Tagged with

NURAY SANCAR

NURAY SANCAR: YENİ GELİN SUNUMUNUN MAHREM ÖYKÜSÜ

Hem namahrem ve mekruh olanın, caiz olmayan insan davranışlarının listesini tutarak mahrem alanı, içinde yaşamayı bir azab haline getiren bir söylem. Hem mahremin köşe bucak, kıyı köşe

kamusal alana süpürülüp saçılmasının bakıştan azade hiçbir insanlık durumunu bırakmamış gibi göründüğü pratik. Her ikisi de birbirini yerinden edemeden, kültürel bütünün çelişik fragmanları olarak birlikte durabiliyor.

Devamını Oku

FARUK EREN: SAKİN PAZARLARDAN CUMARTESİLERE

Yıllardır her hafta kayıp evlatlarının fotoğraflarını taşıyarak “onlar nerede” diyen cumartesi annelerinin yanı sıra babalar, kardeşler, kızkardeşler sessiz çığlıklarına bir yanıt verilsin diye beklediler. O kardeşlerden biri 12 Eylül’ün ilk kayıplarından Hayrettin Eren’in kardeşi Faruk Eren acılı yıllara tanıklığını Bir Kayıp Devrimin Hikâyesi- Bir Zamanlar Hasköy’de kitabında anlatıyor. Bu kitap sadece bir kaybın hikâyesi değil. Hasköy gibi çok kültürlü bir işçi mahallesinin memlekette fay hatlarının derinleşmesine paralel olarak politikleşmesinin, sosyolojik tablosunun zaman içindeki değişmesinin izini sürüyor ve böyle bir tablo içinde resmettiği kayıp ağabeyini hem anılarında yaşatmaya devam ediyor hem de tekrar soruyor aslında: “Abim nerede?”

Aslında burada anlatılan sadece bir kuşağın değil herkesin, içinde kendisini bulabildiği bir memleket hikâyesi.

SÖYLEŞİ: NURAY SANCAR

Devamını Oku

NURAY SANCAR: MEMLEKET DİSNEYLAND…

Walt Disney eğlence şirketinin 1955 yılında Kaliforniya’da, 1971 yılında Florida’da kurduğu; folklor, masal ve söylence dünyasına ait figürlerin plastik yeniden yaratımlarının sergilendiği tema parklar, yetişkinlere ve çocuklara bir boş zaman eğlenceliği olarak sunulmuştu. Mickey Mouse ile Vakvak Amca’nın, örneğin Hansel-Gretel kardeşler ile Uyuyan Güzel’in, Robin Hood ile bir popüler kültür meşhurunun, Kızılderili ile kovboyun hep birlikte sergilenmesinin ne anlama geldiği daha o zaman kültür teorisyenlerinin ilgisini çekmişti. Ama asıl 1992 yılında Paris’te açılan Disnayland’dan sonra, bu oyuncak parklar ile parkların dışında süren gündelik hayat arasındaki ilişki sorgulanmaya başlayacaktı. Kültürün zaman dışı fragmanlara bölünerek teşhiri ile sabahtan akşama kadar vakit geçirebilmeyi vaadeden, herbiri bir kent simülasyonu olarak tasarlanmış AVM’ler arasındaki ilişkinin, Walter Benjamin’in Pasajlar’da açtığı yoldan giden sosyologlar tarafından en çok didiklendiği zaman 90’lar sonrasıdır. Modern zamanların “pasajlar”ında dolaşıma giren metaların, dükkânların önünde uzanan caddelerin, kafelerin, sinemaların, buz pateni alanlarının, oyun sahalarıyla kreşlerin dikte ettiği yaşam tarzıyla tema parklardan çıkan ideolojik mesaj arasında bir bağlantı vardı. Georg Ritzer buna Toplumun MacDonaldlaştırılması adını takarak, büyüsü bozulmuş bir dünyanın yeniden büyülenmesi yoluyla, topluluğun ortak görü ve ortak bir bakış açısının oluşturulması diyordu.

Devamını Oku

RESMİ TARİH: NOSTALJİ İLE ÜTOPYA ARASINDA

Geçmişte, karmakarışık yığın halinde bulunan olguların hangisinin tarih yazımının ya da tarih disiplininin konusu olabileceği, hangisinin olmayacağı eski bir tartışmadır.

Vakanüvislerin ve kendilerine ilginç gelen olayları kaydeden gezginlerin güncelerinin referans kaynağı olarak alınmasının sonunu getiren Aydınlanma, toplumsal ilerleme kavramını analizin merkezine yerleştirdiğinde, ilerleyen bir insan öyküsünün nasıl yazılacağı ile de ilgilenmek zorunda kalmıştı. Olgular, birbirini de açıklayan, tutarlı ve anlamlı bir seyir halinde yaşamaya nasıl devam edebileceklerdi? Bu soru bir ihtiyaçtan çıkmıştı, tarih geçmişte gün gün tutulan notlardan fazlası, bugünü açıklayan, gelecekle ilgili öngörüler için malzeme sağlayan bir bilgi nesnesi haline geldiğinde ilerleme de bir erek kazanabilirdi. İpuçlarını dünde taşıyan bu erek tanımlanabilir miydi? Bu soruyu en çok, iktisadi ve siyasi talepleriyle tarih sahnesine çıkmakta olan yeni sınıf, müesses nizamın kolonlarını oluşturan aristokrasi ve ruhban sınıfına gelişinin mecbur, alt sınıflara da tarihsel ereğin buyruğu olduğunu anlatabilmek için yanıtlamalıydı.

Peki, yirminci yüzyılda Walter Benjamin’in “Bizimle geçmiş kuşaklar arasında gizli bir anlaşma var demektir: bu dünyada bekleniyorduk biz. Daha önceki her kuşak gibi biz de zayıf bir mesiyanik güçle donatılmışız, geçmişin üstünde hak iddia ettiği güç… Geçmiş imgesi onda kendini amaçlanmış olarak bulmayan her bugünle birlikte, yitip gitme tehdidi taşır”[1] diyerek işlevselliğini açıklamaya çalıştığı “süreklilik içindeki tarih”i kim ve nasıl yazacaktı? E.H. Carr[2] bunu tarihçilerin yapacağını söyler. Ne var ki tarihçilerin eşitsiz kişisel donanımlarının, günlük politik tercihlerinden ve sınıfsal aidiyetlerinin gölgesini üzerinde taşımayan, nesnel ve her soruyu yanıtlayabilen; Platon’un mağarasının dışındaki gölgelerinin, eninde sonunda onun kavramında eriyeceği, kendi başına anlamsız olgulara tutarlı bir öykü içinde can vererek geçmiş kuşaklar ile şimdiki kuşaklar arasında, Benjamin’in varsaydığı gizli anlaşmayı deşifre edecek kadir ve mutlak, büyük harfle yazılı, bir Tarihçi-mesih hiçbir zaman olmadı. Olamazdı da.

Hegel’in Tarihçi’liği, tarih ve doğanın içinde yol alan tanrısal düşüncenin, önceden bilinen bir mükemmelliğe ulaşmak olarak tanımlanmış ereğin son durağını kendi çağıyla sınırlayarak tıkanmıştı. Ki bu da Almanya’nın dağınık pazarlarını birleştirmek için mücadele ederken aynı zamanda bu süreci ulus devletle taçlandırmaya girişmiş serbest teşebbüs burjuvasının, gelişini müjdeleyen bir geçmişi mitolojiden, halk efsanelerinden, eski büyük zaferlerden devşirme uğraşının karakterize ettiği egemen sınıf olarak örgütlenme dönemindeki beklentileriyle uyumlu sayılırdı.

Bu süreci sadece Almanya yaşamadı, 19. yüzyılda ulusal birlik mücadeleleri, aynı zamanda yeni sınıfın, her köşesinde farklı lehçeleri konuşan halkları geçmiş ve amaç birliği ile kenetlenmiş, kaderde kıvançta ortak uluslar haline getirme çabasıyla birlikte yürüdü. Bu sınıfın tarih yazımına yüklediği rol, serbest girişim ile ulus devlet despotizminin tarihin en gerisine bir çıpa dikerek ezelden beri müjdelenen bir gelecek olduğunu kaydetmekti.

Karl Marx, toplumsal altüst oluşların yaşandığı 19. yüzyılda tarihle bu kadar haşır neşir olma halini 18. Brumaire’de şöyle tasvir eder: “Camile Desmoilins, Danton, Robespierre, Saint Just, Napoleon, Birinci Fransız Devriminin partileri ve yığınları kadar kahramanları da Romalı kılığında ve Roma’ya özgü cafcaflı sözler kullanarak kendi çağlarının ödevini, yani modern burjuva toplumunun meydana çıkması ve kurulması işini yerine getirdiler… Gene bunun gibi Cromwell ve İngiliz halkı kendi burjuva devrimlerinde gerekli olan dili, tutkuları ve hayalleri Ahdiatik’ten almışlardı. Gerçek amaca varıldığı zaman, yani İngiliz toplumunun burjuva toplumuna dönüşümü gerçekleşince, Locke Habakkuk’un ayağını kaydırıp onun yerini aldı…”[3]

Habakkuk, İbrani peygamberlerden biriydi ve İsrail halkının kurtuluşunu, iyinin kötüyü alt ettiği son zaferini haber veriyordu. Brumaire’de adı geçen burjuva devriminin liderleri, kahramanlık çağından, Romalılardan, kutsal kitaplardan seçilmiş imgeleri kendi yüzlerine eklemiş, sayelerinde Locke’un eserinde sistemleşen fikir hayata geçebilsin diye, bütün güçleriyle geçmişi yardıma çağırmışlardı.

Bu bizim yakın tarihimiz bakımından da böyleydi. 1923’ten itibaren coğrafyadan bir vatan, teb’adan millet yaratmaya soyunan Cumhuriyetin ilk kadrolarının temel hedeflerinden biri, birçok etnik kimliğe bölünmüş, çok sayıda dilin konuşulduğu, her din ve mezhebin bulunduğu topraklarda yaşayan karmaşık bir nüfusa ortak bir Türk kimliği kazandırabilmek için özel bir tarih inşa etmek oldu. Dönemin maaşlı ve teşvikli tarihçilerinin ortaya çıkardığı sonuç, uygarlığın başlangıcından itibaren gelmiş geçmiş bütün Anadolu haklarının hatta yakın ve uzak çevrelerde yaşayan nüfusun; Sümerlerden Hititlere, İskitlerden Amazonlara kadar Türk kökenli olduğunu ve 11. yüzyıldaki Ortadoğu’daki Arap Aydınlanmasının Türk karakteri taşıdığını iddia etmekti. Bu tarih tezlerinin bir sonraki durağının Türklüğü kafatası ölçümüyle, saç, kaş, yüz yapısıyla tanımaya çalışan bir ırkçılık olması beklenebilirdi ki resmi tarih yazımının biçimi böyle bir sızıntıya imkan sunuyordu. Tarihe bütün öteki halklardan daha fazla hükmetmiş, ezelden beri var olan bir millet tasviri sadece geçmişteki işlevsel olguların seçilmesiyle yapılmamış, üstelik olgular tahrif edilerek, gerçeklere değil yalana dayalı bir resmi tarih kurgulanmıştı.[4]

Anadolu’nun Türkleştirilmesinin başlangıç noktası olarak mitleştirilen Alpaslan’ın belirsiz ve bilinemez yüzünün yerine yerleştirilen yüz, dünyaya bedel Türklüğün yaşayan suretiydi. Üstelik geçmişin çok ötelerinden çağırılmış başka imgelerle de zenginleşmişti bu suret. Ancak Cumhuriyetin ilk kadroları sadece geçmiş üzerinde işlem yapmakla meşgul değillerdi. Siyasi muhaliflerini kayıtlardan çıkararak yakın zamanda yaşanmış olayları da revizyondan geçirdikleri bir vakanüvislikten de yardım almışlardı. Osmanlı geçmişiyle bağını koparmak suretiyle kendi yakın köklerine, doğuş koşullarına bile gözünü kapatan bu tür tarihçilik, tarihsel sürekliliği, mitleştirilmiş bir uzak geçmişe yine mitleştirdiği kendi dönemini iliştirerek kuruyordu. Başarılar ve zaferler Mustafa Kemal ve ekibine, yenilgiler ve hezimetler ise sonradan tasfiye edilen kısa dönemli yol arkadaşlarına atfedilerek kesintisiz ve lekesiz bir tarih kurgulanmıştı.

