Tagged with

SİBEL ÖZ

SİBEL ÖZ: TOPAL KESTANECİNİN ÖLÜMÜNDEN SORUMLU YAZAR

“Sessizliği bozmak için. Yalnız bunun için.”[1]

İstanbul Kitap Fuarı (TÜYAP)’ın bu seneki onur yazarı Adnan Özyalçıner. İlk öyküsünü yazalı 66, ilk kitabını yayınlayalı 59 yıl geçmiş usta bir yazarın 2019 yılı Onur Yazarı ilan edilmesi kuşkusuz çok gecikmiş bir paye. İlk öyküsü Bir Garip Adam[2] 1953 yılında İstanbul Erkek Lisesi’nde öğrenciyken arkadaşlarıyla tek sayı çıkardıkları Demet dergisinde yayınlanan Adnan Özyalçıner, 1960 yılında ilk kitabı Panayır ile okurların karşısına çıkar.

Devamını Oku

SİBEL ÖZ: AYNI SOKAKTA, AYNI EVDE, AYNI TINIDA ÖYKÜLER

Nitelikli edebi eserlerin ve eleştirinin olmadığı ya da yok denecek kadar az olduğundan dem vuran şikâyetler her geçen gün artarken, diğer yandan da özellikle dijital ortamda birbiri ardına edebiyat mecraları açılıyor.

Devamını Oku

Grevin öyküsü: ‘Fabrikanın kapısından bir çıktık mı…’

Edebiyat kişisel iç dökmelerin, sayıklamaların, popüler kültürün baskısının dışına çıkabildiği ve hayatı kucaklayabildiği oranda edebiyattır. Edebiyatçı ‘yürekli’ olmak zorundadır, hakikat arayışı edebiyatın ışığıdır.

SİBEL ÖZ

Bu yazıda öncelikle, tüm entelektüel faaliyetlerin olduğu gibi edebiyatın da içine doğduğu ve dolayısıyla etkilendiği toplumsal yapının temelini oluşturan maddi üretim güçleriyle ilişkisi ele alınacaktır. Devamla, edebiyatta insanın toplumsal gelişimi insan/mekân/olay yapısındaki değişim üzerinden ele alınacak, toplumların temel üretim birimlerinden biri olan fabrikaların edebiyattaki görünürlüğü ve görülme biçimleri üzerinde durulacak, yok olan fabrikaların tarihi ve güncel durumu irdelendikten sonra son olarak önemli bazı öyküler taranarak öykülerde grev teması incelenecektir. Kısaca taraması yapılan öykülerin yazarlarına dair kısa hayat hikâyelerinin verilmesi, onların toplum, özelde de işçi sınıfı içindeki yerlerini saptayabilmek içindir.

Marx’la başlamak: Entelektüel hayatı koşullandıran şey ne?

Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.1 Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı adlı eserinin önsözünde belirttiği gibi, ekonomik üretim koşullarının maddi yapısı ve gerçekliği, toplumun ve bireylerin ideolojik, siyasal, felsefi, kültürel, sanatsal bilinç, tutum ve üretimlerini belirler. Artistik ya da sanatsal alanın içinde edebiyat da söz konusu durumun dışında değildir.

Sanatsal/edebi akımların gelişimlerinin ardında toplumsal varlığın uğradığı değişim, onun da ardında, toplumun üretim ilişkilerinin yaşadığı değişim vardır. Bir felsefi ve edebi düşünce akımı olan hümanizm, İtalya’da 14. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkıp modern kültürün en önemli unsuru olarak Avrupa’nın diğer ülkelerine yayılmıştır. İnsan sevgisi üzerine kurulan hümanizm, birtakım filozof ve yazarların bireysel tahayyülünden ve tasarrufundan doğmamıştır. Tarihsel arka planı incelendiğinde, feodalizmle ve onun ideolojisi olan skolastik düşünceyle boğuşan insanlığın, kendini boyunduruk altından kurtarma arayışını ifade eder. Bu düşünce akımı Ortaçağ’dan çıkışın sembolü olur ve Rönesans’ın temelini oluşturur. Yine klasisizm akımı da, hümanist felsefe ve Rönesans hareketlerinin yaşandığı sosyal ve siyasi ortamda doğmuş, kapitalist aydınlanma çağının kapılarını aralamıştır. Bu akım 16. yüzyılın sonlarında özellikle Fransa’da ortaya çıkmış, eski Grek ve Latin edebiyatlarını örnek almış, akıl ve sağduyuya önem vermiş, gerçeği ve doğayı akıl yoluyla incelemeyi temel almıştır. Klasisizmin, tarih sahnesine çıkan yeni bir sınıfın, burjuvazinin eski dünya karşısında ihtiyaç duyduğu aklı temsil ettiğini belirtmek yanlış olmaz. Tarih sahnesine veda eden feodal ve toprak temelli üretim ilişkilerinin yerini artı değere ve kâra dayalı yeni burjuva ilişkiler alırken ve bu sınıfın dünyayı fethetme serüveninde belki de en gereksinim duyduğu şey akıl ve bilim olacaktır.

Edebi metinlerde insanın toplumsal değişimini izlemek

Edebi metinler, içinde bulundukları toplumsal, siyasal, kültürel ortamdan izler taşıdıkları gibi toplumsal, siyasal, kültürel kodları belirleyen maddi üretim ilişkilerinden de bağımsız değillerdir. Edebi eserlerin insan, mekân ve olay/durum üçgeninde kurduğu yapı ele alındığında metinlerin de toplumsal yaşam gibi değişime uğradıkları görülür.

İnsan öğesinin metinde ele alınışı incelendiğinde, edebiyatımızda 1930’lu yıllardan itibaren daha çok köylü, işçi ve dar gelirlilerin metinlere konu edilmeye başlandığı görülür. Toplumcu gerçekçi olarak adlandırılan yazar ve şairler toplumdaki sınıfsal çatışmalar, adaletsizlikler ve köylerde yaşanan ağır sorunlar üzerine metinler ortaya koyarlar. Bu dönem eserlerinde ağa-köylü, öğretmen-imam, halk-yönetici, zengin-fakir, güçlü-güçsüz, aydın-cahil gibi çatışmalar belirgindir. Çünkü toplumsal gerçekçi yazarlara göre insan toplumsal ve sınıfsal bir varlıktır. İnsanın iç dünyası, psikolojisinden çok etrafını kuşatan koşullar önemlidir ve edebi metinlerin ‘uyandırmak’ gibi bir işlevi vardır. İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan kıtlık, kitlesel yoksulluk, işsizlik, dış borçlanma, 1960-1970’ler boyunca kitlelerin hak arayışı ve örgütlenmeye yatkınlık göstermesine neden olmuş, bu süreç 1980 askeri faşist darbesi ile bastırılmıştır. Edebi metinlerde insan öğesinin ‘tek başına’, yalnız ve umutsuz durumu, bu dönem metinlerinde ağır basmaya başlar. Görüldüğü gibi metinlerin ana öğesi olan insan da toplumun değişimine uygun olarak işlenir; bireysel/tekil ya da toplumsal/çoğul ele alınır. Yazar hem gözlemcidir, hem de tüm birikimi, geçmişi, sorunları, reel yaşamı, psikolojisi ve hayalleriyle toplumun bir parçasıdır.

