Tagged with

NURGÜL ÖZLÜ

Halil İbrahim Bahar şiirinde ‘İncelikler ve Öncelikler’

1965 Mayıs’ından 1977 Eylül’üne kadar dönemin en önemli edebiyat dergisi Soyut’u çıkaran ve pek çok genç şairin yetişmesinde katkısı olan Halil İbrahim Bahar, şiirlerini yaşarken kitaplaştırmamış. Şairin seçilmiş şiirlerinden oluşan Çok İncelikler Vardı Dünyada adlı kitabının “Tuhaf ve Sıradışı” başlıklı önsözünde Özdemir İnce, “Bizim ‘Doktor’ dediğimiz Halil İbrahim Bahar, ünlü olmak, gündemde yer sahibi olmak için her türlü malzemeye sahipti: On iki yıllık (1965-1977) bir dönemde yayınlayıp yönettiği Soyut dergisini kullanarak kendisi için kurumsallaşmış bir şair algısı yaratabilir, şairler kentinin bir alanına kendi heykelini diktirebilirdi.” (s. 21) diyor. Durum böyleyken H.İ. Bahar hep geri planda kalıp, şiirine olan güveniyle olsa gerek, şiire emek vermeye devam etmiş. H.İ. Bahar için şiir bir umuttur ve yaşama sevincidir. Yaşama sevinçlerimize gözümüz gibi bakıp, dört kolla sarılmaz mıyız?

Şairimizin, yaşadığı dönemde tanınma beklentisinin olmadığı “Esintiler Uyarımlar Yansımalar (Güncel Sapmalar)” adlı yayımlanmamış güncelerindeki notlardan anlaşılıyor. “Bir ozan, hele beğenileri altüst edebilmiş, alışkanlıkları çiğnemiş geçmiş bir ozan elbette kısa bir süre içinde -hangi yaşam kısa değildir ki- anlaşılmayı, yüceltilmeyi bekleyemez çevresinden, beklememelidir. Gelecek kuşakların, yeniden kurulacak beğeni ölçülerinin değerlendireceği bir kişiliktir artık o, buna razı ve yatkın olmalıdır. Demek ona hak ettiği yer daha sonra verilecektir. Bu açıdan bakıldığında hiçbir ozanın hakkı yenmez, er geç değeri ortaya çıkacaktır onun. Mutluluğunu gününün alkışından beklememeyi öğrenmelidir her ozan.” (s. 20). Böylesi bir öngörüyle yılmadan, bütün enerjisini şiire veren, şiiri varoluş biçimi olarak belirleyen Bahar’ın şiirimizdeki yeriyle ilgili hakkının teslim edilmesi gerekmez mi artık? Bu da şiirlerinin kitap haline getirilip okuyucuya ulaştırılmasıyla mümkün olacaktı elbette. Şairimiz, ardında çok sayıda şiir ve yayına hazır kitap dosyası bırakmıştır. “Böylesi bir külliyatı yayımlamak bizim gücümüzü aşan bir yerde duruyordu. Bir ucundan yayımlamaya başlasak bile tümünün yayımlanması yıllar alacaktı. Hal böyle olunca, seçilmiş şiirlerini kitaplaştırarak işe başlamanın doğru olacağını düşündüm.” (s. 161) diyor kitabı yayıma hazırlayan Kenan Yücel.

H.İ. Bahar’ın “Esintiler Uyarımlar Yansımalar (Güncel Sapmalar)” adlı notlarında şunları söyler:

“17 Haziran 1984 Pazar
bir ozan için en büyük saçma engel
kendisinden önce yerleştirilmiş olan bir tür
şiir alışkanlığıdır
ortalama okur her ozandan bu alışkanlığa karşılık veren
şiir bekler bir bakıma haklıdır da
okurun alışkanlığını sarsıp yok edecek kimse de
ozandan başkası değildir
demek yeni bir ozanın temel işlevi
önceki şiire karşı bir anlamda şiir olmayanı
yani kendi şiirini ortaya koymak
kendi değişik sesli borazanını çalmaktır” (s. 16)

İlk yıllarında İkinci Yeni’den etkilendiği anlaşılıyor ancak yerleşmiş olan şiir alışkanlığını değiştirmeye inanmış bir şair olarak, kendi sesini bulmuş, has şiirini oturtmuştur şiir evrenine. Bu kadar özen gösteren bir şair sanırım her seferinde ilk defa şiir yazıyormuş gibi davranmış olmalı. Cemal Süreya’nın 21 Mayıs 1988’de Üvercinka’sını H.İ. Bahar için “Şiir kitabını gün gün beklediğim, yayımlanması için her şeyi yapmaya hazır olduğum, ilginç, benzersiz şair Halil İbrahim Bahar için sevgiyle.” (s. 162) diye imzalamış olduğunu görüyoruz.