Ne var ki Cumhuriyet tarihi lekesiz bir tarih değildir. Dersim Katliamı, seçimlere katılım oranının ancak yüzde 22’yi bulduğu bir zamanda Mustafa Kemal’in kurdurduğu icazetli parti Serbest Fırka’nın oldukça yüksek oranda oy aldığı Menemen’de çıkan hadise, İstiklal Mahkemeleriyle tasfiye edilen muhalifler ve bürokratlar, demir ağlarla dört baştan örülen Anadolu’nun fonunda bulanık olarak yer almaya devam eder.[5]

Ulus ancak şiddetle kurulmaya çalışılan ama bir türlü kurulamayan bir bütünlüktür sonuçta. Kuruluş döneminden sonraki uzun yıllar boyunca aynı parçalanmışlıktan mustarip olmaya devam edecek; hem bastırılmış toplumsal kesimlerin hem de devlet örgütlenmesinden bir biçimde dışlanan kesimlerin hıncı en önce, tarihin yeniden yazımına odaklanacaktır.

 

***

Bugün Çanakkale Zaferi, 2. İnönü Savaşı, Yunanlıların denize dökülmesi, Kurtuluş Savaşı’ndaki muhabereler ve zaferler hakkında eski kesinlikleri kuşkulu hale getiren devlet destekli yeni bir resmi tarih yazımı var. Cumhuriyetle birlikte ortaya çıkan devletleşme biçimiyle ve “ulus”un ideolojik formasyonuyla sorunlu, kurumlaşmış bürokratik kastla hesaplaşmayı önüne koymuş 16 yıllık AKP iktidarının kadroları için de tarih, bir restorasyon konusuydu. Bir yandan sermaye dolaşımının hızını kesen ulus devletlerin eski korumacı ve bürokratik prosedürlerinden oluşan bariyerlerin kaldırılmasını dikte eden neoliberal entegrasyon sürecinin gereklerini yerine getirirken, diğer yandan da bu işlevi siyaseten üstlenen yeni iktidar bürokrasisinin ümmetçilikle Türkçülük arasında salınan birikmiş reaksiyonlarını telafi etmeye yönelik bir harekatın telkin edici gücüydü tarih. AKP iktidarı bütün bu ihtiyaçlarını halka, kefeniyle yola çıktığı bir huruç, bir dava olarak pazarladı. Kemalist tarihin doğum kusurları onu ters yüz etmeye yelteneceklere zaten geniş imkanlar sağladığından bu çok zor olmayacaktı. Ancak eski kahramanlık öyküleri ile yapılandırılmış mit, yapısı gereği artık toplumsal bellekte kökleşmiş ve kendi kutsallıklarını da yaratmış olduğundan sadece biraz zamana ihtiyaç vardı. Hobsbawm’ın not ettiği gibi: Tarih eğer “ataların belleği ya da kolektif bir gelenek” değil de “insanların din adamları, öğretmenler, tarih kitaplarının yazarları, dergi makalelerinin editörleri ve televizyon programlarının hazırlayıcılarından öğrendikleri şey”se[6] geçmişe dair resmi anlatının yerine inşa edilecek yeni anlatı da elbirliğiyle oluşacaktı.

Tarihin yeniden araçsallaştırıldığı son dönemlerde, geçmişin gelecek vizyonunun hizmetine alındığı, şimdiye kadar belki de ilk kez bu kadar açık dile getiriliyordu. Kendisini İslam’ın ve Türklüğün ebedi ve ezeli davası için savaşan bir güç olarak tanımlayan AKP iktidarı için de geçmiş bugünü müjdeleyen, onun var oluşunu gerekçelendiren bir bilgi hazinesiydi.

Yeni Şafak gazetesinin sahibi olan, Erdoğan ile akraba Albayrak ailesinin çıkardığı Derin Tarih dergisinin genel yayın yönetmeni Mustafa Armağan, bir zamanlar Zaman gazetesine yazdığı bir yazıda şöyle diyordu: “Tarih bir masal albümü değildir. Tarih bir kıymet hükmü tablosudur. Necip Fazıl’ın bu acil değerlendirmesi, onun, tarihi bir hesaplaşma zemini olarak kuracağının işaretlerini verir. Nuh’un gemisini yeniden yapmaktan söz edişi de, bir kurtarıcı beklediğimizi ısrarla ve bağıra bağıra söylemesi de bundandır. Bu dava, demiştir bir yerde, cephede kaybedilmiş güneştir. Güneş ceplerimizde kaybedilmişse o ceplerin ağızlarını dikmek değil, içini dışına çıkarmak, kumaşı ters yüz etmek, havını tersine taramak gerekir… Bu yüzden Necip Fazıl’da tarih, akademisyenin yaptığı türden sabırlı ve miyopça bir uzmanlık çalışması olamaz. O bir dava uğruna tarihin başına çömelmiştir ve zaten çarpık çurpuk edilmiş, silinmiş, unutturulmuş ve hatta tersine çevrilmiş, aklın kara, karanın da ak gösterildiği bir tarihi yeniden ayakları üzerine oturtmak, yani davanın gerektirdiği akışa büründürmekle vazifelidir… Necip Fazıl’ın bu operasyon için önerdiği metot ise oldukça şaşırtıcıdır: Abdülhamit hakkında söylenen her olumsuz iddiayı tersine çevirdiğimizde doğruyu bulacağızdır…”[7]

16 yıldır yapılan da aslında Necip Fazıl’ın tavsiye ettiği gibi, tarihi bir ters yüz etme işi olmuştur sahiden de. Onun İdeolocya Örgüsü kitabında Türklük için ulaşılması gereken hedef olarak belirlediği Başyücelik Devleti, bugün tek adam rejimi biçiminde gerçekleşmiş bir ütopya, neredeyse tamamına ermiş bir davadır. Davanın akışına uydurulan tarih yazımı ise, ulusun bütününde kolektif bir bellek oluşturmak gibi imkansız bir motivasyona sahip Cumhuriyetin kurucu elitlerinin yöntemini taklit eder. Ancak sınıflara ve halklara bölünmüş bir toplumda böyle bir bellek üretme çabasının toplumsal maliyeti de, yarattığı gerilim de az değildir. Bunun için nüfusun kayda değer bir kesiminin rızasını almakla sınırlı kalsa da, milli ve yerli bir bellek bahşedilen bir kesim ile diğerleri arasındaki gerilim, davaya dava diyebilmek için ihtiyaç duyulan çatışma, gerekli motivasyonu sağlayabilmek için araçsallaştırılmıştır.

AKP’nin kendince temize çektiği eski resmi tarihin yerine koyduğu, laik Cumhuriyet kadrolarının İttihat Terakki’den beri birlikte yürüdükleri halde sonradan itibarsızlaştırılmış İslami yönleri ağır basan figürlerin unutulmuş hadiseleriyle, tarihsel bir değer eklenerek uydurulmuş dinsel ritüellerdir.

Kutlu Doğum haftası gibi, dindar kitleleri etkinlikler boyunca meşgul edecek mamul olgular, Mustafa Kemal’in Nutuk’ta karaladığı Kut’ül Amare muharebesinin kutlama listesine alınması, İskilipli Atıf Hoca’nın şapka devrimi direnişçisi olarak iade-i itibarı ve nihayet Enver Paşa’nın Sarıkamış hezimetinin bir fedakarlık anıtı mertebesine yükseltilmesi gibi, havı tersine tarama işi, rıza kaynağı kitlelerle iktidarın ortak duygudaşlık alanı inşa etme sürecinin başlıca unsurlarıdır.

Tarih müfredatına sonradan eklenen ya da yeniden yorumlanan hadiseler elbette bir nesnellik iddiasıyla işlem görür. Bu nesnellik, tümü bir araya getirildiğinde, davayı meşru ve köklü gösterecek figür ve hadiseleri, tarihsel malzeme bohçasından kitlesinin gözünün önünde çıkaran Tayyip Erdoğan’ı aşan bir yerden gelir. Meydan, kongre ve örgüt içi konuşmalarda dinsel bir huşuyla selam gönderilen Fatih’i, Muhteşem Süleyman’ı, Osman Gazi’yi, Alpaslan’ı ve Selçuklu sultanlarını mistik bir haleye sararak pazarlamayı kolaylaştıran “göklerden gelen bir karar”dır. Sezai Karakoç’un, içinde bu dizenin geçtiği şiiri Erdoğan kamuoyunun önünde defalarca okumuştur.

Göklerden gelen tanrısal karar, dört tarafı düşmanla çevrili yurdun üzerinde oyun üzerine oyun kuran karanlık güçlere savaş açmış bir iktidarın zaferini kahraman atalar aracılığıyla haber vermektedir. AKP’nin 6. Kongresinde “17 yıl önce Ak Parti’yi kurarken Türkiye’de hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacak demiştik. Ak Parti başlangıçtır, Hz. Adem’in dünyaya gelmesiyle başlayan insanımızın takipçisidir”[8] diyen Erdoğan, “Oyunu görüyoruz. Bizi stratejik hedef haline getirmeye çalışanlara teslim olmadık olmayacağız” diye ekler. Adem kadar eski bir tarihten beri süren insanın en eski korkularını, Ortaçağ taassubuyla cilalayarak mistikleştiren liderin, eski zaman insanlarının gözünde canavarlar, cinler, devler evreni neyse şimdiki dünya da o hale dönüşür. Bilinemez, karanlık ve ne zaman neyin olacağının kestirilemediği bu dünyada, çeşitli suretlere bürünen düşmanlara karşı savaşan lider yine de kazanacaktır. Çünkü hakkında karar vardır. Çünkü şanlı bir tarihte geçen Tanrıdan Türklüğe bahşedilmiş zaferler müstakbel zaferlerin teminatıdır.