Mekân’ insanın içinde olduğu, oluştuğu maddi ortam ve koşulları ifade eder. Mekânın sadece ‘yer’ anlamını taşıdığını düşünmek, kavramı daraltmak olur. Edebi metinlerde insanın tekilliği ya da çoğulluğu bulunduğu mekânı da koşullamaktadır. Bireysel ve tek olarak ele alınan insan evde, odasında, iç dünyasındadır. Toplumsal insan ise, mahallede, sokakta, iş yerinde, pazarda, okulda, fabrikada, toplu halde bulunabileceği her yerde tasavvur edilir. Bu ‘her yerde’lik, edebi metnin mesajı, içeriği ve durduğu yeri de ifade eder. ‘Tek başına’lık da bir durumdur kuşkusuz, verili bir toplumsal gerçeği ortaya koyar. Mekânın değişimini, yok oluşunu ya da yenilerinin oluşmasını metinlerde izlemek mümkündür. Kentsel dönüşüm uğruna mahalleler kaybolurken, edebi metinlerden de yok olmaya başlarlar. “Nostaljik” sayılan anmalar ve anımsamaların da sınırlı bir ömrü vardır. Bu nedenle mahalle öyküleri, mahallede geçen romanlar, mahalle dizileri günümüz ‘trendi’nin dışında ya da nostalji kategorisindedir. Edebi metnin mekân içinde ilerleyişini ya da mekânın edebi metinlerdeki dönüşümünü, köy-kent olgusunda da izlemek mümkündür. Köyden kente göçü anlatan ya da köyü okur-yazar kesime anlatmayı amaçlayan öykücülerin başında Fakir Baykurt’u anmak gerekir. Köy Enstitülü yazarlar da bu akımı besleyecektir. Dönemin önemli yazarlarından Talip Apaydın da köyü, taşrayı, köyden kente göç olgusunu ele alır. Bu yazarlara pek çok isim eklenebilir. Edebiyatımızda ‘köy’ akımı köyden kente büyük göç dalgasının hemen hemen sonu sayılan 1980’lerin başında sona erer. Ekonomide ithal ikâmeci sistemle birlikte ulusal ekonomide gümrük sınırlamalarının kaldırılmasıyla Türkiye, zamanla tarım toplumu olmaktan çıkar, günümüzde pirincin, buğdayın bile dışarıdan ithal edildiği düşünülürse, bu gerçek çok daha iyi anlaşılır. Tarım toplumunun ortadan kalkışı, yaşanan geçim sıkıntıları nedeniyle köylerin yaşlı nüfus dışında hemen hemen boşalması, köylerden kentlere akan nüfusun büyük kentlerin çeperinde gecekondu gettoları oluşturmasıyla, köy ve göç edebiyatı bir süre sonra yerini gecekondu/varoş edebiyatına bırakacaktır. Bugün artık ne köy/göç, ne de gecekondu edebiyatı gündemdedir; çünkü 70’lerin o büyük göç dalgası kitlesel anlamda sona ermiştir. Toplumcu yazarlar işsizlik, kökleri tarihe uzanan ancak hâlâ çözülemediğinden süregelen kimlik sorunları, kadın sorunu gibi ezilmişlik paydasında toplanabilecek sorunları işlemeye devam etmektedir. Ancak ana akım edebiyat insanın bireysel sorunlarını ele alma eğilimi göstermekte, edebiyat kanonu da bu yöndeki metinleri kutsarken, toplumsal sorunlara vurgu yapan metinleri ya yok saymakta ya da ‘edebiyat dışı’ ilan etmektedir.

Edebi metinlerde ‘mekân’ olgusunun ele alınışını izlerken 1980’lere gelinceye kadar metinlerde fabrika, atölye, tarla gibi üretim mekânlarının da bolca yer tuttuğunu, ancak zaten oldukça geç yakalanmaya çalışılan sanayileşme hamlesinin komprador burjuvazinin küresel sistemle bütünleşmesi sonucunda rafa kaldırıldığı ve fabrika üretimlerinin özelleştirmeler sayesinde neredeyse bitirildiğini ve metinlerden de eksildiğini görüyoruz.

Metnin ritmi, sesi, müziği olarak değerlendirilebilecek olay/durum olgusunun ele alınışı da zamanla değişim gösterir. Hikâyecilikten öyküye evrilen süreçte önceleri olay anlatıcılığı ön plandayken, insanın içine bakma eğiliminin ağırlık kazanmasıyla birlikte durumlar ve an’lar silsilesi önem kazanır. Zaten bilişim çağında hayat o kadar hızlıdır ki, bir yandan insanların yalnızlığı artmışken, bir yandan içlerine bakma, düşünme olanakları/zamanları da kalmamıştır. Öykü de giderek kısalır, kapitalist yaşamın monoton gündelik yaşantısının içinde kıskıvrak kalakalmış insanın ‘olaylarla’ bağını kopardığı süreçte, durumlar metinlerde öne çıkmaya başlar. ‘Durumlar’, çoğu metinde durumsuzluğa bile dönüşür. İnsan, gezegeni bütünüyle talan etmekle kalmamış, bireyin aklını, ruhunu, kalbini de iğdiş etmekle meşgul sistemin her günkü saldırıları karşısında şaşkın durumdadır. Kalmak, gidememek, başlayamamak, yetişememek, başkalarıyla iletişim kuramamak, kendisini çözememek gibi sorunlarla karşı karşıyadır. ‘Olaylar’ yoktur dünyasında, kendi durumuyla uğraşır, gelecekten endişelidir, belirsiz bir geleceğe doğru yol alırken an’ı yaşamaya çalışır, kısacık molalarda soluklanmaya çalışırken, ana edebiyat akımı an’ların tercümanı/yoldaşı olur.

Yok olan fabrikalar

Edebiyatın, diğer tüm sanatsal alanlar gibi maddi üretim ilişkilerine bağımlılığı ve insanın toplumsal gelişimini izlemeye olanak sağlayan yapısı üzerine değerlendirmelerden sonra, bu yazının ana konusu olan fabrikalar ve grev olgusunun edebi metinlerdeki görünürlüğüne ve görülme biçimlerine geliyoruz. Mekân olgusuna ilişkin kısımda belirtildiği üzere, şehir merkezindeki fabrikalar özellikle 90’larda başlayan özelleştirme dalgasıyla birlikte kapanmaya başlamış, toplumsal hayattan neredeyse çıkarıldığı gibi edebi metinlerde de görülmez olmuştur.