Şiirinde emeğinin etkisi açıkça görülmektedir ve aklının ucuna geleni kaleminin ucuna getirip yazmadığı çok bellidir. Bireysel bunalımın baskın olmadığı şiirinde umudu, düşselliği ve imgelemi öne çıkmaktadır. İmgelerin ve dizelerin akışı kontrolü altındadır, şiirleri otomatizm yazıları değildir. Gerçeküstücü şairler gibi düzyazı şirini benimsediği söylenemez ancak kitapta “Mezmurlar” adlı böyle bir şiiri de vardır. Diğer dosyalarında düzyazı şiirlerine yer vermiş mi bilemiyoruz.

H.İ. Bahar, bazı şiirlerinde kendisine ‘İbrahim’ diye seslenirken Divan şiiri ve Halk şirindeki gibi adını son dizelerde değil de başta kullanarak yaratıcılığını gösterir. Pek çok şiirinde ben diliyle şair öznesine (kendisine), ikinci tekil kişiye, az da olsa üçüncü çoğul kişilere veya gizli özneye seslenir. Çocukluk dönemine özlemi yoktur, sadece dedesiyle ve annesiyle ilgili birkaç dizesi vardır, çok ilginç imgelerle üstelik: “galiba bu sabah durdu korkuyorum/ dedemin çenemdeki sakalı uzamaktan” (s. 25). Çocukluğundan getirdiği başka hiçbir öznesi, nesnesi veya bir uzamı yoktur.

Öznesinin imgeleminde sadece sevgilisi vardır; eşi, dostu ve ailesi yoktur; hatta vücut bulan bir sevgilisi de. Sevgilinin kadın oluşunu yüceltmeden, cinsiyetine dikkat çekmeden sevdasını anlatıyor. Bu nedenle “Kadın” sözcüğüne hiç rastlanmıyor şiirlerinde. Yoğun ve derin bir özlemle, incelikle sesleniyor. Kırmamaya, örselememeye dikkat ediyor, kavga etmiyor, sitem etmiyor; yapıcı bir ruh halinden sesleniyor.

Kendi varlığıyla barışık, yalnız olmayı değil de yalnızlığı seven, alçakgönüllü, egodan sıyrılmış bir şairle-özneyle tanışır okur H.İ. Bahar’ın şiiriyle. Elbette ki bunda yarattığı öznesinin okurda bıraktığı izlenimin payı çok fazladır. Öznesi gayet bilinçlidir, karşılıksız sevebilen, sevmeyi önceleyen, olgun bir insandır, pasif ve bıkkın değildir. Toplumun bir parçasıdır, ancak kalabalık içinde yer alma arzusu yoktur. Yazan kimliği gereği herkesten uzakta, odasına kapanıp yazarak var olan ve mutlu olmakla yetinen bir şair ve onun öznesi vardır.

Birbirinden kopuk olmayan, yaygın olan imgeleriyle doğaya yöneldiği çok açıktır. Eskilerden yeniyi yaratma çabası yoktur. Sözcüksel sapma örneği olarak “öztutku”, “özcoşku” ve “kışgil” sözcüklerini gösterebiliriz. H.İ. Bahar’ın şiiri, dalgın ya da yüzeysel okumaya imkân vermeyen, her okumada kendisini yeniden yaratan bir şiirdir. Söylemedikleri mutlaka vardır, düşüncesindeki okur gizemini merak edecektir. Şair, ömrünce yaratmanın sarsıcı sürecini yaşamışlığını şiirinde sezdirir. Gerçeküstücülerle benzer bir yanı, ironiye başvurmasıdır; ancak ilk yıllardaki şiirlerinde görülen ironik anlatım gittikçe kaybolmuştur. Dış dünyayı sezgilerle, izlenimlerle aktarırken bilinç akışı tekniğini kullanır. Bilincinde olduğu meseleleri düzenleyerek aktarması nedeniyle gerçeküstücü şairlerden ayrılır. “yumuşak bir el çeviriyor bilincimin yapraklarını / sanki tükenmez bir gizemin kapısını açıyorum” (s. 70) dizesi şiirinin amacını vurgular gibidir.

