Tagged with

yağız senem

YAĞIZ SENEM: TARKOVSKİ VE ‘STALKER’IN SOSYAL KODLARI

‘’Ne zevksizlik, ne saçmalık! İğrenç bir şey! Bence filminiz tam bir fiyasko. Seyirciye biraz olsun yaklaşamıyor bile, oysa en önemli unsur seyirci değil midir?… Nasıl oluyor da Sovyetler Birliği’mizin sinema sorumluları böyle bir kepazeliğe göz yumabilmişler?”[1]

‘’Filminizi izledim. Hem de sonuna kadar. Oysa biraz olsun bir şeyler anlayabilmek, filmdeki kişileri, olayları, anıları bir şekilde birbirine bağlayabilmek için samimiyetle kendimi zorlamaktan daha ilk yarım saatte başıma ağrılar girmişti … Biz zavallı seyirciler iyi, kötü, hatta genelde çok kötü filmler izleriz; bazen vasat da olabilirler, bazen de tam anlamıyla sıra dışı. Bir biçimde hepsini de anlamak mümkün. Onları ya beğenirsiniz ya da burun kıvırır, unutup gidersiniz. Ama ya bu? …’’[2]

Tarkovski, Mühürlenmiş Zaman kitabına yukarıda ki gibi birçok “moral bozan” izleyici mektubu ile başlar.

Devamını Oku

KAYRA İLE SÖYLEŞİ: TÜRKÇE RAP’TE STORYTELLING VE REALİZM

90BPM’in kurucularından Onur İnal yani rap severlerin tanıdığı ismi ile Kayra, Türkiye’de “storytelling” denilince akla ilk gelen isimlerden biri. Onu Türkçe rap icra eden diğer birçok isimden ayıran ise sadece hikâye anlatıcılığı yapması değil. Ölümsüz kral ve kraliçelerden ziyade işinin başında, sıradan ölümlülerin hikâyelerini anlatması. Bunu yaparken akıllıca kullandığı söz sanatları ile belirli eylem ve olgular arasında analojiler kurması, satır aralarına yerleştirdiği imgeler ile anlatımını kuvvetlendirmesi… Yani bir anlatı olarak rapin, MC’ye ve dinleyiciye sunduğu edebi ve düşünsel derinliği yakalama fırsatı sunması. Böylelikle lümpen hazların güzellendiği, cinsiyetçi vurguların yaygınlaştığı, MC’lerin birbirlerini çelmeleyip, dirsekleyerek var olmaya çalıştığı mevcut rap kültüründen iğreti olanlar için alan açması. Kayra ve onun şarkıları için söylenecek çok söz var ancak biz Kayra adına konuşmak yerine Kayra ile konuşma fırsatı bulduk, biraz da dertleştik. Keyifli okumalar…

SÖYLEŞİ: YAĞIZ SENEM

Devamını Oku

TARIK AKTAŞ: AMACIM TAŞRAYI DEĞİL, DOĞAYI ANLATMAK

Türkiye sineması dünyanın önemli festivallerine konuk olmaya devam ediyor. Tarık Aktaş ilk uzun metraj filmi Nebula ile Avrupa’nın köklü festivallerinden Locarno’da yer almayı başardı ve “gelecek vaat eden en iyi yönetmen” ödülü aldı. Nebula geçen ay da 38. İstanbul Film Festivali’nde de “en iyi ilk film” ödülüne layık görüldü. Hemen ardından 26 Nisan’da ise vizyona girdi. Tarık Aktaş ile Nebula’yı konuştuk.

SÖYLEŞİ: YAĞIZ SENEM

Devamını Oku

YAĞIZ SENEM: BAŞYAPIT FABRİKASI!

1940’lı yılların sonunda, Washington Meydanı’nda bir deli ya da bir dahi, yıllar sonra kimileri için huzur ve barışın düşmanı ama birçokları için tüm zamanların en önemli sinemacısı olacak kişi filmlerini finanse etmek amacıyla satranç turnuvalarına katılmaktaydı. Daha sonraları Hollywood’un diktasından kurtulacak, stüdyoların dayatmalarına aldırmayacak kadar ünlenen, vazgeçilmez olan bu gencin sinemaya olan ilgisi ise satranca olan ilgisi kadar eskiydi. 12 yaşındayken gittiği satranç kulübünde film eleştirmeni Alton Cook’la tanışması onu satranç ustalığından, usta yönetmenliğe taşıyacak serüvenin orijiniydi belki de. Sonrasında babasının onu fotoğrafçılığa teşvik etmesi de sinematografisinin gelişmesinin ve izleyiciyi büyüleyen Kubrick estetiğinin ortaya çıkmasının orijini oldu.