Şimdiyle geçmiş arasında Erdoğan’ın kurduğu bağlantı kendi icadı sayılmaz. Bildik ve tekrarlanan bir yöntemdir. Hobsbawm bunu şöyle teorileştirir: “ Geleneksel toplumlarda bilinçli ve radikal yenilikler gerçekleştirmek mümkündür, fakat böylesi yeniliklerin ancak birkaç şekilde meşru kılınabileceği düşünülebilir. Bu yenilikler yanlışlıkla unutulmuş ya da terk edilmiş geçmişin bir parçasına geri dönüş veya o parçanın yeniden keşfi kılığına bürünebileceği gibi, bugünün/geçmişin yok edilmesini emreden anti-tarihsel bir üstün ahlaki gücü, örneğin dinsel bir vahiy ya da kehanetin icadı biçimini de alabilir.”[9]

Burada yaşanan da buna benzer bir süreçtir. Geçmişten bugüne uzatılan süreklilik çizgisi insan eliyle değil, tarihsel olmayan bir özne tarafından çizilmiş ama gayet dünyevi bir hedefle AKP’nin 2023 vizyonuyla rabıtalandırılmıştır.

Geçmiş zaferler, kahraman cetler, mesela Malazgirt Zaferiyle birlikte, Roma İmparatorluğu’nun kontrolü altındaki Anadolu’yu Müslümanlara ve Türklere açan Alparslan şimdi tıpkı onlar gibi bir dava uğruna liderlik eden Reis’in (Başyüce’nin) kolektif belleğe nakşedilmiş ön kehanetidir. Erdoğan profili, cihana hükmeden kahraman ataların imgesiyle çizilir. Erdoğan’ın kendisi, tarih tarafından aklanan, çok uzak geçmişlerden bu güne gelen çizgi içinde geçmiş kuşaklar tarafından beklenen, Geçmiş imgesinin onda kendini amaçlanmış olarak bulduğu, kendi bünyesinde geçmiş emsallere yeniden hayat veren, müjde edilenin cisimleşmiş halidir.

 

***

Aslında ortada tarih filan kalmamıştır. Geriye doğru geçmişin çeşitli noktalarından seçili, toplumsal ve tarihsel ilişkilerinden soyutlanmış sembolik figürler arasında çizilmiş kestirme yollar aracılığıyla kat edilen mitolojikleştirilmiş bir tarihtir, üzerine konuşulan. Bu figürlerin iktidar söyleminde kapladığı görece sınırlı alan; kamusal alanın, kent mobilyalarının, medyadaki sunumların, okul müfredat programlarının, dizilerin, filmlerin, ilahiyatçıların ve tarihçi olarak ortaya çıkan türedi entelektüellerin çabasıyla tahkim edildikçe, tarih içinde yaşanılan zamanın hem  uzantısı haline gelir hem de bugüne taşınır. Geçmişle şimdi, şimdi ile gelecek arasındaki doğal akış bozulur. Siyasi başarı bu anakronizme bel bağlamak zorunda olduğundan, yurttaşların acı veren bir şimdi yerine geçmiş güzel günlerde yaşıyormuş hissiyle davranacakları sanal bir gerçekliğin oluşturulması tarihin yeniden yazımının doğrudan sonucu olur. Böylece, Hobsbawm’ın kavramlaştırdığı gibi, tarih yeniden kurulma biçimiyle, geçmiş güzel günlere dönüş vaadiyle kışkırtılan nostaljiyi bir egemen sınıf ütopyasının kaldıracına dönüştürür.

Bu ütopyanın dış politikadaki söylemi; Osmanlı’nın yıkılmadan önceki topraklarının yeniden fethi davası, cihan hakimiyeti ülküsü, beşten büyük bir dünyada Türk devletinin gücünün dünyaya bedel olması ve muhtemel ve müstakbel savaşlardan büyük bir zaferle çıkmasıdır. Gerçeği ise; yedi cihanın paylaşım savaşı içine girdiği Ortadoğu veya Afrika’da yağmalanan ve sömürülen ülkelerdeki en büyük payın sahibi olmak. Uzak-yakın ülkelerdeki sermaye dolaşımından pay almak, emperyalist ülkeler ligine yükselmek ve nihayet yıkımından sorumlu olduğu coğrafyalarda yeniden inşa sürecini kâra çevirmek.

İç politikada ise; artık esamisi okunmayan yasallıkla kısıtlanmış rantiyeliğin ve pazar hakimiyetinin engellerini kaldırmak, bu edimin önüne çıkan her türlü toplumsal engeli dini tekinlerle yatıştırmak veya şiddetle ezmek.

Tarihsizleştirilmiş tarih, yoksul ve kendi halindeki emekçilerin gidişattan bütün hoşnutsuzluğunu nostalji ile ütopya arasındaki bir durakta muhtemel zaferlere ikame ederken aslında finans kapital ve iktidarı kendi şanlı ve kârlı geleceğini yazar. Emekçilere düşen; altın çağın hemen dönüverilecek kadar yakın olduğu, yakın değil neredeyse bu çağın içinde yaşandığı, geleceğin ise şimdiden belirlenmiş bir vizyona kilitlendiği duygusudur.

Tarihsel olmayan bir tarih sayesinde bugün mutlu olunabileceği zannıdır bu da.

 

***

Başa dönersek… Olguları tutarlı ve anlamlı bir akış halinde bir araya getirerek tarih yazmak, sadece meslekten olduğu için kendisine nesnellik vehmedilebilecek bir Tarihçi’nin işi olmamıştır hiçbir zaman. Tarih modern egemen sınıfların elinde kendi yapmak istediklerinin tartışılmaz ve kaçınılmaz olduğunu kanıtlayan bir avadanlık; milliyetçiliği, ırkçılığı, fetih ve yağma dürtüsünü haklı çıkaran, sermaye birikiminin geleceğini açıklayan bir gerekçe niyetine kullanılır. Dolayısıyla egemen sınıfa bir soy kütüğü hizmeti görür. Tarih tam da bu yüzden belirli bir ereğe doğru, şimdiki dönemi olumlayan bir soy akışı halinde kurgulanır.

Ancak tarihin motorunun sınıf mücadeleleri olduğunu söyleyen Marx, tarih yazımının kendisinin de sınıf mücadelelerinin alanı olduğunun altını çizer. Tarihin kendisi, müjdeler paketiyle gelen, sıradan insanların kendi gündelik hayatlarında yapıp ettikleriyle alakası olmayan, aşkın bir özne değildir. Tersine kendi makus talihlerine karşı mücadele eden ezilen sınıfların kendi elleriyle kurdukları, son tahlilde, ilerleyen süreçler bütünüdür. Marx ve Engels’in yaptığı geçmiş sınıf mücadelelerinin akışını, toplumların özelliklerini inceleyerek bu tarihsel akışın iç “yasa”sını ortaya çıkarmaktı. Tarihsizleştirilmiş bir tarihin tarihselleştirilmesiydi bu. Toplumsal düzenleri, onları yaratan iktisadi ve sosyal gereklilikleri hesaba katmadan anakronik bir biçimde aynılaştıran bir tarih anlayışıyla uğraşmıştı.

 

 

İşçi ve emekçi sınıflar da, kendi mücadelelerini sürdürürken ihtiyaç duydukları başarı öykülerini geçmiş kuşakların anılarından kotarırlar. Bazen kolektif belleğin en gerilerine itilmiş, varlıklarına ve yaşandığına dair emarelerin silindiği olgular toplumsal alt üst oluş dönemlerinde yeniden dirilir; geçmişin bilgisi geleceğin anahtarlarından biri haline dönüşür. O zaman sıradan insanların ihmal edilmiş, ötelenmiş, disiplinden dışlanmış hikayeleri yeni anlamlar yüklenerek yeniden dirildiği gibi, geçmiş ezilenlerin gözünden tutarlı ve nesnel bir akış halinde yeniden yazılır. Ne var ki bu, karşıtı olduğu sınıfın yaptığından farklı bir seçmedir.

Şöyle der Marx: “…Devrimlerde ölülerin dirilmesi, sonuç olarak eskilerini taklit etmeye değil, yeni savaşımları ululamaya, gerçeğe sığınarak onların çözümünden kaçınmaya değil, tamamlanacak, yerine getirilecek ödevi muhayyilede devrimin hayaletini yeniden çağırmaya değil, devrim ruhunu bulmaya hizmet eder… Daha önceki devrimlerin kendi öz içeriklerini gizlemek için tarihsel anımsamalara ihtiyacı vardı. 19. Yüzyılın devrimi ise, kendi öz nesnesini gerçekleştirmek için kendi ölülerini gömsünler diye ölüleri bırakmak zorundadır. Eskiden söz içeriği aşıyordu, şimdi içerik sözü aşıyor… Toplum kendi kendine yeni bir kapsam, yeni bir içerik vereceği yerde, yalnız devlet, kendi eski ilkel biçimine, şövalye kılıcının ve papaz kukuletasının düpedüz küstah egemenliğine dönmüş görünüyor.”[10]

Ezilen sınıfların yazdığı; tarihsel şahsiyetlerin ve cephe başarılarının birinden birine atlama taşları olarak sıralandığı metafizik bir seçmenin ürünü değildir. Kendi geçim araçlarını içine doğdukları tarihsel koşullara bağlı olarak üretirken aynı zamanda tarih yapmakla meşgul olan alt sınıfların geçmiş anlatısı, onları ezen ve sömüren sınıfların maruz bıraktıkları tarih yazımından farklı; dünyanın çoğunluğunun esas öyküsüdür.

İşçi sınıfı da bu tarih bilgisiyle kendi geleceğini kurmaya çalışır, geçmiş kuşakların deneyimlerinden yararlanır ama daha önemlisi kendisinden ram olmasını bekleyen burjuvanın kurmaca-metafizik tarih enjeksiyonunun yarattığı amneziyle nasıl baş edebileceğini öğrenir. Tarih, şimdi, bugün içinde yaşamaya zorlandıkları bir nostalji olmaktan çıkar.

 

[1] Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk, Haz: Nurdan Gürbilek, Metis yay., İstanbul:2006, s. 40

[2] E. H. Carr, Tarih Nedir, çev: Misket Gizem Gürtürk, İletişim yayınları, 1996, 1. Bölüm: Tarihçe ve Olguları.

[3] Karl Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, çev: Sevim Belli, Sol Yayınları:1990, 2. baskı, s. 14-15

[4] Suavi Aydın, Resmi Tarihin Temeli: Ulusal Tarih Yazımı ve Resmi Tarihte Mitlerin Kaynağı; Resmi Tarih Tartışmaları, Ed: Fikret Başkaya, Cilt 1 içinde.

[5] İhsan Toker, Türkiye’de Resmi Tarih ve İdeoloji Karşısında Bir İslami Söylemin Tezahürleri; Resmi Tarih Tartışmaları, Ed: Fikret Başkaya, Cilt 1 içinde.

[6] Eric Hobsbawm, Tarih Üzerine, çev: Osman Akınhay, Bilim ve Sanat yayınları, Ankara-1999. s. 13.

[7] Mustafa Armağan, Zaman gazetesi, 4 Aralık Pazar.

[8] Sputnik, 18.08. 2018

[9] Eric Hobsbawm, agy, s. 19-20.