Sembolistlerin örtülü güzellik anlayışını H.İ. Bahar’ın şiirinde, simgelerde ve kapalı anlatımında bulabiliriz. Karanlık sular, gölgeler, solup dökülen nesneler, sevgilinin hiç batmayan güneşi, sis yumakları, saatlerin kararan ağırlığı, güzel düşler, aydınlık sular, puslu akşamlar sıklıkla göze çarpan sembolik unsurlardır. “kül rengi bir aydınlıkta / belki kalın bir sis örtüsü altındayız” (s. 62), “kargalar tepelerinde / ilerlerken batıya doğru upuzun bir yas ordusu” (s. 79), “güneş sağ yanda batıyor / olgun bir turaç renginde / sol yandaysa sular kararıyor” (s. 53) dizeleri örnek gösterilebilir. Ahmet Haşim, aklımızdan geçer şöyle bir.

H.İ. Bahar için şiir araç değil amaç olmuştur. Sessizlik, dilsizlik, suskunluk ve hüzün şiirinde oluşturduğu atmosferdir. İçsel monologlarla okuyucuyu, kendi iç dünyasına alır. Dizelerinde sessizliği, yalnızlığın şiirini, duyumlar, semboller ve imgelerle, anlam açıklığından kaçınarak aktarır. “sessizliği ancak sessizlik bozabilir” (s. 29), “bir kara düş havası içinde sessiz” (s. 41), “bir ağıt sessizliğinden doğdun” (s. 76), “göğsümden kalkan kuş sessiz bir çığlıktı” (s. 76), dizelerinde de görüldüğü gibi ses imgesiyle sessizliğini aktarır. H.İ. Bahar’ın şiiri, çığırtkan bir şiir değildir. İç savaşını sessiz sedasız aktarır, sessizlik öyle nesnel bir hale gelmiştir ki somutlaşmıştır neredeyse. Şiir engin bir denizdir, dalgalar da o kıyılara çarpan dizelerdir. Sevgiliyle birlikte olmak müziğe gömülmek gibidir. “bunca sessizlikte / serüveni / sessizliği arayanın / doldurması gerek bu sayfayı” (s. 94) diyerek şiirinin amacını anlatır okura.

İnceliklerden izleklere

H.İ. Bahar’ın, rutinliklere mesafesini ve huzuru en iyi biçimde şiirle yakalamış olduğunu, ele aldığı sorunlardan ve 20 Mayıs 1984’teki günlüğünden yola çıkarak anlıyoruz.

“kendi tarihim sürüyor
sürekli olarak kendime doğru çekildiğimi
tekliğe yalnızlığa ulaştığımı görüyorum
bu dış dünyadan gerçeklikten
kaçış anlamına gelmemelidir çünkü gerek öznel
gerekse nesnel açıdan gerçekliğin daha derin
daha yoğun bir algılanışı oluyor
dikkatini dağıtan küçük güncelliklerden
bir tür arınma” (s. 160)

Bunca sessizlik imgeleriyle dolu şiirinin izlek başlıklarını sesli (ünlü) harflerle kategorize etmek gibi bir sonuç ortaya çıktı. Aşk, Erotizm, Işık, İroni, Ozan, Ölüm, Uyumsuzluk ve Ülkü başlıklarıyla kısaca değinmek uygun olacaktır.