Son dönem öykücülüğümüzde fabrikaların varlıkları değil de yokluklarının hikâyesi, geçmişe göndermelerle yer yer ele alınmakta, ancak genellikle, edebiyat tarafından da unutuluşa terk edildikleri gözlemlenmektedir. “Gürültü yapıyorduk yaşıyor görünmek, belki de kendimize yaşadığımızı kanıtlamak için. Oysa susuyorduk ta derinden… İstanbul’un kenarında bir kasabaydık, bizi zorla şehir yapmaya çalışıyorlardı. Evlerimize, sokaklarımıza fiyat biçiyor, yol kenarında sattığımız sivri biberlere ve kestanelere bayılıyor, ama o kestaneleri topladığımız ormanların kenarından son sürat geçerken kestane ağaçlarını görmüyorlardı bile. İştahla kestane yemek istiyor, ama kestane ağacını tanımıyorlardı. Gerçi bizi de tanımıyorlardı, ama bunca yeşil, bunca mavi bir yerde yaşamayı hak etmediğimizi düşünüyorlardı. Bizse susuyorduk… Terk edilmiş, eski fabrikalar gibi, Paşabahçe Cam gibi, Beykoz Deri Kundura gibi, Tekel gibi susuyorduk… Bir zamanlar sabahları oluk oluk işçilerin aktığı ölü mahalleler, bir zamanlar neşeyle adımlanmış ıssız yollar gibi susuyorduk. Kapısını bacasını otların, dikenlerin sardığı Şişecam fabrikasının ağladığını, inlediğini duyuyorduk geceleri, uykularımız bölünüyordu. Bir gecede dümdüz ediliyordu Tekel fabrikası, koca moloz bir gecede taşınıyordu. Çocuklarımıza göstermek için fabrikanın molozlarının bile fotoğrafını çekememiş oluyorduk. Kitaplarda ilk buhar makinesinin İngiltere’de falanca müzede saklandığı yazıyordu, biz susuyorduk koca fabrikayı bir gecede çalıp götürdüklerini söyleyemediğimiz için. Kalbimiz değil ellerimiz ağrıyordu. Rakıyı şişelere dolduran, o şişeleri imal eden, deriden ülkenin en güzel kundurasını üreten ellerimiz… Babamızdı o fabrikalar, gerisi yetimlik, sahipsizlik, gözden çıkarılmışlık… Sonra bir baktık, kitaplardan, filmlerden de çıkmış fabrikalar. Sanki hiç olmamışlar gibi… Arada sırada filmciler geliyor, bizim boş fabrikalarda çekimler yapıyorlardı. Mafyaların gizli kapaklı buluşmaları, çatışmaları bizim fabrikalarda geçiyordu. İşte o zaman içimiz acıyordu, kopuyorduk filmden de şimdiki zamandan da… Uyandığımızda kendimizi kahvede buluyorduk.”2

Konuya İstanbul bağlamında bakarak çok önemli bir boşluğu doldurmaya aday çalışmalardan biri de Yok Olan İstanbul adlı kitaptır.3 Adnan Özyalçıner ve Sennur Sezer’in makalelerinin yer aldığı kitapta İstanbul’un endüstriyel ve kültürel mirası olan fabrikaların genel bir dökümü çıkarılmış ve yok olan fabrikalar, tarihi geçmişlerinden başlanarak incelenmiştir. Kitap, içten dili bir yana, İstanbul’un endüstriyel haritasının çıkarılması anlamında da önem taşıyan bir eser. Sennur Sezer yaşanan süreci, kitapta şöyle anlatır: “Eski Yeşilçam filmlerinden birinde bir ‘fabrika kızı’ belki de Hülya Koçyiğit, kendisine onca kötülük etmiş delikanlının işsiz güçsüz çaresiz kalmasına ‘Hak yerini buldu’ gibi gülümser, ‘Seni işsiz bırakacak değiliz ya,’ derdi. ‘Yarın bizim fabrikaya uğra.’ O zamanlar Beykoz’da, Paşabahçe’de, Zeytinburnu’nda Haliç kıyılarında fabrikalar diziliydi. Birinde olmazsa ötekinde iş bulmak işten değildi. Hem de kadrolu, sigortalı, çünkü çoğu kamu malıydı. Sonra endüstri müzesi ya da dünya mirası niteliğini taşıyan bu fabrikaların topraklarının üstündeki tarih değerinden fazla ettiği hesaplanıverdi. Adı özelleştirme olan bir işlem başladı. Sümerbank’ın kilometre karelerle hesaplanan arazileri halk yararına kullanılmak üzere şimdilik boş bırakıldı. TEKEL fabrikaları devroldu, Şişecam Trakya’ya taşındı. Bu uygulamalar işçi terbiyesi/eğitimi almış bir kitleyi fabrikanın çevresinden uzaklaştırdı. Fabrikaların yeni işçileri endüstri, sendika, örgüt terbiyesi vb. kavramlarıyla yeni tanıştılar. Eski işçi mekânları ve semtler de otel ve benzerlerine mekân olmak üzere boşaltıldı.” (s. 11-12)

Kitapta “Tarihi Fabrika Feshane’yi Yıktılar”, “Beykoz Bir Endüstri Semtiydi”, “Kâğıt, Çuha, Mum, Rakı ve Çeşmibülbül” ve “Yoksul Düşmüş Bir Asilzade” başlıklarında Feshane’deki dokuma fabrikası, Haliç ve Kasımpaşa tersaneleri, Beykoz rakı, cam, deri kundura, tuğla, halat, mum, kağıt fabrikalarının geçmişleri ve günümüzdeki akıbetleri anlatılır. Kitabın diğer başlıkları Çamlıca, Cağaloğlu, Kâğıthane, Sulukule, Karagümrük, Kapalıçarşı, Sirkeci ve Haydarpaşa garları gibi tarihi semt ve mekânlara ayrılmıştır. Kitabı bir sokak gezgini duygusuyla okurken, insanın içini hüzün kaplamaması elde değil. Edebiyatın, eski İstanbul’a, işçiye ve emekle yaratılmış tüm değerlere ağıdı, okurun kişisel hatıralarına karışıyor. Kitabın söz konusu başlıklarını en iyi anlatan cümle yine bir işçiden geliyor ve akılda kalıyor: “Fabrikanın kapısından bir çıktık mı, 2 bin 500-3 bin kişi… Hey yavrum, miting gibi dağılırdık.” (s. 21)

Öykülerde fabrika ve grev

Sabahattin Ali’nin yüreklendirmesiyle öyküye yönelen ve ilk öykülerini onun desteğiyle yazan, Varlık dergisince düzenlenen ve Orhan Kemal’in birinci olduğu yarışmada ikinci olan öykücü Fahri Erdinç’in 1945 yılında başlayan öykücülük serüveni, 1949’da Türkiye’den kaçmak zorunda kalışıyla kesintiye uğrar. “Yallah” adlı öyküsünde Ereğli Demir-Çelik fabrikasının yapımında kazık ve temel işlerini üzerine alan Morison adlı şirketin, kentin yerlilerine ve iş umuduyla dışardan göç edenlere uyguladığı sömürü ve zulüm konu edilir. Dönemin toplumcu edebiyatında olduğu gibi Erdinç’in öyküsünde de, gerçeklerin oldukça sade ve herkesin anlayabileceği bir dilde anlatıldığı görülür.4 İşçiler üç kuruşa ağır şartlar altında çalışmaya dayanamazlar ve sonunda isyan ederler; “Yabancı sermayeci, işçimizi it yerine koyuyor. Sendikalı işçilere baskı yapıyor. Onları bölmeye çalışıyor. İşte biz, en başta Morison şirketinin kanun-dışı, ahlak-dışı tutumunu protesto için miting yapacağız…” (s. 75)

