok,”[10] diyordu köylüler.

Burada, “uyum sağlayamayanlara” ne yapılması gerektiğine dair London vecizesini hatırlarsak ABD’nin yerli katliamlarına da uygun bir gerekçe sunulduğunu görebiliriz.

Jack London’ın ‘Macera dolu Amerika’sı, insanı robotlaştıran fabrikaların, yalnızlaştıran ‘Tek odalı daireler’in Amerikasıydı, “devrim için dövüşen” Felipe Rivera’lar da bireyciliğe yenik düşen Martin Eden’lar da vardı. 40 yaşında yüksek dozda morfinden yaşamını yitiren, yeryüzünün gördüğü en büyük maceracı, yazar ve alkoliklerden Jack London galiba ikincisiydi.

[1] Richard O’Connor, Jack London: A biography, Little Brown&Company Limited

[2] Howard Zinn, Howard Zinn on History, Seven Stories Press

[3] James L. Haley, Wolf: The lives of Jack London, Basic Books

[4] Jack London, Demiryolu Serserileri, Alfa Edebiyat

[5] Leon Trotsky, Trotsky and the Iron Heel, https://www.marxists.org/archive/trotsky/1937/xx/ironheel.htm

[6] Richard O’Connor, Jack London: A biography, Little Brown&Company Limited

[7] Jack London, Salt of the Earth, Anglo/American Magazine,

[8] Johann Hari, Jack London’s dark side, http://www.slate.com/articles/arts/books/2010/08/jack_londons_dark_side.html

[9] Jack London, Revolution, https://www.marxists.org/archive/london/revolution/ch01.htm

[10] Jack London, Meksikalı, Yalancı Nam-Bok, Can Yayınları

 

a