Aşk: Sevgilisinin varlığına ve şiire tutunan, acı çeken bir özne vardır karşımızda. “doğum tarihi bir şiirde kalmış / kimliğiyse bir aşk kütüğünde yazılıdır” (s. 44) diyen şairimiz için, şiir acıyı dışa vurmak için en gerekli dildir. Aşk acısıyla kendisine bile yabancılaşıyor öznemiz, aşık olursa dünyaya yeniden gelmiş gibi oluyor. “biliyorum aşk sana kanser gibi geliyor / bana da öyle elbet / peki ne yapalım geceyi” (s. 84) derken aşkı hastalık gibi gören sevgilisine ten doyumunu soruyor. “yapacaklarım değişmez / ölümsüz bir aşkın ölümüyle” (s. 105) diyen öznemiz için hayat yeniden başlar ve biten aşkının ardından umutsuz değildir. Aşkın gerçeküstü mü yoksa gerçekdışı mı olduğunu sorguluyor. “Gerçeküstücü peygamberleri aşmakta kullanıyorum senin kara uzun saçlarını ey gerçekçilerin tek sevgilisi çıplak meşe ormanı” (s. 30) dizesinde de görüldüğü gibi sevgilisini meşe ormanı ile sembolleştirir. Kendisi de tek bir ağaçtır, ormana ait olmak isteyen.
Erotizm: Sevgilisinin bedenini mayınlanmış bir toprak gibi gören özneyle sevgilisiyle arasındaki güçlü bağ ‘gizli suyolu’dur. “saçlarının kumralından / sürekli ırmaklar boşalıyor” (s. 52) dizesindeki gibi kapalı erotizmin etkisiyle, imgelerin çağrışımı zenginleşir ve okura şiiri okuma hazzı verir. Kopan sevgilileri kuruyan ağaçlarla sembolize eder. “ormanın karanlığı aşklarla / ezberimdeydi bütün yollar” (s. 61), “sonsuzluğa bindirmiş gelen yağmuru / ortasından yıldırım salan bir bardağa doldurur” (s. 66). Denizdeki dalgaların ve gelgitlerin devinimiyle, sallanan ağaçlarla, şimşekle ve yıldırımla sezdirir erotizmi. Öznemiz sevgilisinden uzaksa, kendisini, denizin kıyıya attığı boş bir deniz kabuğu gibi hissediyor.

Işık: Geceyle özdeşim kurduğuna göre yalnızlık da vardır öznemizin ruhunda. Kalbindeki sıkıntısı hep gölge gibi peşindedir. “kalbim sıkıntım” diye hitap eder sevgiliye, gözünde aşkın ışığı varsa görür dünyayı. Ormanın karanlığına benzettiği, yollarını ezbere bildiği, ışıksız görebildiği tek yer sevgilinin bedenidir. Kaygılıyken karadır her yer, tasası karartır dünyasını. Işığı ve belirsizliği genelde beyaz renkle, puslu havayla, sisle anlatır. Sevgililerin bedeninin imgesi olan ağaçlar karaltı halindedir. Bedensel varlığını gölgesiz olarak kabul eden öznenin, karanlıkta yalnızlığı depreşince tek yoldaşı şiirdir. Kara; varlıksal anlamsızlığın ve içinde bulunduğu boşluğun rengidir.

İroni: Düşüş adlı şiiri intihar izleğiyle yazılmış ironik bir şiirdir. “düşüyorum yıllarca tünediğim / tepesinde bir ağacın / tetikte gözetlenmiş bir yaban kuşu gibi / bilmiyorum franz kafka ne diyecek buna” (s. 32) dizeleri çok anlamlı ve ironiktir. “Halat” şiirini -kitapta belirtilen tarihten- kırk bir yaşında yazdığı anlaşılıyor. Böylesine genç olduğu bir dönemini zindan olarak niteler. İronik dille yazdığı şiirleri tekrar tekrar okunulası şiirlerdir ve imgeleri de ironiktir. “sıkıntımın atı öldü gülmekten / usumda tam takır kaldı kemikleri.” (s. 26). Varoluşu peygamber olan öznenin şiirinde, hem toplumsal olaylara vurgu hem de mizah yapar. “ben gırgırın ve mangırın / en yakışıklı / peygamberiyim / gölgem benden uzundur / kutsarım hepinizi / amin” (s. 35). Değindiği sorun ne kadar ağırsa o kadar mizaha başvurmuş bu şiirlerinde. Bazı başlık adları da ironiktir, özgündür: Sa, Da, Miydim, Kışgil.