[10] Karl Marx, agy., s. 15-17

Kadınlığın yazılı tehciri

Tarihin hiçbir döneminde kendi halinde, sınırlı bir biyolojik varlık olarak kalmayan insan bedeni, üzerinde kuralların ve kaidelerin inşa edildiği, işlendiği, toplumsal bütüne ait simgelerin yerleştirildiği bir coğrafya olageldi. Irwin Cemil Chick, sünnet, örtünme, dövme, delme, yara izi bırakma, oruç-perhiz, adabı muaşeret, moda gibi bedeni işaretleyip dönüştüren, toplumsal normlara ve gerekliliklere uygun anlamlar ve değerlerle donatan yazma uygulamasının, bedeni İslam toplumlarında bir kimliğe büründürerek toplumsallaştırdığını not düşer. Böylece kişi münferit bir öğeden ziyade bir bütünlüğün üyesi olarak görülür. Beden bir toplumsal ilişkiler dizgesine bağlanır, beşeri düzen içinde ona bir yer tayin edilir.

Bedenin; eklemeler yapılarak, parçalarına ayrıştırılarak, üzerine simgeler yerleştirilerek duyurulan bir toplumsallaşma biçiminin, onu diğerlerinden ayrıştıran işaret levhası olarak ele alınması elbette sadece İslam toplumlarına özgü bir şey değildir. Toplumsal ayrışmalar ve çözülmeler sürecinde bedenin bir savaş alanı ve inşa dönemlerinde terbiye zemini haline gelmesinin coğrafi sınırlılığı yoktur.

Edep yerlerini kapatan incir yaprakları dışında çulsuz ve mülksüz, çırılçıplak cennetten kovulan Adem ile Havva söylencesinden bu yana beden, üzerine kurallar yazılmak üzere boşaltılan bir kağıt muamelesi görmüştür. Toprak parsellenerek paylaşılırken insan bedeni de haritalanır, ölçeklenir, ayrıştırılır, yeniden şekillendirilir; mülksüzleştirilen yoksullar bir durumdan diğerine sürgüne gönderilir. (David McNally)

Bu yeniden yazma işlemine, sürgüne gerekçe olarak gösterilen sayısız suçların nesnesi olarak işaret edilen kesimlere uygulanan kurumsal ve toplumsal şiddet eşlik etmiştir. Şiddet yoldan çıkmış olanların, itaatsizlerin, tekinsiz olanların ehlileştirilmesinin başlıca yöntemlerinden biridir hep.

Cennetten kovulma mitinde kendisine ilk günahın sorumluluğu yüklenen kadın, bundan sonra da her toplu sürgünün de hedefinde yer alır. Tarihin keskin dönüm noktalarındaki yön gösterici trafik levhaları önce kadının bedenine dikilir.

Kapitalizmin kuruluşu da hazin bir kadın öyküsüyle başlar. Uzak diyarlardan toplanmış ticaret sermayesini kırbaçla çalıştırılan kölelerle taşıyan Avrupa burjuvazisi, kendi ülkesinde de köylülerin ekilebilir topraklarına, etrafını çitleyerek el koyarken, bu ortak kullanım alanlarının özelleştirilmesinin sonucu, milyonlarca yoksul köylünün topraklarından koparılması olmuştu. Zorla proleterleştirilmelerine rağmen henüz bu insan gücünü emecek fabrikaların, işliklerin yokluğunda dilenciliğe, hırsızlığa sürüklenen köylü kitleleri, haklarında çıkarılan serseriler yasası sayesinde düzen bozuculuğun, aslında gözü dönmüş burjuvaya ait ilk günahın kefaretini ödemeye zorlanarak hapse atılmışlar, idam edilmişler, işkencelerden geçirilmişlerdi. Üzerine yeni bir yazı yazılacak insan bedeni önce eski kırsal alışkanlıklarından arındırılıyor, görenekte direniş bastırılıyordu.

Kendi yurtlarından kovulmuş sürgünlerin, saatler boyunca bir patrona çalışabilecek kıvama gelebilmesi için güneşin doğuşuna ve batışına ayarlı biyoritminin değişmesi (E. P. Thompson), iş verimliliğini kısıtlayan boş zaman etkinliklerinin, karnaval ve şenliklerin yasaklanması (Barbara Ehrenreich), cinsel perhiz günlerinin artırılması, istediği odunu ormandan kesip getirmek, hasat artıklarını toplamak gibi komünal alışkanlıkların hiçbir şeyin nakit ödeme yapılmadan elde edilemeyeceğini dikte eden bir yasallık içinde tasfiye edilmesi ve bütün bunlar için eski bedenin de zor yoluyla “çitlenerek” doğayla eski uyumunun bozulması insan bedeninin bu yeniden yazılma sürecinin karakteristiğiydi.[1]

Kadınlar bu dönemi son derece ağır yaşadılar. Her şeyden önce feodal sömürüye, serflik sistemine karşı ayaklanmaların en gözü kara katılımcılarıydılar. Komünal gelecek tasarımları içeren eşitlikçi ütopyaların, düzen bozucu gizli-heretik mezheplerin nüfusunun epey bir kısmını kadınlar oluşturmaktaydı. Kilisenin kadınları cendere altına alan kuşatmasına karşı bir kısmı eski tanrıça tapımlarını yaşatan, sonradan büyüyle geleceği tahmin etmeye ve olayları yönlendirmeye çalıştıkları suçlamasına maruz kalmalarından da anlaşılacağı üzere, içinde yaşadıkları zulüm dünyasından başka bir dünyanın olabileceğini tahayyül eden; ebelik, doğum kontrolü, antik tıp ve eczacılık gibi miras edinilmiş bir bilgiyi kuşaktan kuşağa aktarmak suretiyle kilisenin tekeline karşı kaçış koridorlarını çoğaltan kadınların toplu katliamı kapitalizmin kuruluş dönemine eşlik eder. 15. yüzyılda başlayan ve 17. yüzyılın sonlarına kadar süren kırım sırasında bir rivayete göre 9 milyon kadın engizisyon işkenceleri sırasında veya yakılarak öldürüldü (Silvia Federici).

Kuraklığın, kıtlığın, vebanın, nüfus azalmasının faturası kadınlara kesiliyordu. Ama kadınların, uğruna kurban edildiği düzensizlikler bu büyük felaketlerden ibaret değildi.[2] Nazar değmesi, sıradan hastalıklar, çocuk düşürmeler, küçük kazalar bir yerleşim biriminde olan bütün aksilikler, bu kuralsız dünyada tanrı kelamını ve uzlaştığı feodal iktidarın yetkesini yelkenlerine rüzgâr olarak doldurmak suretiyle kendi kurallarını dikte eden burjuvanın kadın bedeninde yara açmak için kullandığı gerekçelerdi.

Kadınlar kurumsal bir cezalandırma konusu olarak uzun yıllar işletilen engizisyon mahkemelerinin yanı sıra tecavüzün de serbest bırakılması ve fuhuş evlerinin kurulmasıyla birlikte yücelikleri dayatılan kurumlara olduğu kadar, onların cinsiyetler arasındaki ilişkideki temsilciliğine atanmış erkeklere de biat etmeyi öğreneceklerdi. Böylece kapitalizm geçmişten arta kalan komünal alışkanlıkları, gelecek ütopyalarını da ortadan kaldırarak, kadınların dayanışma ve direnme mekanizmalarını çözüyor, feodal ataerkinin tahkim edilmiş mirasını devralarak kadının “büyük kapatılması”nın yolunu açmış oluyordu.

Bu şiddet yoluyla terbiye, kadınların yanı sıra ergenleri de kapsayarak gelişti. Kız ve erkek çocukların öngörülen normların dışındaki davranışları, psikolojik sorunları veya basit suçları, içlerine şeytan kaçtığı gerekçesiyle kilise tıbbının konusu edilmiş ve cin ve şeytan çıkarmak için çocuk avcılığı da başlatılmıştı (Haydar Akın). Ortaçağ çocukluğunun yok oluşu, kırsal aile ilişkileri içindeki ergenin fonksiyonel rolünün tasfiyesi de bu şiddetin ürünü olacaktır. Aslında emekçilerin mülksüzleştirilmesinin üzerine kurulan yeni mülkiyet rejimiyle uyumlu, insan ruhunun döküleceği kalıp olarak kadın ve çocuk bedenlerinin kullanıldığı bu geçiş döneminde şeytanlaştırılan, bütün eski toplumsal ilişkilerdi ve bedelini en zayıflar; başta kadınlar, çocuklar ve proleterler ödedi.

Kapitalizmin ilk birikim döneminde burjuvazi, yerel topraklar ve yerküre üzerinde çizdiği mülkiyet haritasında emekçilerin eski hayatlarını ve varlıklarını “girilmez” levhaları asılı çitlerle kuşatmıştı. Onları zorunlu yeni mekanlara, üzerindeki sınıf tahakkümünün insanın aşağılanarak kurulduğu bedenlerine hapsetti. Bu kuşatma zaman zaman “insanlığın, kendisinde yitirildiği proleterlerin” (Marx) ve kadınların mücadeleleriyle esnemek zorunda kalmışsa da yoksulların, kendi buyruğunun önünde ehlileştirilmesi burjuvanın evrensel bir önceliği olmuştur. Bugün içinde yaşadığımız koşullar, bunun özel bir döneme ait arızi bir histeri olmadığını, şiddetin değişik biçim ve yoğunlukta yeni günümüzdeki yıkım ve inşa süreçlerine bir biçimde eşlik ettiğini kanıtlıyor.

 

Ortadoğu’dan batıya neoliberalizmin yüzleri

Ortadoğu’nun sınırlarının çizildiği Sykes-Picot anlaşmasının üzerinden tam yüzyıl geçtikten sonra Irak-Şam İslam Devleti adıyla zuhur eden tedhiş örgütünün, kestiği insan kafalarını videolar yayınlayarak teşhir etmesi, kadınları cariyeleştirerek kafesler içinde satılığa çıkarması, Ezidi kadınlara kitlesel tecavüzler ve klan içindekilere uygulanan katı örtünme kuralları ve diğer baskı türleri, bölgenin yeniden kurulmaya çalışılan toplumsal düzeninin aynı zamanda diz çöktürmeye zorlayarak veya beşeri bir ehlileştirmeyle beraber sürdürüldüğünün güncel örneğidir. Bu tedhiş örgütünün yaydığı korku ve yılgınlıktan, kendisini besleyen, büyüten, finanse eden ülkelerin vekaleten yararlandığı savaş süreci, dünyanın başka bölgelerindeki kuralsızlaştırma, özelleştirme, sosyal hakların tasfiyesi, kamu kaynaklarının yağmasıyla birlikte süren iktisadi dönüşüm süreciyle ilişkisiz de değildir.

Kurulu dayanışma ağlarını, örgütleri yıkarak, müesses nizamın dikişlerini sökerek, kazanılmış demokratik hakları süpürerek yol alan neoliberal birikim rejimi, bugün ancak Suriyeli yoksulların gözle görülür yersiz yurtsuzlaşmasıyla üzeri örtülen (mealen) büyük iç tehcirin de sebebi durumunda.