1979’da yayınlanan Eller adlı öykü kitabıyla 1980 TDK Öykü Ödülü’nü kazanan Muzaffer Hacıhasanoğlu, doktorluk yaptığı Tosya, Ayvalık, Malatya gibi yerlerde hayatı ve Anadolu’yu yakından tanıma fırsatı bulur. Edebiyata 1943 yılında yayınladığı şiirlerle başlar, ilk öyküsü 1947 yılında Varlık dergisinde yayınlanır. Ödüllü kitabına adını veren “Eller” adlı öyküsünde işçi sınıfını ‘eller’ ile sembolize eder. Elleri, çalışanların her şeyidir. Öyküde, “Ellerime baktım. İri, nasırlı, yaba gibi. Bu eller benim ellerim. Elimizle görürüz her işi. Elsiz düşünemiyorum insanı. Orak tutar, masra sarar, tüfeğin tetiğindedir” sözleriyle anlatır. (s. 163) İşçilerin ‘Sümer’de (Sümerbank) ortak şikâyetleri, grev hakkı talebinde buluşup, öykü kahramanımız fabrikaya gelen Bakan’a seçim vaatlerinden biri olan grev hakkını hatırlatınca kendini bir anda tek başına bulacak, sonra da cezaevine götürülecektir. İşçi, ne başa ne ayağa, sadece ellere bakacaktır. “Yargıcın elleri bembeyazdı…” (s. 171)

Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi’nden mezun olduktan sonra gazeteciliğe yönelen Orhan Duru, Ulus’ta başladığı mesleğini Cumhuriyet, Milliyet, Güneş ve Hürriyet gazetelerinde sürdürür. Öykü ve deneme yazarlığının yanı sıra tiyatro uyarlamaları da bulunan Duru’nun ilk öyküsü, 1953 yılında Küçük Dergi’de yayımlanır. “Ağır İşçiler” adlı öyküsüyle 1970 TRT Sanat Ödülleri Yarışması’nda başarı ödülü kazanır. Orhan Duru 1950 öykü kuşağı öykücülerindendir. 1950 kuşağı öykücüleri öyküye yeni bir soluk getirerek Sait Faik’i izlemiş, bireyi ve onun sorunlarını merkeze almışlardır. Duru, daha ilk öykülerinden itibaren kurgu, anlatım, dil açısından farklı anlatım olanaklarının arayışı içinde olur. Asım Bezirci, bu akım içinde yazarı, “gerçekçiliğimize yeni yollar, hikâyeciliğimize yeni olanaklar, dilimize yeni deyişler getiren yazar” olarak tanımlar. “Ağır İşçiler” adlı ödüllü öyküsünde tüm işçi sınıfını, öykünün ana kahramanına indirgeyerek soyutlamaya başvurur.5 ‘Ben’ diliyle, işçi sınıfını konuşturur, sınıfı bireye indirgerken bilinçaltı tekniğini uygular, metinde kimi yerde düşle gerçek, uykuyla hayat, mekânla mekânsızlık iç içe geçer. “Boğazına kurşun dökülüp denize atılmış bir insan gibi gömülüyordum uyku denizinin derinliklerine. Trenlere biniyordum ve hemen uyuyordum. Bu yüzden kaçırıyordum ineceğim istasyonu. Kömür ocaklarına inip esir gibi çalışıyordum hınçla, ekmek parası peşinde. Çöllerde petrol borusu döşüyordum kimi zaman, denizlerde yeraltı kablosu. Dağların korkunç soğuklarında yüksek gerilim hatları geriyordum çelik direklere. Barajlarda çalışıyordum. Sarp dağ yamaçlarında kayaları atıp yol açmaya çalışıyordum. On tonluk buldozerler elimin altında kuzu gibi idi.” (s. 111)

Metin İlkin de toplumcu gerçekçi yazarlar kuşağının bir üyesi olarak edebiyatımızda yer bulur. İlk öyküleri 1958’de Yeditepe Dergisi’nde yayınlanır. 1971’de yayımlamaya başladığı toplumcu edebiyat dergisi Gelecek, 6 sayı yayımlandıktan sonra İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nca kapatılır. 1973’te aylık sanat ve siyaset dergisi olan Yeni Adımlar’ı yayımlar. Sadece edebiyatla değil sosyalizmin teori ve pratik sorunları üzerine de kafa yormuş bir aydındır. Öykü kahramanlarını işçi ve emekçi kesimlerden seçmesi, onun bilinçli ideolojik tavrının gereğidir. Muhalif ve sosyalist bir kalem olmasından kaynaklı olarak yok sayılan Metin İlkin biyografisi 2015 yılında Öykücü Metin İlkin’in Öyküsü” adıyla, Güngör Gençay, Osman Bozkurt, Yılmaz Elmas  ve H.  Hüseyin Yalvaç tarafından kitaplaştırıldı.6 Metin İlkin öykülerinde greve giden, dövüşen, direnen işçileri anlatır. Ancak işçileri idealize etmeyecek kadar da sistemin işçilerde yarattığı değişimin farkındadır. “Konuşmak” adlı öyküsünde bu durum net olarak görülür.7 İşçi sınıfı yeni bir dünyayı yaratabilecek yegâne güçtür; ancak sınıf bilincine kendilikleriyle ulaşamazlar. “‘Nedir bu başımıza gelen Abdullah Kardeş? Para kazanalım diye yâd ele çıktık, açlıktan öleceğiz,’ diye yakınırdı. Sonra onun hiç mi hiç sızlanmadığına şaşarak devam ederdi: ‘Abdullah Kardeş, sen de hiç şikâyet etmiyorsun, konuş biraz: açız de, işsiziz de; belki de Allah acır halimize!’” (s. 191)

Adnan Özyalçıner, 1955 yılında İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirir. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğrenciyken Varlık Yayınevi ile Cumhuriyet gazetesinde düzeltmenlik yapmaya başlar. Cumhuriyet gazetesinde 20 yıldan fazla bir süre düzeltmen olarak görev yapar. 1974-1989 yılları arasında Türkiye Yazarlar Sendikası’nın genel sekreterliğini yapar. 1981’de YAZKO’nun ikinci başkanlığına getirilir. İlk öyküsü 1953 yılında Demet dergisinde yayınlanır. Mavi ve Seçilmiş Hikâyeler dergilerinde yayımlanan öykülerinin ardından daha sonra arkadaşlarıyla birlikte kurduğu ‘a dergisi’nde öyküler yayımlar. İlk öyküleri, 1950 kuşağı öykücülerinde olduğu gibi, varoluşçu düşüncenin etkileri görülse de, bireyin yabancılaşma ve bunalımını toplumsal sorunlara bağlayarak eleştirel bir bakış açısı sunar. Kendisi de bir işçi çocuğudur, yoğun olarak işlediği işçi ve emekçilerin sorunlarını bireyin toplumla bağını koparmadan ele alır. Öykülerinde sınıfsal çelişkiler ve toplumsal sorunlar merkezde durur, ancak o, aynı zamanda bir İstanbulludur. İstanbul’un yok olan tarihi, kültürel mirasıyla, İstanbul sokakları ve mahallelerinin ruhuyla bağını hiçbir zaman koparmaz. Bu anlamda çoğu zaman öykülerinin baş kahramanının İstanbul olduğunu, ama onun İstanbul’unun emeğin/emekçilerin kenti olduğunu belirtmek yanlış olmayacaktır. İstanbul’daki çarpık kentleşme, talan, doğanın tahribatı, kentin uğradığı değişim her zaman yazarın gündeminde yer tutmaya devam eder. Yazar için anlatım olanakları, yani nasıl yazıldığı kadar kime yazıldığı da önem taşır. Öykülerini, inandıkları yeni dünyayı, itirazları ve mücadeleleriyle yaratacak insanlara yazdığı görülür. “Grev Bildirisi” adlı öyküsü hem tarihe tanıklık hem de mücadele edenlerin dilini, öyküsünü yaratmak ve toplumsala taşımak anlamında önemlidir.8 Grev sadece siyasi bir araç değil, insan olmanın, insanca yaşamanın, memleket severliğin gereğidir. Paşabahçe Şişe-Cam işçilerinin 1966 yılındaki grev bildirilerinden orijinaline sadık kalarak alınan bölümler öykü kurgusuna başarıyla yerleştirilmiştir. Burada edebiyat hayata akar, gerçek kurgu katına yükselirken, yazarın edebiyata hayat verme uğraşısını görürüz. “Biz işçiyiz. Paşabahçe’de bir fabrika şişe ve cam yapar, orada çalışırız. Beyoğlu’nda da süslü bir mağazası var. Tabaklar, bardaklar görürsünüz de iftihar edersiniz: İşte onları yaparız biz.” (s. 198)