Ozan: Bulduğu eski bir şiiriyle sohbet edişi bile yalnızlığına iyi gelen özne, imgeleminde şiirle yaşar. Yalnızlığının ödülü olan şiirle, sonsuzluğu yakalayıp acılardan uzaklaşmak ister. Doğayı en güzel şiir olarak kabul etmesi imgelerinden ve sembollerinden bellidir. “Ben yazmasam da doğanın şiiri yeterlidir” (s. 56). “Şiirsiz bir geziye çıkmamız bağışlansın denize doğru” (s. 66). Ruhunu doyurmak için şiir ve aşk, tenini doyurmak için sevgilisine kavuşması gerektiğini sezdirir. “Ben ozanım / bir karşı duruş” (s. 89) dizesiyle ozanlık görevini, “duyarlığın durma / baş kaldır” (s. 94) diyerek de sorumluluğunu vurgular. Şiirin deniz kadar yatıştırıcı etkisini, sonsuzluğunu, alıp uzaklara götürmesini vurgular. Dilin gizemine, harflerden kitaba olan yolculuğuna, iki harfin (e, v) koskoca bir evi küçük bir kâğıda sığdırmasına hayranlık duyar. Son yıllarda yazdığı şiirlerde göstergebilimsel sözcüklerle imgeler yarattığı görülür.
Ölüm: Sözün gücünün ölüler üzerinde bile etkili olduğunu söyler, yazarak da ölüme karşı koyabilir insan. Yaşam kaynağının sevgi olduğuna inanır. İlk öpüşmenin tadını ölüme benzetir. Sevişmeler sessizdir ve zevkten ölmenin ta kendisidir. Dante’den, sevgilisiyle kendisine bir intiharname göndermesini isterken, Cehennem ve Araf yolculuğunda Dante’ye eşlik etseydi, ikinci çember olan şehvetteki fırtınalara yakalanacağını çağrıştırır.

Uyumsuzluk: Bazı dizelerinde insan aklına sığınır. “ey duraksız kalan usum, doğrul” (s. 25) diyerek aklından güç alır. Sıkıntıları olan uyumsuz öznemizin sıkıntısı öyle bir sıkıntıdır ki onu bir ata yükleyip taşıtsa atı bile öldürebilir. Uyumsuz olduğu için bedenini zindana benzetiyor. “ben ötelerdeyim / herkesten” (s. 91) derken günlük basit işler ve uğraşlardan uzak olduğunu belirtir. Sevgilisinden ayrıldığında dünyayı saçma ve anlamsız bulur. Dünyaya uyum sağlamasının yolu anlamsızlığın anlamından geçer. Aradığı anlamı bulmak ve boşluğunu doldurmak için şiir ve aşk olmazsa olmazıdır.

Ülkü: Karşılığı olan bir aşk, öznemizin, yerleşiklik ve ait olma hissini güçlendirir. Yazamadığı zaman “anlamsız bir yontu”dur (s. 49). Denizi görmek yerine, masasında, bir şiirde denizi okumayı tercih eder ya da şiir yazmayı. Denizi yazmak müzik dinlemeye benzer. Her gün bir şiir yazmalıdır öznemiz çünkü o bir şairdir. Ülküsünü canlı tutmasının yolu şiirden geçiyor, dünyası şiir ve aşk etrafında dönüyor. Yazmaya gücü olmayınca, denizi çekilen boş bir tekne gibidir. Aşk ve şiir denizine ulaşmak en temel ülküsüdür.

H.İ. Bahar, dünyaya baktığı pencereden toplumsal sorunları görür; aklından aldığı yetkiyle, körü körüne inancın ve dogmaların insanı nasıl kuşattığını eleştirir “bir üfürükte döndürmedi mi sıska öküzün boynuzlarına çaktığınız yer yuvarlağını galile. Daha bir elmayı ortasından kesmeyi bilmiyorsunuz hangi mucize ile ikiye böldünüz gök maviyken ay karpuzunu bir tepside” (s. 31). İnsan bedeninin, emeğin, sevginin ve ekmeğin dünyayı tatlandırdığına inanır. Şaire göre insan isterse hayalinde uçabilir, mucizeye gerek yoktur.

H.İ. Bahar “kör gözlerim görmedi ama / çok incelikler vardı dünyada” (s. 61) dizeleriyle ifade eder dünyanın güzelliğini. İnsan olmanın, varoluşun incelikli ve öncelikli yanlarını, sevgiye ve şiire sığınmanın sağaltıcı etkisine olan inancını şiiriyle ortaya koyar. “benden sonra ne kalacak / şimdi kestiremem” (s. 100) diyen şairimizden kalanlar şiirimize ve okuruna önemli bir mirastır.