Dünya emekçileri kendi yaşadıkları ülkeleri yurt edinme biçimlerinden her gün biraz daha uzağa sürülüyorlar. Güvencesizleştirme ve geleceksizleştirmenin aidiyet duygusunu kırılganlaştırması, bölüşüm sisteminin yeniden “girilemez” levhalarıyla donatılarak emekçilerin paylarına el konulması, toplu sözleşme masalarının sallanmaya başlaması ve nihayet kapitalizmin ilk zamanlarındaki gibi, gündelik hayatın çitlenmiş alanlarını genişleten fatihlerin, denetim ve gözetim mekanizmaları aracılığıyla ihlal kaydı tutmaya başlaması bu savaşın bir başka yüzü olarak beliriyor.

Savaş sadece Ortadoğu’nun sınırlarının ve düzeninin değiştirilmesi için sürdürülen bir paylaşım savaşı değildir o halde. Aynı zamanda topyekun bir dönüşüme tabi tutulan yerkürede bütün emekçilere yozlaşmış bir etik anlayışın dayatıldığı, eski hayat tarzlarının yıkıldığı, tedhişi her bireyin iliklerine kadar hissettiği bir yıkım sürecidir de.

Ebeveynlerinden daha kötü hayat şartlarında yaşamaya başlayan kuşağın yitirilmiş gelecek hayalinin yerini alan, geçmiş imparatorlukların yeniden ihyasıyla mümkün bir “yeniden büyük Fransa, Almanya, Amerika vb.” sloganı eşliğindeki tarihin gerisinde bir yerlerde yurtlanmayı kışkırtan bir yeni faşizm aynı zamanda arkaik insan ilişkilerinin yeniden diriltilmesini teşvik eden bir kültüre ilginin de tetikleyicisidir. Kadınların eşitlik mücadelesinin kazanımlarının tersine dönmeye başladığı, kürtaj yasaklarının yeniden gündeme geldiği, mobbing, taciz ve tecavüzün ABD ve Avrupa ülkelerinde de istikrarlı bir artış gösterdiği yeni ataerkil inşa, Ortadoğu’da kadınların maruz kaldığı vahşetin mütemmim cüzü olarak belirmektedir; hatta bir bakıma sebebi de olmuştur.

Kadınlara yönelik şiddet, tecavüz ve katl vakalarındaki artış dünyanın yeni nizamının arızi bir sonucu olarak değil tersine bu nizamın kuruluşunun şartı olarak ortaya çıkar. İki nedenle böyledir bu; birincisi uzun emek ve eşitlik mücadeleleri sayesinde ona biçilen rolü değiştiren; toplumsal ilişkiler içinde kendisine açtığı alan genişledikçe sadece bireysel şahsiyetini değil en yakın ilişkiler içinde olduğu kesimleri; ailesini, çevresini, kentsel düzeni, ev içi ilişkileri de değişime zorlayan; bölüşüm sistemini talepkârlığıyla sarsan kadın,  bu yeni çitleme rejiminin artık tekinsiz bir öğesi haline gelmiştir. Sınıfın yeniden üretiminin koşullarını minimize etmeye yönelmişken bu ısrarlı kadın talepleriyle baş etmek kapitalizmin önceliğini oluşturur. Bunun için oluşturulan yeni toplumsal cinsiyet rejiminin kurumsallaşması uğruna kadın talepleri bir savaş konusu haline getirilir.

İkincisi; Kadının talepsizleştirilmesi üretim sürecinin asli unsuru olarak görülen karşı cinsin, sermayenin buyruğu önündeki ehlileştirilmesine de hizmet eder.

Birikmiş hoşnutsuzluk ve tepkilerin kapitalist köleliğin temellerine yönelme ihtimalini ötelemek için rezerv tutulan şiddetin hedef aldığı kadın bedeni, erkeklere sunulmuş, bu kıran kırana savaşın ganimetidir. Kadın bir kurban haline dönüşürken erkek, kadına yönelik organize şiddetin kullanışlı ve izinli tetikçisi haline gelir.

Bugün IŞİD vahşetiyle neoliberal tasfiye sürecinin yaşandığı coğrafyaların keskin bir kesişme noktasında yer alan Türkiye, kapitalist önceliklerin İslami referanslarla uyumlulaştırılarak hayata geçirildiği bir ülkedir ve bu dönüşüm sürecinin direksiyonunu 16 yıldır kullanarak hüküm süren siyasi iktidarın adım adım inşa etmeye çalıştığı toplumsal cinsiyet rejimi, coğrafyaya özgü bir parametrenin oluşmasına yol açmıştır.

Şiddet, tecavüz ve cinayetler; hem toplumsal mühendislik yoluyla geçmiş kazanımlar bakımından hafızasızlaştırılmış, ancak bu hafızasızlaştırılmaya soylu ceddin kahramanlık hikayelerinin enjekte edilmesinin eşlik ettiği tabi bir nüfusun oluşmasını kolaylaştırmak hem de iktidarın bölgesel paylaşım savaşında ihtiyaç duyduğu insan malzemesini şekillendirmek için teşvik görmektedir. Türkiye, kadınların gündelik talepleri ve gelecek beklentilerinin sadece fiziksel şiddete yol vermek suretiyle değil aynı zamanda bu taleplere yer değiştirterek de mobilizasyon yapılabileceğinin kanıtlandığı bir modeldir de aynı zamanda.

2000’li yılların başında türbanın kamusal alanda kullanımını yasaklayan yasalara karşı “insan veya kadın hakları”, “eğitim ve çalışma hakkı”, “eşitlik” gibi genel ve evrensel hakları referans alarak harekete geçen/geçirilen muhafazakar kadın kitleleri, türbanın simgelediği, gerçekte bu evrensel kazanımları revize eden arkaik ataerkil kodların kamusal alana taşınmasında rol oynamışlardı.

Türban yasağının, eylemleri teşvik eden AKP Hükümetleri tarafından uzun süre kaldırılmamasının bir nedeni öngörülen toplumsal ilişkilerin kuruluşunda kadın hareketliliğine yüklenen uzun vadeli roldü.

Bir yandan uluslararası tekelci burjuvaziyle giderek artan bağımlılık ilişkileri kurarken öte yandan İslami referanslı yandaş burjuvaziye devletin bütün olanaklarını açarak yeni birikim alanları ve pazarlar yaratan, el değmemiş kamu mülkiyetinin yağmalanmasına yeşil ışık yakarak ortak mülkiyet arazilerini arsalaştıran, en kısa zamanda en hızlı karların elde edilmesi için eski bürokratik mekanizmayı dağıtan siyasi iktidar, sayısız iş cinayetine; kana ve cana mal olan bu kalkınma rejiminin çarklarının dönüşü sırasında eylemsiz ve sessiz kalacak yeni bir işçi kuşağının yetişmesi için de kolları sıvamıştı. Sınıf mücadelelerinin deneyimi hakkında bilgisiz, toplumsal hafızada birikenlerden habersiz, uğradığı haksızlıkların ve sömürünün hesabının öteki dünyada alacağını düşünmeye yatkın Allah’a ve Reis’e itaatkar Asım neslinin kadınları da, sadece örtünmeyecek aynı zamanda inşa sürecinde etkin rol alarak emekçilerin eski mevzilerinden sürgününün gönüllü neferleri olarak ayrıcalıklı rol modelliğini sürdüreceklerdi. “Asımlar”ın kendi kaderleri üzerindeki kontrol talebi, ülkenin beka sorunu olduğu iddiasıyla toprak ve ikbal talep eden iktidar gücünün hizmetine, kadınlarınki de evdeki ve iktidardaki “Asımlar”a itaate ayarlanırken dinselleştirme ve muhafazakarlaşma gerekli ideolojik besini sağlamaktaydı.

Ne var ki iktidar ülkenin ancak birbirine karşı gerilimli, yönetebileceği kesimler oluşturmaktan daha fazlasını yapamadı. Ancak bu da işlevliydi; Kesimlerin karşılaşma ve kesişme alanlarında şiddet bir “sindirerek kendine benzetme” vasıtası olarak devreye gireceği aralıklar yaratarak yerleşmeye devam etti. İnsanın insanın kurdu olduğu bir şiddet ikliminde ajitasyonla doldurulmuş işgüzarlığın ortaya çıkması bir raslantı değildir. Bu bakımdan devletin ve ilgili kurumların her şiddet vakasını, münferit etiketiyle ayrıştırarak özel bir durum olarak tanımlama çabasına karşın kadına yönelik şiddet, tecavüz ve katlin artışı böyle bir kutuplaştırma siyasetinin de doğrudan ürünüdür. Mağdurları koruyan mekanizmaların ortadan kaldırılması, polis-adliye-mahkeme aşamalarında tecavüzcü ve katilleri elbirliğiyle gözetmeye ayarlı görev adamlığı, medyada ilahiyatçı bilirkişi olarak konuşan kafaların din adına “cinsel rejim” düzenleyici fetva vermeleri, devletin en üst yöneticilerinin kadınları ve bedenlerini aşağılayıcı kelamları ve nihayet kız çocuklarının tecavüzcüsüyle evlendirilmesinin yolunu açan bir yasa taslağının meclise getirilmesi kadın terbiyeciliğinin organize bir karakter taşıdığı konusunda kuşku bırakmaz.

Şiddetin temel hedefi bir kısım kadının gönüllü olarak bir kısım kadının tedhişten yılarak kapatılmaya, alan boşaltmaya ve örtünmenin değişik biçimlerine rıza göstermesidir. Şort veya eşofman giydiği, hamile olduğu halde parkta gezdiği, gece sokağa çıktığı için yani bedenlerinin kamusal alandaki görünürlük biçimleri yüzünden şiddete maruz kalan kadınlar aynı zamanda alışık oldukları yurttaşlık haklarındaki ısrarları hem de bireysel varlıklarını gerçekleştirme biçimleri yüzünden şiddete maruz kalmakta, “itaatsizlik”lerinin bedelini de canlarıyla ödemektedirler.

Örtünmeden başlayarak, kendilerine belirlenen yaşamsal alanda kapanmaya zorlamaya kadar uzanan çizginin sonunda, emekçi sınıfların kadınlarından beklenen, evi ev yapan sosyal hakların ortadan kalkmasına rağmen evden geriye kalan dört duvarın sorgusuz sualsiz bekçiliğini yapmak, talep beyan ederek bölüşüm sistemine çomak sokmamak ve nihayet bütün bireysel ve yurttaşlık haklarından vazgeçerek bir lokma bir hırkayla idare edebilmeyi öğrenmeleridir.

O halde şiddet, aslında Türkiye’deki neoliberal kapitalizmin dinci muhafazakar kurgusu uğruna emekçi bedenlerini hizaya sokmaya yarayan bir üretici güç olarak devreye girmiştir. Bu şiddet, ona bireysel olarak maruz kalsın ya da kalmasınlar, kadın emek gücünün yeni toplumsal cinsiyet rollerine sıkıştırılmasına, emekçi bedenlerinin yeniden yazılarak ıslah edilmesine eşlik eder. Şiddet böylece emek disiplin sürecinde, insan davranışlarının kontrollü şekillenmesinin zeminini açan ideolojik yüklenmeyi garanti altına alan bir araç olarak belirir. Kadın bedeni bunun en etkin ve verimli kullanıldığı coğrafya haline gelir.