Bekir Yıldız, toplumcu gerçekçi olarak tanımlanan yazarlardandır. Çocukluğu, polis olan babasının görevi nedeniyle Urfa, Kastamonu, Antep, Adana gibi şehirlerde geçer. Yapıtlarında çocukluğunun geçtiği köy ve kırsal bölgede yaşanan toplumsal sorunları işler. İşçi olarak gittiği Almanya’da dört yıl fabrikalarda çalışır, bu deneyimini ve gördüğü acımasız çalışma şartlarını da Alman Ekmeği, İnsan Posası, Demir Bebek gibi kitaplarında yazıya döker. Kara Vagon kitabı ile öykü dalında 1968 yılında May Edebiyat Ödülünü, Kaçakçı Şahan kitabı ile 1971 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, Allah’ın Gölgesinde Koşanlar adlı röportajıyla 1991 Yunus Nadi Röportaj ödülünü alır. Bekir Yıldız’ın öykülerinin iki ana eksende ilerlediği görülür; kırsal yaşamın zorlu feodal düzenini saran katı/gerici törelerin konu edildiği öyküler ve bu toplumsal yaşama biçiminden çıkıp Almanya’ya göç ederek fabrikalarda ‘motorize köle’ haline gelen işçilerin yaşadığı sıkıntılar. Ayrıca son dönemlerinde, aile ve evlilik kurumunu eleştiren Halkalı Köle ve Aile Savaşları gibi yapıtlar verdiği görülür. “Motorize Köleler” adlı öyküsünde, Almanya’da fabrikada bant sistemiyle çalışan işçilerin yaşadığı amansız sömürü şartları ve grev seçeneği üzerinde durulur.9 Uzun öykünün hiç es vermeden, paragrafsız şekilde ve adeta kronometre karşısındaymış gibi yazılmış olması, okuru bant başında zamana karşı yarışan işçi gibi nefessiz bırakır. “Şimdiye kadar sekiz parça tamamladım. Her parçaya otuz saniyede, üç vida vidalıyorum. Sekiz çarpı otuz, ikiyüzkırk saniye. Altmışa bölüyorum. Dört dakika eksiltmişim günlük çalışmamdan. Seviniyorum. Onuncu parçaya geçtim. Dört buçuk dakika eksilmiş sayılır şimdi. On çarpı üç, otuz vida harcadım. Bir dakikada altı vida. Günde üçbinikiyüzkırk. Onaltıbinikiyüz haftada. Yılda sekizyüzonbin. Ve beş yılda dörtmilyonellibin. Dörtmilyonellibin’in kuyruğuna üç vida daha ekliyorum. Onuncu parçayı da tamamladım birkaç saniye önce. Otuz saniyede üç vida. Bir saatte üçyüzaltmış vida. Otuz saniyede üç… Sağ elim, bugün üçüncü kez bileğimden sapıyor.” (s. 20)

Sait Faik, 1906 yılında Adapazarı’nda doğar. İlkokulu doğduğu kentte bitirir, 1928 yılında Bursa Erkek Lisesi’ni 22 yaşında tamamladıktan sonra o zamanki adıyla Darülfünun’un Türkoloji Bölümü’ne gider. Ancak fakülteyi terk ederek, Fransa’nın Grenople kendine giderek edebiyat öğrenimi görmeye başlar. Üç yıl süren bu öğrencilik döneminde Sait Faik, Paris, Strassburg, Lion, ve Marsilya gibi kentleri gezer. Fransa yaşamı, kişiliğinde ve yazınında önemli rol oynar. 1933 yılında babasının isteği üzerine İstanbul’a dönecek, Yağ İskelesi’nde babasının bir arkadaşıyla ticarete atılacak, ancak iflas edince ticarete bir daha dönmeyecektir. Daha sonra bir süre Halıcıoğlu Ermeni Yetim Lisesi’nde Türkçe grup dersleri öğretmenliği yapar, kısa süre sonra bu işi de bırakıp gazeteciliğe başlar. 1939 yılında babasını yitiren Sait Faik, 1943 yılında gazeteciliği de terk ederek kendini yazmaya verir. Burgazada’ya yerleşerek sirozdan ölümüne kadar, burada çok sevdiği kediler, martılar ve kendi ‘küçük insanları’nın arasında yaşayacaktır. Sait Faik’in, “İpekli Mendil” adlı ilk öyküsü 1934 yılında Varlık dergisinde yayınlanır. İlk kitabı Semaver 1936’da çıkar. Sait Faik’in tarzı dönemin toplumsal gerçekçi yazarlarından farklılık gösterir. Onda yazım itkisinin sınıf bilincinden çok insan sevgisinden kaynaklı olduğu görülür. Sait Faik’in insanlığı onu sınıfın değilse de, her daim küçük insanların öykücüsü kılar. “İnsanlığın Haline Doğru” adlı öyküsünde, öykü kahramanı bir gazetecidir.10 Patronun isteği üzerine Yedikule tarafındaki deri ve kösele fabrikalarını görmeye gider. Kontratsız, saatsiz, eldivensiz, çizmesiz, aç bitap çalıştırılan deri işçilerinin durumu karşısında şaşırıp kalır. 12-15 yaşlarında çocuk işçiler de görür; insanlar umutsuzca kan, asit, kireç kuyularının başında ömürlerini çürütmektedir. “İnsan elini, insan ayağını çatır çatır yakan kireçli sulara basa basa işlerine hızla saldıran işçiler bir şey söylemiyorlar. Bir bana, bir işverene bakıyorlar. Birisinin vazifesi ateş tutmak olsa da ona maşa istemiyor, eliyle ateşi tutmaktan zevk alıyor, dese biri, ancak böyle bakardı ama. (…) Ne ben, ne yalınayak, dirseklerine kadar çırılçıplak kollarıyla kireç, kan, asit içinde çalışan işçi, bu patron vekilleri mi oğulları mı olduğunu kestiremediğim adamların bu korkunç yalanına inandık. Birbirimize bakışakaldık.” (s. 41)