Ahmet Erhan: Başlamadan biten günlerimiz

Ahmet Erhan çok genç yaşta okuyucunun gönlünü kazanmıştır. Küçükken ayağında topuyla koştururken ağır bir sakatlık geçirir. Elinde kalemiyle şiir peşinde koşturmaya başlar sonra. 1992’de “Şimdi ölsem, adımı şaire çıkarırlar”(s.267)1 dediğinde çoktan altı şiir kitabı vardır A. Erhan’ın (1958-2013)… Son iki kitabını ‘Ruhumun ılıman iklimi’ dediği Silivri’de yazar. “Yenilmeyeceğim, boyun eğmeyeceğim hiçbir şeye / Hep direnen bir yanım kalacak”(s.23) diyen şair, boyun eğmezliği kimi dizelerinde oğluna da tembih eder.“Şairler başkaldırın! Şairler başkaldırın! Şairler başkaldırın!” (s.275) diyerek şairlere de.

Ahmet Erhan’ın şiirinde temel izleği ölüme rağmen taşkın bir yaşama sevinci, insan sevgisi vardır. “Irak’ta bir çocuk bensiz ölüyor…”(s. 404) derken çocukları ne kadar dert edindiği etkilemez mi okuyucuyu? Şairin rahatlıkla ölebilmesi için dünyada acı çeken tek bir insan bile kalmamalı. Sevginin gücüne olan inancıyla “Derim en acı ölüm/ Ölmesidir sevgilerin”(s.99) , “Ben bu dünyada bir tek Hayat’ı sevdim.”(s.163) diyerek ölüme rağmen yaşamayı yüceltir. “Ölüm var -ki yüreğimde bu boşluğu yaratan biraz da odur.”(s.106) Ölüm öyle ağır ve derin bir kavramdır ki gerçeklikte yarattığı boşluğu dizeleriyle doldurmaya çalışır. “Tek yol ölüm”(s.212) dizesi ‘Tek yol devrim’in onun gönlündeki ironik karşılığıdır. Yaşamanın verdiği gücün duyumudur, doyumudur. Yaşamak belki de içsel devrimidir. Bu nedenle nihilizm şiirinde baskın bir bakış değildir bence.

Edebi anlatısının tamamen içe dönük olduğu söylenemez. Anlatırken sesinin tınısı yüksek perdeden değildir. Ahmet Erhan, şiirlerinde herkesin yaşayabileceğini, olağanı ele alır. 1979’da yazdığı Kenar Mahallede Bir Pazar Günü adlı şiiri geçmişe, halk kültürüne özlem uyandıran bir şiiridir. Aradan geçen otuz sekiz yılda ne çok değişmiştir hayat. Günümüzle karşılaştırmamak mümkün değildir. Kenar mahallede başlayan gün yokluklarla başlar. “Çamaşırlar hışırdar avlularda/ Bayrakları gibi fukaralığın”(s.186) dizesi fakirlikle baş edebilmenin zorluğunu anımsatır. Ekmek kavgasında bir günlük dinlenmenin mini bir sahnesi canlanır okuyucuda. Bahçede ipte asılı çamaşırlar arasında oynanan oyunları, geç saatlerin saklambaçlarını, sobalı odaları, salçalı ekmekleri, sık giden elektriklerin karanlık odalarında anlatılan masalları anımsayıp burnunun direği sızlar kimi okuyucunun. “Çay bardakları şıngırdar, radyo bağırır”(s.186) dizesiyle tekrar şimdiki zamana dönülür; şıngırdayan bardak sesleri bir TOKİ konutunda alt kattan ya da üst kattan gelir ya da uzun vadeli kredilerle borçlanarak alınan site dairelerinden.

Geçmişe dair anımsadıklarımızı biliriz, değerli olanları anımsarız, o günlerde sahip olduklarımızı, kayıplarımızı, paylaşımlarımızı. Artık radyoda sabahları Yurttan Sesler Korosu türküler söylemez, halk hikâyeleri anlatılmaz, köye haber iletilmez. Şiirdeki kenar mahallenin ötelerinde portakal bahçeleri vardır. “Bir çocuk çitleri aşar”(s.186) akla neler getirmez ki? Gerçeklikte ise artık sanal çitler sarar çocukları, sanal çiftlikler kurulur. Sitelerin jiletli tel örgülerle çevrili duvarlarını aşacakları bir oyunları da olamaz zaten. Aşmaya kalkışanların bacağına batan sivri demir uçlarını ancak çağrılan itfaiyeciler kesebilir. “Tulumbada yüzünü yıkar bir işçi”(186) dizesi, pınarlardan akan doğal sağlıklı suları düşündürür; şehrin bol kireçli, içilemez durumdaki şebeke sularında zehirlenirken.