Geçmiş kazanımlardan sürgün edilmiş kadınların eski yurtlanma biçimlerini hatırlayamayacakları kadar belleksizleştirilmesi, ruhlarının sıkıştırıldığı beden kalıplarının mümkün tek yurt olduğuna zaman içinde ikna olmaları, hiç değilse uzuvlarını kamusal alanda serbestçe kullanamayacak kadar terörden yılarak iktidarın çektiği çitlerin gerisine çekilmek zorunda bırakılmaları Türkiye kapitalizminin yeni inşa sürecinin karakteristiğidir. Doğrusu şortlu, eşofmanlı, örtüsüz kadınların sadece muhafazakar erkekler tarafından değil muhafazakar kadınlar tarafından da şeytanlaştırılmış olmasıyla tetiklenen düşük yoğunluklu cadı avı, sistemin avadanlığından devşirilmiş malzemelerle sürdürülür; kadınları makbul ve makbul olmayanlar olarak ikiye ayırmak, bir kısmını sistemin gönüllü işbirlikçisi olarak konumlandırırken diğerlerini düşmanlaştırmak aslında aynı sınıfa mensup kadınların dayanışma güçlerini kıran eski yöntemlerden biridir. Kapitalizmin ilk birikim dönemlerinde yaratılan Meryem’in iffetli kızları ile şeytanla işbirliği ve cinsel ilişki halindeki tekinsiz cadıların karşı karşıya konulmasından da bildiğimiz gibi, kadın modelleri arasındaki çatışma dini referanslarla meşrulaştırılmıştır.

Ancak şiddet sadece yetişkinler arası bir mesele değildir. Bugün tatbikat alanı çocuk ve hayvan bedenlerine kadar genişlemiş olan kışkırtılmış eril şiddet, kuralsızlaştırılmış-anayasasızlaştırılmış bir düzende ibret belgeleri yayınlayarak iş görür. Çünkü eğer eski yazılı sözleşme-yasa hükümsüz kılınmışsa emsalin kaynağı ibret ve deneyim (fiili durum) olacaktır. Böylece dikte edilen davranış kalıbı tekil tecrübelerin birikmesi sayesinde kendiliğinden genelleşir.

İbret, tıpkı IŞİD’in yaptığı gibi, bir terör etkisi yayarak nüfusu hizaya sokmanın aracıdır. Kaldı ki Ensar tecavüzlerindeki gibi kurumsal takipsizlik dışında bırakılan şiddet, çocuk kayıplarının artması, kız ve erkek çocukların katli ve istismarı çoluk-çocuk yoksul emekçi sınıfların kendilerini hiçbir zaman güvende hissetmeyecekleri bir rejimin inşa sürecinin ayrılmaz parçası haline gelmiştir.

Erkekleri katil ve işkenceci kadınları mağdur haline getiren bir rejimin bütün emekçilerin önüne, imzalansın diye uzattığı sözleşme örtülmüş/kapatılmış bedenlerinin dışında bir mekanlarının olmaması gerektiği hükmünü içerir. Artık bu türbanla örtünmeyle sınırlanan bir bir coğrafya inşası değildir; örtülü olsun olmasın bütün emekçi kadınları içererek gerçekleşen bir alan çitleme çalışmasıdır. Vaktiyle kazınılmış haklarla tanzim edilmiş bir yurttan zorla tehcir, eski cennetten kovulma mitinin soluk resmini yeniden renklendirmektedir.

Ama bu bir son olmaz. Olmamıştır da. Kadınlar her sürgünden, kendi bedenlerini, toplumu, kainatı yeniden yazmak üzere daha güçlü geri döner. Sonuçta yeniden yazılamayan bir beden ve toplum yoktur.

DİPNOTLAR

[1] Werner Sombart Ortaçağ emekçisini şöyle tarif eder: “Tanrının yarattığı haliyle sağlam bir kafa ve sağlam bacaklara sahip, bugün bizim yaptığımız gibi dünyanın bir yerinden bir yerine çılgınca koşturmayan, yavaş hareket eden. Acelesi olmayan bir insan…” 16. yüzyılda H. Poetz’ın yaptığı bir çalışmadaki, madencilerin izin kullandıkları günler konusundaki listeyle devam eder:

203 günlük bir süre için çalışılan gün sayısı 123 gün

161 günlük bir süre için çalışılan gün sayısı 99 gün

366 günlük bir süre için çalışılan gün sayısı 260 gün

287 günlük bir süre için çalışılan gün sayısı193 gün…

(Werner Sombart, Burjuva, çev: Oğuz Adanır, Doğubatı Yayınları)

Bu acelesi olmayan, kayıtsız köylü bedeni birim zamanda en yüksek verimi sağlayacak biçimde proleterleştirilecek, zamanın nakit hızın her şey olduğunu, doğanın sınırsız bedeninde edindiği alışkanlıklardan kurtulup havasız mekanlara sıkışmayı öğrenecektir.

[2] İki rahbin hazırladığı Malleus Malleficarum (Cadı Çekici) isimli bir kitapta cadılığın nasıl teşhis edileceği sistemleştirilmiştir. Kadın suya batırıldığında batmadan yüzebiliyorsa, kızgın demiri tuttuğunda eli yanmıyor ya da az yanıyorsa, vücudunda bere, ezik, siğil, ben varsa, bunlara iğne batırıldığında kan akmıyorsa öngörülen kilodan daha hafifse, ağlayamıyorsa vb. subjektif ölçüler yer alır bu kitapta.


KAYNAKLAR

  • Irvin Cemil Shick,  Bedeni Toplumu Kainatı Yazmak, çev: Pelin Tünaydın İletişim, 2011. s. 59
  • G. P. Thompson, Avam ve Görenek, çev: Uygur Kocabaşoğlu, 6. Bölüm; Zaman İş Disiplini ve Sanayi Kapitalizmi, Birikim Yayınları – 2006.
  • Barbara Ehrenreich, Sokaklarda Dans, çev: Nil Erdoğan-A. Ekim Savran, 5. Bölüm; Karnavalı Öldürmek, Versus Nisan 2009.
  • Barbara Ehrenreich, Cadılar, Büyücüler ve Hemşireler, çev: Ergun Uygur, Kavram Yayınları
  • Haydar Akın, Çocuk Cadılar ve Çocuk Cadı Avı, Phoenix Yayınevi, Mayıs 2010
  • David MacNally, Piyasanın Ucubeleri, çev; İdil Çetin, Dipnot Yayınları- 2016,
  • Sylvia Marcos (der.), Bedenler, dinler ve Toplumsal Cinsiyet, çev: Sibel Özbudun, Balkı Şafak, İlker Çayla, Ütopya Yayınevi, Mart 2006
  • Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Kadınlar Beden ve İlksel Birikim, çev: Öznur Karakaş, Otonom Yayınları, Ocak 2012
  • Ülkü Doğanay, İlkay Kara; Tecavüzün Münferit Bir Olay Olarak Çerçevelenmesi, İletişim Araştırmaları 2011/9 (1-2) içinde.

Her şeyin son bulduğu yerde başlayan

NURAY SANCAR

1806’da Hegel Prusya’nın Jena kentinde “Tinin Fenemolojisi”ni yazarken, diğer Alman romantikleri gibi, iktidara gelişini heyecanla karşıladığı ve “dünya tininin cisimleşmiş ifadesi” olarak gördüğü Napolyon, ordusuyla bu üniversite şehrinde zuhur eder. Ona böylesine paye yükleyen filozof, elyazmalarını toplayarak kenti terk etmek zorunda kalır. Oysa kendisini, kendi yarattığı doğada ve tarihte açan kendinde tin’in yani aklın, kendisini gerçekleştirdiği dünyasal serüvenini tamamlamak suretiyle mutlak bütünlüğe nasıl ulaşacağını analiz etmekteydi. Hegel’in tini Doğudan başlayarak Batıya doğru ilerleyen uygarlık sürecinde özbilincini, tarihin ve felsefenin sonunu da getirmek üzere gerçekleştirecekti. Napolyon’u da, kendi istencini dünya yüzünde, tarihte ve şimdide gerçekleştiren ve nihayet özbilincine ulaşan tinsel eylemin bir karşılığı olarak görüyordu.

“Tinin cisimleşmiş ifadesi” Napolyon, Hegel’in düşünce sistemiyle, yine Alman romantiklerinden Schiller’in sevdiği bir tabirle Hegel’e “oyun” oynamış gibi görünüyordu ama savaşın yıkımı Prusya’nın kendine özgü geç gelişen kapitalizmini şahlandırmanın vesilesi de oldu. O zaman Hegel, Prusya kapitalizminin bu baş döndürücü gelişimi karşısında Tarihin Sonu’nu ilan edebilirdi. Uygarlık ve tarih umulan düzeyine, tinin dünyadaki istencini gerçekleştirmek için tarih içinde ilerlediği yolculuğunun sonuna Prusya’daki kalkınma sırasında, sayesinde gelmişti. Bu, bütün sıkıntıların kaynağı olarak ruhu, kültürü, dini ve maneviyatın altını oyduğunu düşündükleri Aydınlanma rasyonalitesini gören ve Prusya kapitalizminin doğum sancılarını sona erdirecek bir devrimci kesintiden yoksunluk haliyle, kendi çocuklarının başını giyotinle yiyen bir devrimden soğumuş olmanın arasında, iç sıkıntısı ve melankoli ile yaşayan entelektüellerin Alman değerlerinden yola çıkarak şiirsel bir evrensel fikir yaratma mücadelesinin de ödülüydü.

Hegel’in tarih felsefesinde ulaştığı “ussal olanın meşru, meşru olanın ussal” olduğu yargısı Prusya monarşisinin iktidarını onaylamaktan başka bir anlama gelmiyordu ama iç pazarlarını birleştiremediği için bir türlü derlenip toparlanamayan parçalı Alman kapitalizminin sancılı gelişimini geçmişle gelecek arasında sıkışarak yaşayan entelektüelin yaralı ruh hali için de pansuman gibiydi. Alman Ortaçağından öyküler, şarkılar toplayarak, yeni bir mitoloji yaratarak Aydınlanma akılcılığına karşı manadaki gizemi, sıkıcı şimdide gizil sonsuzluğu yücelten ve nihayet aradığını sanatta-şiirde bulacağını düşünen romantizm Hegel’i Hegel de romantizmi beslemişti. Şiiri ve dili bir sığınak haline getirdikten sonra insanı da Tanrı katına yükselten Schiller, Novalis, Fichte, Schlegel kardeşler gibi şahsiyetlerin olduğu Jena’nın entelektüel ahalisi akıl ile duygu arasında zoraki birliği sabırla kurmaya çalışırken bu hazin maceranın sonunda dönüp dolaşıp ‘şimdi’de nefeslenir olmuşlardı.

Aydınlanma hiç ilerlemez gibi görünen tarih hakkındaki geleneksel düşünceyi ve insan eyleminin önceden belirlenmişliğini kanıtlamakla uğraşan dinsel literatürün egemenliğini sarsmış; Fransız Devrimi de tarihte ancak insan eliyle ve eylemiyle gerçekleşebilecek olağanüstü kesintilerin, değişimin ve bu eylemin sonuçlarına ilişkin tasarımların yine insan tarafından yapılabileceğini kanıtlamıştı. Sadece şeylerin değil aynı zamanda şeylerin kendisine ve düzenine ilişkin algının ve anlamın da değişebildiği, değerlerin sabitsizleştiği ve nihayet geleceğe dair fikirlerin ütopya kılığında ortaya çıkıp toplumsallaşabildiği bir zeminin kuruluşuydu bu.