1914’te Adana’da doğan Orhan Kemal toplumsal gerçekçi öykü ve romanın usta kalemlerinden biri olarak edebiyat tarihimize geçer. Babasının ilk Büyük Millet Meclisi’nde Kastamonu mebusu olması ve seçildiği Adalet Bakanlığı’ndan 3 gün sonra istifa etmek zorunda kalarak İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanması sonrasında öldürülme korkusuyla Suriye’ye geçmesi üzerine, ortaokulu son sınıfta bırakmak zorunda kalır. Bir süre Suriye ve Lübnan’da yaşadıktan sonra 1932’de Adana’ya dönerek işçilik, dokumacılık, ambar memurluğu, kâtiplik yapar. 1939’da ilk şiirlerini de yazdığı askerliği esnasında, komünizm propagandası yapmak suçlamasıyla 5 yıl hapis cezası alarak Kayseri, Adana ve Bursa cezaevlerinde yatar. Bursa Cezaevi’nde Nâzım Hikmet‘le tanışması yaşamının ve yazarlığının dönüm noktası olur. 1943’te cezaevinden çıkarak Adana’ya döner ve amelelik, sebze nakliyeciliği, Adana Verem Savaş Derneği’nde kâtiplik yapar. 1950’de İstanbul’a yerleşir, hayatını yazılarıyla kazanır. 1966’da bir lokantadaki konuşmasında komünizm propagandası yaptığı suçlamasıyla yargılanıp beraat eder. 1970’te Sofya’da tedavi edildiği hastanede beyin kanamasından ölür. Öykü ve romanlarında kahramanlarını çoğunlukla yoksul insanlardan seçer. Çukurova’nın yoksul toprak ve fabrika işçileri de eserlerinde sıklıkla yer bulur. Metinlerinde canlı, akıcı diyaloglar göze çarpar. “Grev” adlı öyküsü bu konuda en güzel örneklerden biridir.11 “Aloo… Evet Başsavcı yardımcısı… Buyurun beyefendi. Ha, evet efendim, haberdar etmişlerdi… Gönderdiler mi? Grev mi dediniz? Dehşet! Baş üstüne beyefendi…’

Telefonu kapadı. Yanı başındaki masada başını evraklara indirmiş, harıl harıl çalışmakta olan arkadaşına: ‘Burayı İtalya, yahut Fransa sanmış köpoğluları!’ dedi.

N’olmuş?’ diye başını kaldıran beriki, iri yarı, ama yumuşak bakışlı biriydi.

Fabrika ameleleri… Grev yapmış!” (s. 215)

Sonuç

Betonu çatlatıp biten yeşil bir ot hayatın ta kendisidir. Eski bir duvarda büyümüş incir dalının, açlığın yüz küsur gününde gülümseyerek direnmeye devam eden insandan ne farkı vardır? Engel tanımaz hayatın ta kendisi değil midir direniş? Grevler, ‘yeter’ demekten gayrı bir anlam daha taşımaz mı hayata dair: Umut etmek, umudu büyütmek. Grev, insana, sağlığa iyi gelir, genel sağlığı bozan baskıcı iktidarlardır.12

Ve son söz… Edebiyat kişisel iç dökmelerin, sayıklamaların, popüler kültürün baskısının dışına çıkabildiği ve hayatı kucaklayabildiği oranda edebiyattır. Edebiyatçı ‘yürekli’ olmak zorundadır, hakikat arayışı edebiyatın ışığıdır. ‘Çok satar’ olmanın edebiyatçı olmak anlamına gelmediğini en çok Yaşar Kemal’leri, Nâzım Hikmet’leri ve daha nicelerini çıkartmış olan bu toprakların insanı bilir.

1 Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Çev. Sevim Belli, Sol Yayınları, 4. Baskı, Eylül 1976 s. 25-26.

2 Sibel Öz, Yokuş Yukarı İstanbul, Notabene Yayınları, 2015, s 12-13.

3 Adnan Özyalçıner, Yok Olan İstanbul, Evrensel Basım Yayın, 2016.

4 Sennur Sezer, Adnan Özyalçıner, Emek Öyküleri 1-Ekmek Kavgası, Evrensel Basım Yayın, 1. Baskı 1998.

5 Sennur Sezer, Adnan Özyalçıner, Emek Öyküleri 2-Grev Bildirisi, Evrensel Basım Yayın, 1. Baskı 1998.

6 Y. Elmas, H. Yalvaç, O. Bozkurt, G. Gençay, Öykücü Metin İlkin’in Öyküsü, Usar Yayınevi, 2015.

7 Emek Öyküleri 2-Grev Bildirisi

8 Emek Öyküleri 2-Grev Bildirisi

9 Sennur Sezer, Adnan Özyalçıner, Emek Öyküleri 3-Motorize Köleler, Evrensel Basım Yayın, 1. Baskı 1999.

10 Emek Öyküleri 3-Motorize Köleler

11 Emek Öyküleri 3-Motorize Köleler

12 Mefar İlaç fabrikasında toplu sözleşme görüşmelerinden sonuç alınamaması üzerine ilan edilen grev kararı, Bakanlar Kurulu tarafından “genel sağlığı bozucu nitelikte” olduğu gerekçesiyle 60 gün süreyle ertelendi.

Ömrün kılcal zamanlarına dair bir serzeniş: Yolun Gölgesi

Öykü, geçip giden günlerin tozunu, gölgesini, tortusunu silkeleyemez; büyüklü küçüklü yenilgilerimizin ve kayıplarımızın telafi defteri olabilir ancak. O defte­re kayıtlar düşeriz, hatırlamak ya da içimizdeki hesabı sonsuza kadar kapatmak için. Telafi kayba ilişkindir hep, az olanın, kaybolanın, yitirilenin ardından göste­rilen bir niyet, cılız bir uğraş, keşke’siz bir çabadır. Telafi, bütünlemeler gibidir, geçen geçmiştir sınıfı. Bir kere kırık not alınmıştır, o kırık, fay hattı gibi uzanır ömrün zamanlarına. Her yenilgide o fay harekete geçer, hatırlatır kendini. Ama belki de yenilgidir insanı insan eden. Yenen, ‘insan’ dediğimiz ütopyanın ülkesine ait değildir, yenilene daha çok yakışır, yaklaşır o ülke. Öykü o ülkenin kimi za­man dili, kimi zaman feneri, kimilerine göre bayrağı, kimilerine göre bitli piyadesi, bazen delisi, bazen ermişi, ama her halükârda o ülkenin yüzü suyu hürmetine dönen dünyanın tersine gidiştir. Göğsünü rüzgâra, yüzünü akıntıya gere gere, telafisizliğin telafisini yaratma uğraşının her seferinde yenilmesinin kaydıdır. Behçet Çelik de telafisiz acıların yaşandığı günlerde bir telafi defteri tutmuş. Bir hesabı kapatmak ya da açmak için değil, bir acıyı bir yere koymak, ona ora­dan bakmak için. Acıya taraf olmak değil, onu sahiplenmek için muhakkak. Yolun Gölgesi, mesafesiz anlatımıyla ne çok benzemiş memleke­te. Bir tarafta yabancılaşma, taşlaşma, donma, diğer tarafta yangın, ölüm sıcağı, yersizlik yurtsuzluk. Behçet Çelik yola çıkmış, varılacak yerin hiç ama hiç görünmediği günlerde, yo­lun gölgesini düşürmüş bütün öykülerine. Şehrin Bütün So­kakları’nı dolaşmış, Dirlik Kaybı’nı görmüş, Dil Azabı’nı yaşa­mış, sonunda Yolun Gölgesi’ne sığınmış, orada Derinin Altı’na inerek Başka Bir Yerin Yüzeyi’ne tutunmaya çalışmış. Ve bütün ahvalimizi yaşamış, anlatmış. Kitabı, “Sahi böyle olmuştu, bu da olmuştu,” duygusuyla okurken, yolda olmanın göçebeliği, yabanlığı, üşümesi ruhumuzu sarsa da, yazarın, “Hele bir va­ralım, dengimizi, bohçamızı çözelim, pılımızı pırtımızı saçalım, ayaklarımızı pabuçlarımızdan çıkartıp uzatalım; bir süre daha gövdeden kopmuş kertenkele kuyruğu gibi titreyeceğimizi bilsek de, sonrasında bütün sarsıntılar diner nasılsa…” diyen sesi yanı başımızda.