Şairin aktardığı görüntüler bizi yaşadığımız andan alıp 70’li yıllara götürür. Okudukça bugünden uzaklaşır, zihinsel etkileşim için günümüze döneriz. Kimse bir başkasının bilincine sızıp anıları arasında gezinemez. Ahmet Erhan şiiriyle anılarımıza dolaylı yoldan girer. Bize parça parça sunduğu görüntülerle bir gecekonduda tatil sabahını yaşatır. Dizelerdeki her bir gerçeklik okuyanları ayrı etkiler. Hangisi bize daha yakınsa ona ısınır, severek okuruz. Gecekonduda büyüyenler çok daha yakın bir mesafede durur bu şiire. Avrupa’da doğup büyümüş olan bir okuyucu ile kenar mahalledeki okuyucunun etkilenmesi bir midir? Gecekondu çocuğun yaşlı dut ağacından tutunup sallandığı an sahnenin bir parçasıyken aldığı zevk, yıllar sonra anılarda edilgen bir seyre dönüşür. Teknolojinin ve kapitalizmin kuşattığı bireyler olarak doğal yaşama ne kadar özlem duysak azdır.

Şair zamanı günün en güzel yerinden, sabahtan, ele alır. Umudun en taze olduğu anlarda sabah sevincini eylemlerle aktarır. Toprağın buğulanması, gökyüzünü turuncu bir ağın kaplaması, konuşmalar, hışırdayan çamaşırlar, karıştırılan çaylar, bağıran radyolar, çitleri aşan çocuklar, tulumbada el yıkayan işçi, karısına seslenmesi, belini sarması, bağıran satıcılar… Eylemlilik ve çok seslilik hâkimdir kenar mahalledeki pazar gününe. Eylemler ve seslerle coşup kabarıp gelen bir hayat, yokluklara rağmen çok zengindir. Sesleri bir pazar sabahına hapsetmek, dondurmak mümkün değilse bile söze dönüşür gelir günümüze kadar. Şiirin yazıldığı yılları anlatan bir kitap sayfası ya da bir fotoğraf önündeyizdir. Aitlik ve sahiplik duygularımızın yerle bir olduğu doğadan, topraktan, uzak hayatlarımıza tutunmaya çalışmaktayız yine de.

Yaşamsal düzeyde ruhen ve insani yönlerden tepki duyulanları, gücenmeleri içe atmayıp paylaşmakta yarar var. Çünkü paylaşılanlar nihayetinde mutlak toplumu ilgilendiren sorunlardır. Sınıfsal açıdan da değerlendirmemiz gereken bir sahnenin önündeyiz. Kahvede oturan erkekler işsizler ordusunun demirbaşları olarak kahveleri doldurur. İşsizlik en önemli sorunlardan biriyken, çalışanların sorunları da azalmak yerine artış göstermektedir.

Gerçeklikleri kavramlara tam olarak sığdıramıyoruz. Bu bilince rağmen şiirin gerçekliği, yaşamsal gerçeklikler ve yasal gerçeklikler üçgeninde birkaç söz söylemeli. Ahmet Erhan’ın kenar mahallesinden tamamen şimdiki zamana yönelelim biraz da. Yıllardır çalışma günlerinin sonundaki güne tatil denmiş. Tatil denilince aklımıza gelen ilk gün pazardır. Cumartesi günü de dinlenenler tatil zengini sayılır. İşçiler ve emekçiler için, haftalık yorgunluğun ardından bütün güzelliğiyle gelir pazar günleri. Walter J. Ong “Her şeyden önce isim, insana isimlendirdiği nesne üzerinde bir sahiplik duygusu verir.”2 Yıllardır çalışma günlerinin sonundaki güne tatil denmiş. Çalışanların bu güne sahip çıkmaları gayet doğaldır. Tatil, sevdikleriyle bir araya gelebildikleri, kendileri ile baş başa kalabilecekleri ya da herhangi bir aktivite içinde olacakları tek gündür. “Pazar” sözcüğünün bu özelliğini ve güzelliğini ortadan kaldıran yeni düzenlemelerle tatil günleri tekrar gündeme geldi. Sanayinin Geliştirilmesi Üretimin Desteklenmesi Kanunu çerçevesinde işçilerin haftada bir gün tatil yapmalarını zorunlu kılan Hafta Tatili Hakkındaki Kanun sessizce kaldırıldı. Sanayi işletmelerinin pazar günleri ve diğer tatil günlerinde de çalışmalarına kolaylıklar getirilmesi için alınmış bir karar bu. Yürürlükten kaldırılan yasa işçilerin altı günden fazla çalıştırılmamasının güvencesiydi. Burjuvazinin ekonomik üstünlüğü politik üstünlüklerle sağlamlaştırılıyor gitgide. Emekçiyi sadece iş makinesi olarak gören anlayış altı günde kazanacağını yedi günde kazandırmanın sağlamasını yapmış oluyor hem de yasalardan aldığı yetkiyle. Atölyelerde uzun çalışma sürelerine ayakta yapılan eve dönüş yolculuk sürelerini de eklemeli. Ahmet Erhan “Sevgili Dünya altı saat uyku/ On iki saat iş, dört saat aile saati”(s.133) derken geriye kalan iki saati de işe geliş gidiş süresine saymış olmalı. Tatil günlerinin saadeti böylelikle sabit bir güne değil de patronunun insiyatifine bırakılıyor. Çalışanların çocukları, anne baba özlemiyle büyüyorlar. Tek bir günlük tatile neyi ne kadar sığdırabildiklerine şaşmamak elde değil. Göz dikmedikleri bir tek emekçilerin gülüşleri kalmıştı.