Bu boşlukta, önceden tarihi hiçbir yere gitmeyen yan yana sıralanmış olgular dizisi olarak gören metafizik zihin, Hegel’in de katkısıyla tarihin ancak seçilmiş olguların “hareketinin” anlaşılması sayesinde yazılabileceği bir anlamlandırma düzeyine sıçradı. Öncesi ve sonrası olmayan kavşaklar, devrimler, çöküşler, yükselişlerin sonrasız bir şimdiyi gerekçelendiren referanslar haline gelmesi Fransız Devrimiyle terbiye edilmiş metafiziğin medeni halidir. Bu düzeydeki metafiziğin, tarihsel dönüm noktalarında verdiği son ve başlangıç ilanları, amentüsü ilerleme olan Aydınlanmadan ve 1789 Devriminden, ilerlemenin gelişmeyle yer değiştirdiği teknolojik yorumun miras edinilmesinin sonucu olarak belirir. Hegel aklın tarihsel ereğini tamamlama sürecini Prusya kapitalizminin atağında görürken sonrakiler de her son ilanıyla mevcudu onaylamaya devam etmişlerdi.

Sonradan, aklın “sekülerleşerek” dünyevi ilerlemenin kaynağı ve aracı haline geldiği 20. yüzyılda “maddeciliğin zafer geçidi akılcı itirazlarla doldurulacak gibi değildi, bu maddeciliğe özel bir metafizik, ilerlemeye olan inanç karıştığı için. Bu inancın öğrettiğine göre şeyleri ve yaşamı temel bileşenlerine inerek çözümlersek doğanın işletme sırrını keşfederiz. Her şeyin nasıl yapılmış olduğunu ortaya çıkarırsak, bunun taklidini yapacak durumda oluruz. Platon’un ‘idealar’ına, Descartes’in ‘Cogito’suna, Fichte’nin ‘ben’ine ve Hegel’in tinine ihtiyaç kalmamıştır” alt metnini oluşturan teknolojist gelişme karşısında Nietzsche Tanrı’nın öldüğünü ilan ederek, Us ile dünyevi olanı uzlaştırmaya çalışırken kendi ülkesindeki bir durakta kalan Hegel’in düşüncesinin paradoksal ama mantıksal sonucuna da işaret etmişti.

Hegel’in mevcudu yücelten metafiziği, kendisine hiçbir zaman bir son biçilemeyecek biçimde, zaman içinde çeşitli varyasyonlarla yeniden ortaya çıksa da gidebildiği yere kadar Hegel’in tanrısının ölüm ilanını veren Nietsche ile gitmişti.

Metafiziğin terbiyesi

Hegel’in sisteminden sadece Nietzsche’ci bir hiçlik ve yokluk çıkmadı. İnsana fragmanlara ayrılmış olarak görünen doğa ve tarihi, zihinde anlamlı bir bütünlük halinde yeniden kurmaya çalışırken diyalektikten yardım alan metafiziğin yine de baş aşağı görmekten kurtulamadığı dünyayı Hegel’in düşüncesini ayakları üstüne dikerek açıklayan Marx ve Engels oldu. Toplumun bir yanda üretim araçlarının mülkiyetine sahip diğer yanda emeğini satarak geçinmek zorunda kalan iki sınıfa bölünmüşlüğü sürdüğü sürece bütünleşemeyeceğini, bu süreçte ‘kendisinde insanlığın yitirildiği proletarya devlet cihazını parçalayıp üretim araçlarına el koymadığı sürece bu bütünlük iddiasının kapitalizmde bir hayal olduğunu söylemişlerdi. Evrensel bütünlük ancak sömürücülerin ve sömürülenlerin olmadığı bir dünyada mümkündü ve bunu gerçekleştirecek özne yani proletarya bütün dünyada bu tarihsel görevini yerine getirdiği zaman ancak, kendisiyle birlikte bütün sınıfların, ayrıcalıkların sonunu getirdiği gibi felsefenin de sonu görünecekti. İnsanın özgürlükler çağına geçtiği bu eşik kendisinden önceki bütün tarihin de tarih öncesi olarak adlandırılmasını hak ediyordu. Tarih, kendisini doğada açımlayan tinin hareketinin değil sınıf mücadelelerinin ürünüydü.

Marx ve Engels’te insan bilincinin ulaştığı düzey, kendisinden önceki düşüncenin de Hegel’in kendisinin de sınıfsal bir bakış açısıyla yeniden okunmasını mümkün kılan, tarihin ancak sınıfsal parçalanmışlığın ekseninde analiz edilebileceği ve daha önemlisi geleceğin de ‘evrensel bütünlüğü’ kurmaya aday ‘evrensel’ öznenin, proletaryanın sınıf mücadelesi ile inşa edilebileceğinin altını çizen diyalektik materyalizmin praksisiydi. 1848 devrimleri, 1871 Paris Komünü, 1905-1917 Ekim Devrimi ve 20. yüzyılın diğer devrimleriyle haklı çıkan ve dünya proletaryasının iradesi ve eyleminde sınanan diyalektik ve tarihsel materyalizmin insan düşüncesinde yarattığı muazzam etki, ilerlemeci metafiziğin çaptan düşmesi anlamına gelir ama bu, sona erdiği anlamına gelmez.

Daniel Bell, 50’lerin sonunda, daha dünya burjuvazisinin eylemli ve örgütlü işçi sınıfı ile bir tür “sözleşme” kapsamında hayata geçirdiği, kapitalizmin can acıtıcı sonuçlarını törpüleyerek proletaryanın iktidar mücadelesini gereksizleştirmeye yönelik statü düzenlemeleri biçiminde tezahür eden yeni paradigmasını, yani Sosyal Devleti henüz kurumsallaştırmaya başladığı bir dönemde yazdığı “İdeolojinin Sonu” kitabıyla yine bir son ilanı verir. ABD’de sınıf yapılarındaki değişimlere, teknolojik gelişmenin düzeyine işaret ederek ortaya attığı iddiasıyla sınıf mücadelelerinin çağının bittiğini duyurur.

Sadece ütopyacı bir sistemin reddine odaklanmadığını bugünkü sistemi de eleştirdiğini ileri sürdüğü kitabında Bell, beyaz yakalıların sayısındaki artışın proletaryanın sınırlarını esnettiğini, Refah Toplumu uygulamalarının da sınıf çelişkilerini yatıştırdığını iddia eder. 2. Savaşta yenilgiye uğramış faşizmin yanı sıra sınıf mücadelelerini teşvik eden komünizmin de çöktüğünü söyler. Feuerbach’ın sistemini özetlediği “Dünya tarihinin tamamı ilerici bir aydınlanma tarihidir ve eğer nihayet Hıristiyanlıkta Tanrı dar görüşlü bir ilahtan evrensel bir soyutlamaya dönüştürülebilirse yabancılaşma ve insanın özünden uzaklaşması radikal araçlarını kullanan eleştirinin rolü, teolojinin yerine antropolojiyi, tanrının yerine insanı koymak olacaktır. Felsefe hayata yönlendirilmeli, insan soyutlamaların hayaletinden kurtarılmalı…” cümlesinin yanına, bir soyutlama düzeyinde ideolojiyi de ekleyerek insanın Tanrıyla olduğu gibi, Tanrısal mertebeye yükseltilmiş, zihnin spekülatif bir buluşu olan ideolojilerle de bağını kopardığını iddia eder.

Bell böylece aslında 1950’ler sonrası soğuk savaş dönemi kapitalizminin temennisine tercüman olmuştu. Gerçekte Marx’ın sınıfsal çıkarlara tekabül eden ve davranış, düşünce ve duygu süreçlerini şekillendirerek insan tutumuna yön verdiğini söylediği ideolojinin sonunun geldiği tespiti esasen, sınıflar üstü bir uzlaşma zemini olduğu iddiasını hiçbir zaman yitirmemiş olan liberalizmin, özelde de Amerikan liberalizminin zaferinin erken ilanıdır. Bell’in 1950’lerde dondurduğu resimde yer alan, sınıf mücadelesinin yatıştığına dair spekülatif tespit sayesinde odağa yerleşen kapitalizmin teknolojik hareketidir.

19. yüzyıl liberallerinin fragmanlı bir dünyada “evrensel bütün”ü kurmaya çalışan düşünürlerinin yolun sonunda kapitalizmin o zamanki halini ilerlemenin son düzeyi olarak tespit etmesiyle Bell’in fikri arasında ancak aktüel gerekçelerin sırlanışı kadar bir farkla ortaya çıkan tutku; Hegel’in doğudan yükseldiğini söylediği ışığın, artık, Fukuyama’nın bağımlı, sömürge ülkelerin Amerikan kapitalizmine yetişebilmek için verdiği kalkınma mücadelelerine esin kaynağı olan Batı’nın semasından ışınlarını saçmaya başladığını ima ettiği zaman tatmin olacaktır. Bu, bütün dünyanın artık liberal bir “evrensel” ilkede birleştiği iddiasıdır. Nietsche’nin öldüğünü iddia ettiği Tanrı liberalizm kılığında, el yapımı bir malzeme olarak reenkarnasyona maruz kalmıştır; “Mutlu gelecekçi düşlerin yitimi” içindeki, apokaliptik tezlerin etkisinden azade, ihtirazsız refah toplumu kalıntısı insanı, imtiyazlı bir birey olarak dünyanın geri kalmış bölgelerindeki nüfusun ideası olarak Bell’in, bu kadar uyuştuktan sonra işçi sınıfına sahip olduklarının artık fazla olduğunu söyleyen Fukuyama’nın ülkesinde hazırdır.