Öykü, ömürlerimizin değil geçip giden günlerimizin tanığı. Ömürler roman olur, günler öyküdür ancak. Kentin hayatları­mızda zonklayan ağrısı, hırıltısı her giden günle arttıkça ve bize kendi sesimizi unutturdukça, öykü insanı işaret eder. ‘Bakın, burada!’ der, ‘Burada ve bu durumda, anlattığım gibi.’ İnsanın binlerce hali, her gün önünden geçip gittiğimiz ve görmediği­miz her hali öykü olur, şaşırtır. Bilemediğimiz, anlayamadığı­mız, tanımadığımız kendimiz bir öyküyle geçer oturur karşı­mıza. Öykü insana dokunmaktır, hem de en kestirmesinden, yalınından. “Hayatın nefes nefese telaşı, koşturmacasından sıyrıl, gel otur şuraya,” demez, o telaşın kendisidir öykü. Dingin sularda yüzmez, kaynayan, fokurdayan kazanda bir batar bir çıkar. Tıpkı insan gibi. Aklına değil, kalbine yakındır insanın. Ya­zana da okuyana da şifa değildir, itirazdır sadece. Hasta eden, ateşli bir itiraz. Öykü kalmak değildir, gitmektir her seferinde. Uzun bir kalış yakışmaz öyküye, gitmelerin övgüsüdür. Behçet Çelik bu ülkenin en iyi öykücülerinden biri. Yeni kitabı Yolun Gölgesi’nde gitmeleri ya da gidememeleri yazmış; kendinden ya da başkasından, hayattan, yurdundan gitmeleri…

Son yıllarda-günlerde hepimizde bir gitme-gidememe hali hakim. Göçertiliyoruz; iyilik duygusundan, gelecek umudun­dan, geçmiş bilgisinden ve şimdi’den göçertiliyoruz! Bedeni burada, ruh gitmiş kimilerimizin ya da bedeni gitmiş ama ruhu burada; henüz! Kendi vatanımızda sürgün gibiyiz. Parçalarımı­zı toplayamıyoruz. Tuttuğumuz şey eriyor, dağılıyor, elimizde kalıyor. Rüyayla gerçek, akılla delilik, yaşamla ölüm arasın­da bir yerde, bir toplu akıl tutulmasının seyrinde, buz gibi bir mantığın esir aldığı bir duygu karmaşmasında çıldıran kendi­mizi seyre dalmış gibiyiz. Behçet Çelik’in anlattığı tam da bun­lar, biziz. Dirlik Kaybı adlı öyküsünde, “Yangının içinde kalma­mış, bakarken, gördükleriyle yanmıştı,” derken bizi, topluca bir ülkeyi anlatıyor. “… içinden bir şeyler sökülmüştü. Ya da içi üze­rine çökmüş, içindekiler yanmış, küle dönmüştü.” Travmaların, açmazların, nevrozların kitlesel halini yaşarken, Behçet Çelik öyküleri yaşananlara tercüme olmak bir yana, nereye varaca­ğını bilmediğimiz ama bizi kendimizden götürdüğünü inceden inceye sezdiğimiz yolların yoldaşı oluyor. Dolan ve ‘aniden’ ta­şan kendimizin içinden geçen, hayalinden ya da geleceğinden geçen tüm yolları yalınayak yürümüş bir yazarla karşılaşıyo­ruz kitapta. Biz’e en çok uzaklaştığımız günlerde, biz’in bütün halleri seriliyor önümüze. Kentte kaybolan neşe ve huzur, ıssız sahiller, yanan sokaklar, Sur’da kıstırılan insanlık, evlerde kay­bolan dirlik, anlamını yitiren ‘Barış’ sözcüğü, kesilen kol… Biz’i anlatan öyküler bunlar. Yolun sonunda, başındaki kendimize dönemeyeceğimizi bilmenin yorgunluğu, dehşet karşısında kalakalma hali, korkunun en üst noktasında mecalsizlikten ötürü korkusuzluk haline geçiş, tüm bunlar olurken arsız bir yaşama gayretinin küçülttüğü insanlık. “Sanki mümkünmüş, olabilirmiş gibi çekip almaya çalışıyordu dirliğini göçtüğü yer­den.” Mümkün mü?

Behçet Çelik’in kitabı oluşturan on dört öyküsünü okurken, “Sahi ne yaşadık biz böyle?” sorusu yankılanıyor insanın bey­ninde. “Sahi ne yaşadık?” Yazar öyküleriyle ayna tutmuyor, fotoğraf çekmiyor, olanı anlatmadan olanı yaşatıyor. Hâlâ canlı, dipdiri olayların duygusunu anlatıyor ve biz o duyguları yaşatan olayları yeniden yaşıyoruz. Yazar, apaçık hatırlatıyor, kayıt tutuyor. Olayların değil duyguların, olan bitenin yarattığı değişimin defterini tutuyor. Kitap dışarlıklı bir şey, basılmak, okunmak için yazılır. Defter kişiseldir, basılma, yayılma amacı olmadığından içerliklidir. Behçet Çelik öyküleri de dışın kay­bını değil, için kaybını hatırlatıyor. “Bize ne oldu?”yu sormuyor, duygusunu yaşatıyor.