İşçilerin izin günlerini farklı günlerde kullanmaları sosyal paylaşımlara da sınırlama getirecektir. İşçi iş günü içinde tatil yaparken çocuğu okulda olacak, bu nedenle de çalışanlar çocuklarıyla birlikte tatil keyfini yaşayamayacaklar. Çocuklarıyla ebeveynlerin paylaşımı sınırlanacak. Sevgilere zaman ayıramayan bireylere özel hayatları üzerinden baskı kurmaktır bu. Toplu kültürümüzde birlikte kahvaltının ayrı bir önemi ve değeri vardır. Sofrada bir kişi eksikse eğer yeme içme içimize sinmez. Çalışanların sevdikleriyle birlikte yapacakları tek bir günlük kahvaltı zevkinden bile mahrum kalmaları üzerine söylenecek söz yok gibidir. Birkaç dostla birlikte planlanan gezmeler, eylemler, eğlenceler parçalanacak, aksayacak; zamanla da kopukluklar olacaktır ilişkilerde. Emekçilerin bu değişimle sosyal kayıplara uğramaları duygusal ve ruhsal yönden de olumsuzluklar doğuracaktır. Dönüşüm ve değişim doğrudan emekçilerde gerçekleşeceği için nesnel yaklaşmalarını bekleyemeyiz. Artan iş stresi yeni bunalımlarla eşdeğer olacaktır. Her bir emekçinin özel hayatı yara alacaktır zamanla.

İktidar ve sermaye, güç sınırlarını genişletme yolunda ilerliyor. İnsanca yaşam hakkı bile tanınmayacak neredeyse. İnsanlar dolu dolu yaşayıp ufkunu genişletemiyorsa, yayılıp rahatlayamıyorsa karın tokluğu yeter mi tek başına? Yaşam alanlarını ve sosyal hayatlarını kısıtlayan sistem gençlerin ruhen çok yaşlanmış hissetmelerine, hayattan el etek çekecek bir bezginlikle baş etmelerine sebep olacaktır. Bu kadar ağır şartlarda çalıştıktan sonra bir tatil sabahı dizedeki gibi insanca duygularını yansıtabilir mi sevdiklerine? “Ona sevgiyle gülümser işçi/ Sonra sarar belini kadının” (s.186) dizesinde denildiği gibi.

Bu çalışma yasasından sonra pazar günleri de artık iş gününden sayılacaktır ki bu basit bir yasa değişiminden ibaret değildir. Eski ve yerleşmiş bir kültürün değiştirilmesidir. Ahmet Erhan şiirinde “Kenar mahallede bir pazar günü/ Böyle başladı, nasıl biter kim bilir…”(186) der, ancak pazar günleri başlamadan bitmiştir artık.

1 Bu yazıda Ahmet Erhan şiirinden yapılan alıntıların tamamı, sayfa numaraları belirtilerek, seçme şiirlerinden oluşan Buz Üstünde Yürür Gibi (Everest Yayınları, İstanbul, 2006) adlı kitabından alınmıştır.

2 Walter J. Ong, Sözlü ve Yazılı Kültür, Çev: Sema Postacıoğlu Banon, Metis Yayınları, 5. Basım Kasım 2014, s. 48.