Sürünün çığlığı

ABD’nin Ortadoğu uzmanı Francis Fukuyama 1990’larda tarihin sonunu ilan ettiğinde şöyle yazar: “Monarşi ve aristokrasiden teokrasiye yüzyılımızın faşist ve komünist diktatörlüklerine kadar insan tarihinde var olmuş bir yığın hükümet biçimi arasında 20. yüzyılın sonunda ayakta kalmayı başaran yalnızca liberal demokrasi olmuştur. Ama zafer kazanan liberal uygulamadan çok, liberal fikir olmuştur. Başka bir deyişle bugün dünyanın çok büyük bir bölümünde liberal demokrasiye gerçek bir alternatif oluşturabilecek evrensel geçerlilik iddiasında bir ideoloji ve halk egemenliğinden başka bir evrensel meşruiyet ilkesi yoktur. Çeşitli biçimleriyle monarşi yirminci yüzyılın başında ortadan kalktı, bugüne kadar liberal demokrasinin en önemli rakipleri olan faşizm ve komünizm kendi kendilerini itibarsızlaştırdılar. Şimdiki dünyamızdan hem esastan farklı hem de daha iyi bir dünya tahayyül edebilmek mümkün değildir”

90’lı yılların başında Fukuyama “Tarihin Sonu ve Son İnsan” kitabında liberal demokrasinin erdemlerini sıralamaya başladığında memurluğunu yaptığı, kapitalizmin amiral gemilerinde (ABD ve AB) tıpkı onun vurguladığı gibi refah toplumunda insan haklarına dahil edilmiş olan ve bu dahilde işçi sınıfının, kadınların ve diğer ezilenlerin büyük payının olduğu temel haklar ve özgürlüklerin nasıl tasfiye edileceği ve 1789’dan hemen sonraki sınıf mücadelelerinin tashihinden geçmemiş bildirgenin içeriğine nasıl dönülebileceği planlanmaktaydı. İkinci, üçüncü kuşak insan haklarını özgürlük, eşitlik ve kardeşlik sloganının kapsama alanına zorla sokan emekçiler, daha yaşanabilir ve kurallı kıldıkları kapitalizmin giderek kuralsızlaştığına tanık olmaktaydılar. 1984’te “toplum yoktur birey vardır” gibi tarihe geçen bir sözün mucidi Theatcher’in kelle vergisi uygulamasıyla başlayan, 1995’te Fransız işçilerini aylarca meydanlara döken Juppe Planıyla devam eden neoliberal saldırı, -ki içeriğinde; güvenli ve güvenceli bir hayat vaadini hiçe sayıyor, yaşam standardını düşürüyor ve kazanılmış bütün hakları tasfiyeye yöneliyordu- refah toplumu sözleşmesini rafa kaldırırken aynı zamanda artık hiçbir şeyin talep edilemez olduğu bir dünyanın inşası için yeni düzenlemeler de yapmaya başlamıştı. İşin, iş zamanının esnekleştirilmesi, emek örgütlerinin dağıtılması ve toplumun yeniden, yalnız bireyler toplamına indirgenmesi eşliğinde gelişen süreç, Fukuyama’nın iddia ettiği gibi liberalizmin evrensel ilkesinde birleşmiş bir dünyanın kuruluşuna doğru değil, aslında giderek, dikiş tutmayacak kadar geniş söküklerle parçalanmanın hız kazandığı bir noktaya ilerliyordu.

Evrensel bütünün kurulması bir fikri soyutlamadan her zaman daha fazlası olmuştu ama artık açıkça kapitalizmin yeryüzünün her karışını fethetmesi anlamına geldiğinin, sermayenin tam hâkimiyeti ve nüfuzun paylaşılması demek olduğunun açıkça belirginleştiği zaman, Tarihin Sonuna not düşen Fukuyama’nın liberalizmin merkezinden yaydığı ışıkla aydınlanan doğusunda, önce Afganistan sonra da Irak işgal edildi. Bu tabii ki onun “liberal demokrasi”sine gerçek bir alternatif oluşturabilecek itirazların sesinin çok fazla yükselemediği bir zamanda ortaya çıkmıştı. Boş bulunan meydanda, kendisini terbiye edecek bir sınıf mücadelesinin yokluğunda faşizmle arasındaki utaç duvarını rahatlıkla yerle bir eden liberal tahayyülün kendisine üretebildiği yegane alternatif IŞİD vb. karanlık öznelerdi. 2011 Arap ayaklanmaları da “alternatifsiz” bir liberalizm tarafından yerinde ezildikten sonra Liberalizmin ışığı Suriye’de dehşeti yöneten IŞİD ve El kaide benzerleriyle Ortadoğu’yu “aydınlatmaya devam etti!

Faşizm geçmişte de liberal ülkelerin bağrından çıkmıştı aslında. Liberal demokrasinin varlık koşulu olarak, kitlelerin apolitikleştirilmesi pahasına tıkır tıkır işletmeye çalıştığı genel oy esaslı sistemin cilvesi olarak, iktidara sokaktan terörden olduğu kadar sandıktan da yükselen Hitler’in eski liberal burjuvalardan aldığı destek ile, 2. Savaş sonrasında eski faşist kadroların ABD’nin siyasal inşasında elverişli birer ganimet olarak kullanılması bir tesadüf değildir. Liberalizmi ehlileştiren halk mücadelelerinin eksikliği koşulunda liberalizmin öteki aslına rücu ettiğinin sayısız örnekleri vardır. Bugün yaşanan süreç de Fukuyama’nın müjdesine rağmen, siyasal liberalizme teveccüh etmek zorunda kalmayan kapitalizmin giderek dünya emekçilerinde biriken tepkiyi kanalize edebilecek neofaşist oluşumlara zemin açmasıyla gelişiyor. Burjuva memur-ideolog bir kürsüden “Şimdiki dünyamızdan hem esastan farklı hem de daha iyi bir dünya tahayyül edebilmek mümkün değildir” diye vaaz etmişken oluyor bunlar.

Fukuyama ile birlikte sanatın, felsefenin, kültürün, avangardın, ulus devletin, sınıfın sonunun geldiğini ilan eden, iyimser bir sözcük kullanmak gerekirse naif entelektüeller, Aydınlanma, Fransız Devrimi ve sosyalizmin toplam ve diyalektik kazanımlarını, postmodern spekülatif teorilerinin dişlilerinde öğütmeye başlayarak az çok rasyonel esaslarla dönen, kurallı ve talebin etkili bir düzenleyici olduğu dünyanın irrasyonel bir zemine gerilemesine çanak da tuttular. Tarihin Fukuyama tarafından dondurulduğu nokta, insanın kötülüğe karşı savunmasız kalışına eşlik eden kapitalist bir saldırganlıktır. Liberal esrikleşme bunun üstünü örter.

Ranciere “Siyasal’ın Kıyısı”nda kitabında parçalı bir toplumu bütünleştirme iddiasındaki demokrasinin karşıtına nasıl dönüşebileceğini Aristo ve Platon’dan başlamak üzere spekülatif kanıtlarını toplar. “Siyaset sanatı siyasal olanı ortadan kaldırma sanatı, bir şeyi kendisinden çıkarma işlemidir bu” diye yazar Ranciere. İlkçağ felsefesi zenginlerle fakirler arasındaki çatışmaları çözmek için bir “orta yer” üzerine kafa yormuştu. Önemli olan bu çatışmalı Demos’un çelişkisiz bir biçimde “Bir”in yasasının altına alınmasıydı.

Aristo metafiziğinin orta yer diye tarif ettiği siyasal buluşma alanı “demosun gücünü demosun çalkantılarından ve bizzat demostan ayrı bir yere koymayı görev edinir. Bunu da “çokluğun huzur bozucu duygularını alanda polimerleştirerek yapar. “Siyaset sanatının yani kendi gerçekleşimini kendi sonunun yanı başında, mükemmelliğe erişini de kendi uçurumunun kıyısında tutan en eski işi de depolizasyondur” diye yazar Ranciere. Siyasal merkezi ele geçirmeyi hedefleyen ihtirasların birleşmesinin engellenmesidir bu. Aynı zamanda demokrasinin temsil ve tarafsızlık miti eşliğinde dışlamanın gerçekleştiği andır. Burası arkaik olanın, her türlü yargıdan önce gelen açık nefretin; ırkçılığın, sürünün çığlığının duyulmaya başlandığı yerdir. Siyaset alanında yönetici elit ile halk arasında, genel oy demokrasisinde ortaya çıkan talep-vaat diyalektiğinin asimetrisi kurulurken “Bölünmenin toplumsal kaynağını, zenginler ile fakirlerin savaşını toprağa gömdük, denilen yerde, dışlayıcı Bir’in ihtirasının tırmandığı görülmektedir. Bu durumda siyaset sanatı bir başka parçalanmayla karşı karşıya kalmaktadır: bu sefer zenginlik farkı ya da mevki için çatışmadan değil nefretin birleştirici gücüne dayanan belli bir birlik tutkusundan doğan kökten bir parçalanma…” der Ranciere.

“Metafizik denen kadim ve genç ihanet”in şimdiyi yüceltmesi, demek ki hep bir egemen sınıf siyasetine tekabül etmektedir. Halk sınıflarından gelen talep zorlamasından, gelecek tahayyülünü gerçekleştirme adına süren “fakirler”in kavgasından, sınıf mücadelesinin tehdidinden her sağlam çıkışında zaferini şenlikle kutlamanın bildik ideolojik yolu olarak son durak saptaması, kurulu düzenin bekası için kitlelere bir apolitikleşme çağrısıdır. kendisini restore ederken insan topluluğundan koro halinde çıkacak sürü çığlığına alan açmak için kullanılan tarihsel bir anahtar.

Fredric Jameson sığlık olarak adlandırdığı “son” ilanları için: “Bu tür teorilerin endüstriyel üretimin önceliğine ve sınıf mücadelesinin her yerde mevcut olmasına göre işlemediğini ortaya koymak gibi bariz bir ideolojik görevleri var” diyor.

Oysa tarihsel ve aktüel olayların diyalektiği, sınıflar arasındaki güç ilişkilerinin dönemlere göre değişen, özel ideolojik formasyonlara açık olduğunu gösterir. Bugün dışlayıcı kapitalizmin bir ürünü olarak yükselen sağ popülizm ve faşist hareketlerin halk tepkilerini absorbe edebilmesi ve sistemin geleceğinin kitlesel manivelası olması için güçlendirildiği, bu genişleyen paranteze dahil olmayan, geçmiş kazanımların kaybolmasına direnen kesimlerin bir nefretin nesnesi olarak yeniden konumlandırıldığı halk oyu düzeninin, şanını halkın rötuşlarına borçlu geçmiş ve eski liberalizmin zaferi olduğundan söz etmek mümkün değildir. Fransız Devrimi sonrası liberalizm ve Refah Toplumu liberalizmi ile Fukuyama’nın Batıdan ışıldayan liberalizmi arasında sınıf mücadelelerinin düzeyi ile ölçülen bir fark vardır.

Immanuel Wallerstein’ın Berlin Duvarının altında kalanın sadece Sovyet sistemi değil aynı zamanda liberalizm olduğu tespiti çoktan doğrulanmış sayılır. Talep kitlelerinin bölündüğü, önemli bir kesiminde gelecek tahayyülünün kaybedilmiş bir geçmiş nostaljisine dönüştürüldüğü böyle bir zamanda, organik entelektüellerinin yardımıyla kendi geçmiş bütünlük iddiasına postmodern parçalama eylemiyle son vermeye yeltenen şimdi adına hâlâ liberal demokrasi denen kurumun, bir vakitler arasına sınır koymak veya antitezi olduğunu iddia etmek için uğraştığı faşizmin kapısını yeniden çalıyor olması tarihsel bir ironidir kuşkusuz. Ama diyalektik materyalist bir tanımlama yapmak gerekirse eşyanın tabiatına da uygundur. Çünkü Fukuyama’nın “insan evriminin son noktası” dediği kapitalist demokrasi Aristo ve Platon’un kafa yorduğu, parçaların “Bir”e nasıl tabi kılınacağı meselesini tartışma düzeyine, itaatin arkaik referanslarına; sürünün çığlığından gönenme hırsına geri dönmüştür.

Proletaryanın kendisinde yitirilmiş insanlığı geri kazanarak tarih öncesine ve kapitalizmin serbest rekabetçi dönemindeki temel paradigması kapsamında ilerleme iddiasını, aydınlanma fikrini ve insanlık için imkânsız ortak ütopyasını bile yitirmiş liberalizmin gerçekten “son”unu ilan edecek yeni bir devrime kadar böyledir bu.