“Şehrin Bütün Sokaklarını” adlı öyküsünde Sur’a götürüyor okuru. Çoğumuzun evlerinde televizyon karşısında çayını yudumlarken izlediği olayları, bu kez keskin nişancıların bek­lediği daracık sokak aralarında, sırtımızdan soğuk terler akar­ken ve nefes almayı unutmuşken yaşıyoruz. İşin kötüsü “Elimi tut, gidiyoruz.” diyen yazarın elini tuttuğumuzda gideceğimiz yeri bilmiyoruz. Tekinsizlik, tehlike, tarumar olmuş sokaklar, ensemizdeki ölüm bize Sur’da olduğumuzu fısıldıyor. Aylarca süren sokağa çıkma yasağıyla evlerinde hapsolan çocukların günbegün soluşunu, her an ölme tehlikesini, topluca düşman ilan edilmenin o bir başınalık duygusunu, hepsini, ‘izlemiyo­ruz’, yaşıyoruz bu kez. Ve “günlerdir yıkılmış binalarla dolu rüyalardan” korkarak uyanıyoruz. İlmek ilmek ördüğümüzü sandığımız, zirveye koyup nice rezilliklere katlandığımız kutsal ve biricik ve çok özel ve çok önemli hayatlarımızın “Hebû Tune Bû” (anlamını bir Kürt arkadaşa, komşuya sormak zor olmasa gerek) olduğunu öğreniyoruz. Varlığımızı ispatlayamadığımız gibi, yokluğumuzun da kayda geçmeyeceğini bilmenin ölümün ötesinde bir hiçlik olduğunu öğreniyoruz ilk defa. Ve o zaman belki de Roboski geliyor aklımıza. O katırlar sırtında uzanan, dağlar dolanan ölüm kervanındaki cansız bedenlerden biri­nin yakını gibi, dirimizi olamamışsa da, ölümüzü kurtarmanın utanç verici sevincini yaşıyoruz. Dilsiz kalıyoruz. Behçet Çelik “Dil Azabı” adlı öyküsünde, yine dilsizliği değil ama duygusunu anlatır: “Onun sözleriyse dumanların, barutların, yıkılan duvar­ların, yere inen binaların tozu toprağı içinde kalıyordu, bunların arasından zar zor birkaçını seçebiliyordum, onlardan da kan sızıyordu, sızdığı yerde katılaşıyor, günlerce kalıyor, kuruyor­du sokakta bekleyen bedenlerin üzerinde, hep beraber çürü­yorduk.” Çürümenin de kelimeleri olur. Çürümenin dipsizliği kelimelerin seslerini, tınılarını yutar. Onlar başka kelimelerdir artık. “Yakasım geldi hepsini, bir çare olacağını, bu dili unutaca­ğımı bilsem, en azından bazı kelimeleri, içine postallarla daldık­ları evlerin duvarlarına, camlarına, aynalarına yazdıklarını, on­lardan başlayıp bir ucundan, hiç değilse dillerini alıp başlarına çalacağımı bilsem.”

Yolun Gölgesi’ni oluşturan öykülerde, Behçet Çelik’in diğer kitaplarında da olduğu gibi, nedenler yoktur; haller/durum­lar vardır. Belki de nedenlerin öneminin kalmadığı günlerden geçtiğimiz, sonuçların boşaltıcı, çürütücü, ezici etkisinin ne­denler üzerine düşünecek takat bırakmadığı içindir. Çelişki­lerin, takip edildiğinde nedenlere götürecek olgular olduğu düşünüldüğünde, aslında yazar hal’leri anlatırken nedenler­le ilgilenmek yerine çelişkileri açık eder; böylelikle nedenler üzerine düşünme sürecini de okurun düşünsel etkinliğine bırakır. Kitaba adını veren ilk öyküde yaptığı tam da budur;

“Birkaç saniye bile sürmedi gökten gelen adaletin verdiği huzur, göğün eşit pay etmesinin ne anlamı vardı, yerde herkesin giysi­si, barınağı, yurdu, ocağı başkayken; bazıları için sırtını rüzgâra çevirip korunmak mümkün, bazıları için geldikleri yöne dönmek asla mümkün değilken.”

Yolun Gölgesi’ni oluşturan öykülerde öfke yoktur. İnsanlığın gelmiş geçmiş tüm acılarına dair ince bir kederin karıştığı, “Bütün bu yaşananlar, yaşadıklarımız geçici” bilgisine, “Bir kü­çük insan varmış…” duygusunun eşlik ettiği, ancak tüm insan­lık ailesine ait olanın erişebileceği bir yükseklikten, olan biteni anlatma hali hakimdir. Güncelin yakıcı sorunları, yoran tüke­ten telaşları, hiçlik duygusu, boşalmalar, yüklenmeler ve tüm o yaşama uğraşları arasında insanlığın çocukluk çağından beri bildiği görme ve anlatma biçimleri de, en saf halleriyle metinlerde yerini alır. Yazar aslında hayatı dinlemektedir. Ve hayatın bir ritmi, sesi, müziği vardır. İnsan, müziğin yaratıcı­sıdır ama müziğin insan üzerinde yarattıkları da yazının ko­nusudur. İşte tam da bu noktada hayatı dinleyen edebiyatçı, kelimelerin müziğini yaratır. Ona bir can ve ruh bahşederek, öyküsünü oluşturur. “… çekiyor, itiyorlar birbirlerini, iç içe geçer gibiyken uzaklaşıyor, sokulurken özlüyorlar, art arda, kerelerce, üst üste, yan yana. Bir olmuyorlar, birlikte başka bir şeye dö­nüşmüyorlar, bu gelgitlerle birbirlerini var ediyorlar.” Sesin de sessizliğin de bir varlık olarak kabulünde, bu olguların birbi­rini itmesi, yutması, kapsaması, kırması, alt etmesi sürecinde ortaya çıkan müzik, görsel alanda dansa benzetilir yazar ta­rafından. Hayat, sadece etrafımızda olan bitenler değil, aynı zamanda bunların müziği, dansı ve ritmidir de. Geriye kalacak olan da, biz değil bütün hepsi tarafından belirlenir belki de.

Yaşıyoruz. Umut ederek, hayal kurarak, ama olacağı bilme­den, kestiremeden. Behçet Çelik’in bir kahramanı bu durumu, “Şehrin Bütün Sokaklarını” adlı öyküde, “Soğukkanlılık değil, başka bir şeydi, yola düşmüş olmak, dönmenin imkânsızlığı bel­ki de,” şeklinde tanımlar. Olan, sahiden tam da budur. Bu tek cümle, kitabın bütün atmosferini belirlemektedir. Yolun Göl­gesi, umutla, düşlerin sınırsız heyecanının abarttığı hayallerle çıkılan bir yolu tanımlamaz. Son çıkışı kaçırılmış, geri dönü­lemez, nereye varacağı bilinemeyen, kestirilemeyen bir yolu anlatır gibidir. Bu nedenle bu yolun heyecanından, değil göl­gesinden bahsedilebilir ancak. Bu yolda değişeceğimiz kesin­dir, yola girilmiştir bir kere. Hayat bizi bir kavşaktan bu sapağa döndürmüştür, nasıl olduğu da pek bilinememiştir. “Bize bir şey olacak” duygusu, tekinsiz gölgeler, koyulu açıklı karaltı­lar yolun ufkunda bekler gibidir. Toplumsal halimizin resmidir tüm öykülerde çizilen. Yolun Gölgesi dilimize, kelimelerimize, hayatlarımıza, rüyalarımıza düşmüştür.

Onca ölüm karşısında şokla girilen dehşet duygusu ve panik ardından yaşadığımız “soğukkanlılığı” anlatmış Behçet Çelik yeni kitabı Yolun Gölgesi’nde.