Devamını Oku

YAĞIZ SENEM: GODARD’IN MUZİP VE ÖFKELİ İŞÇİLERİ

17. yüzyıl ve sonrasında Avrupa şiddetli altüst oluşlar ve devrimler ile çalkalanıyordu. Ve her sosyal-siyasal başkaldırının da kültürel yansımaları oluyordu. Fransız Devrimi ile birlikte kilisenin ve feodalitenin baskısına karşı çıkıldığında sanatçılar artık tanrıyı değil gerçeği aramaya başladı. Gerçek, sanat için her zaman kuvvetli bir araç hatta birçokları için amaç olmuştur. Vinci “En mükemmel resim yapma tarzı gerçeğe en benzeyenini yapmaktır.”[1] derken Çernişevski “Tabloya oranla gravür ne ise hayata oranla sanat odur”[2] diyerek gerçeğin sanat üzerindeki gücünü belirtir. Gerçekten de sanat gerçeği ve hayatı yansıttığı müddetçe haz verir. Ve güzel olan, her toplumsal sınıf için farklı şekillenir. Aynı zamanda egemen sınıfın güzellik ve sanat anlayışı hegemonik bir sanat perspektifini ve gerçeğini oluşturur.

Devamını Oku

YAĞIZ SENEM: YEŞİLÇAM’DAN SIYRILAN ÇIPLAK VATANDAŞ

Keynesyen iktisat politikaları ile Amerika ve Avrupa başta olmak üzere kapitalizm hatrı sayılır bir coğrafyada refahı paylaşmış ve 1929 krizinin yaşattığı felaketleri ötelemişti; ancak 1973 ve 1979 petrol krizleri ile birlikte yeniden bir yapısal dönüşüm ihtiyacı vuku bulmuş ve bu noktada Freedman’ın neo-liberalizmi, yeni bir çıkış kapısı olarak belirlenmişti. Amerika Birleşik Devletleri’nde Ronald Reagan, İngiltere’de Margaret Thatcher bu yeni neo-liberal kuşatmanın öncüleri olarak hatırlanır; Türkiye’de ise bu öncülüğü önce 1980 yılında ordu, sonrasında onun görevlendirdiği Turgut Özal üstlendi. Onun hazırladığı 24 Ocak kararları ile birlikte neo-liberalizm ufak bir azınlık için nimetleriyle, işçi, memur için ise tahribatlarıyla hızla hayatımıza girdi.

Devamını Oku

YAĞIZ SENEM: HEGEMONYA MÜCADELESİ ARACI OLARAK SİNEMA: TROÇKİ VE STALİN’İN ÖLÜMÜ  

İtalyan Marksist Kuramcı Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri’nde “Egemen sınıf oydaşmasını yitirmişse, diğer bir ifade ile artık yönetici değil sadece egemen ise salt zorlama gücünü kullanıyorsa bu tam da büyük kitlelerin geleneksel ideolojilerinden koptukları ve eskiden inandıklarına artık inanmadıkları vb. anlamına gelir. Kriz, eskinin ölmekte, yeninin ise doğamamakta oluşundadır,”[1] diyerek hegemonya krizini özetler. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Hitler faşizmini durduran önemli bir güç olarak Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği büyük bir coğrafyada kapitalizmin egemenliğini sarsmakta ve hali hazırda var olan hegemonya krizlerinde bir alternatif olarak yükselmekteydi. Komünizm fikri Avrupa başta olmak üzere ezilen sınıfların sempatisini toplamaktaydı. Bu yükselen fikir karşısında hegemonya krizi içerisinde veya tehdidinde olan belli başlı kapitalist devletler hegemonyayı yeniden sağlamlaştırmak ve egemenliğini devam ettirmek için ciddi bir savaşım içerisine girdi. Ekonomi politikalarında Keynesçi iktisadı ortaya koymak zorunda kalan kapitalizm siyasal alanda ise ne idiği belirsiz bir özgürlük ve bireyselliği çok daha kuvvetli haykırdı. Sosyalizm korkusu ve klasik liberal ekonominin çıkmazları ile kısa süreliğine refah kısmen paylaşılmış ve bireysellik ve özgürlük düşmanı komünizm ve Sovyet miti yaratılmaya başlanmıştı.

Devamını Oku