“TANIKLIK”, “SUÇÜSTÜ” VE KEMAL ÖZER ŞİİRİ
“TANIKLIK”, “SUÇÜSTÜ” VE KEMAL ÖZER ŞİİRİ

“TANIKLIK”, “SUÇÜSTÜ” VE KEMAL ÖZER ŞİİRİ

ALİ MERT

“Yeter artık, tarihe tanıklık etmek istemiyorum” diye yakınıyor, üst üste gelen siyasi, ekonomik, manevi saldırıların ardından, bir de pandemiyle karşılaşan genç kardeşimiz. “Yetti gari!”

Sürekli siyasi gerginlik, ekonomik kriz, ekolojik felaket, bölgesel çatışmalar, küresel itişmeler, otoriter basınç, kaza görünümlü katliam, aykırı ya da muhalif her harekete parmak sallayan bir iktidar, orasından burasından yaşam tarzına müdahale girişimleri, “dolarda tarihî zirve”, açlık, yoksulluk, bunalım, işsizlik, güvencesizlik, geçim ve gelecek kaygısı derken üzerine bir bu virüs eksikti… Bıktık artık “olağanüstü günler” yaşamaktan, “olağanüstü günler”e tanıklık etmekten, “normal bir hayat” arayışındayız… Şairin söylediğinin de tersi söz konusu sanki: “Ben artık şarkı söylemek değil, [şöyle rahatça ayağımı uzatıp keyifle] şarkı dinlemek istiyorum yahu!”

Ne yapalım, “tanıklık” ettiğimiz salgın günleri ve Covid19 “nağmeler”i, işte bu hale getirdi bizleri!

Halbuki, mesele tam da şarkı söylemekte, tarihsel/toplumsal dönüşüm için “sahne”ye göz dikmekte, “normal”i aşmakta, tarihî günler yaşamakta, işçi sınıfının ve ezilenlerin tarihsel eylemi içinde sahneyi ele geçirmekte… yani eylemekte, eylenenlere tanıklık etmekte, özgün/etkin bir tanıklığın ve bu tanıklığı aktarma biçiminin uyandıracağı o farklı bilinç hallerinde…

*

“Yaşadığı dönemin tanıklığı” ve bu tanıklıktan çıkardıkları, has sanatçının, düşünürün, şairin de başlıca uğraşı.

12 Mart sonrasının çalkantılı döneminde Yaşadığımız Günlerin Şiirleri’ni (1974) kaleme alan, 12 Eylül sonrasının fırtınaları esmeye devam ederken denemelerinin bir bölümünü Yaşadığımız Günlerin Yazıları’nda (1996) toplayan ve yine aynı dönemde günlüklerini Tanık Günler 1 (1993) ve Tanık Günler 2’de (1994) bir araya getiren Kemal Özer için de bu uğraşın özel bir yerinin olduğu besbelli.

Kuşkusuz, yazar her zaman çağının, yaşadığı günlerin tanığı. Peki ama hangi nokta ve süreçlere gözünü dikti bu çağ gelip geçerken? Tanıklığının ne gibi özgün tarafları vardı? Sadece görünenlerin, olguların tanığı olarak mı kaldı? Yüzeyde akıp gidenlerin ardındaki gerçeklere, gerçek dönüşüme ne kadar dikkat çekebildi, okurlarını ne derece uyarabildi, uyandırabildi? Hem bilinçlerini, hem hayal güçlerini…

Kemal Özer’in şiiri en genel hatlarıyla iki [ya da üç] döneme ayrılıyor bilindiği üzere. İkinci Yeni’de olduğu dönem, [suskunlukla ve/veya harmanlanmayla geçen ara dönem], toplumcu bilince vardığı dönem.

İşte, yukarıda sorduğumuz sorularla haşır neşir olan, daha doğrusu örtüşen dönemi, daha çok bu ikincisi.

Kavganın Yüreği ile 1973’te ilk ürününü veriyor bu etkin tanıklık dönemi. Mücadelenin ısındığı dönemde onun nabız atışlarını yakalayıp yansıtabileceği yeni bir konumu anlatıyor, daha doğrusu “bu konumdan hareketle” anlatmaya başlıyor artık şair: “Yaşama bakışım, dünyayı kavrayışım, onu artık sürekli bir kavga olarak nitelediğimi özetliyor. Şiir de bu kavganın bilincini vermekle yükümlü olmalı. (…) Somutlamalı güncel olanı. İnancı, umudu, aydınlığı, yarını, arkadaşlığı, cesareti soyut kavramlardan çıkarıp günlük yaşamımızda yerleri, anlamları olan somut karşılıklarına ulaştırmalı. Şiir, kavganın bir parçasıdır. Şiir, kavganın yüreğidir. Yüreği olmalıdır. Bütün çarpışmalarda insanın yanında yer almıştır. Onun yüreğini çarpıtmıştır. Ozanı bir bilinç işçisi saydığım için, insan yüreğini bilinçle doldurmanın bir yoludur diyorum şiire.”

Kavga sürerken, kenardan izleyen bir tanıklık değil yani bu. Sözünü ve bu sözü söyleyiş biçimini, şiirini kavganın bir parçası haline getiren etkin bir tanıklık.

Meydanlara bakıyor, eylemlere, grevlere, yürüyüşlere ve direnişlere bakıyor, mapushanelere ve görüşme günlerine bakıyor, mapushanelerden taşanlara ve oğulları öldürülen analara bakıyor, faşizme ve sokakta yolumuzu kesip kimliklerimizi soranlara bakıyor sonra, katliamlara bakıyor ardından, Sivas yangınına… özetle tarihsel eylemi içindeki insanlara bakıyor, onların ve yaşananların tanığı oluyor ve baktıklarının arkasında görünenlere, araya giren görüntülere, gerçeklere dair sürekli yazıp üretiyor.

Yukarıdaki uzun cümlenin içinde adları gömülü kitaplarından birinden değil de, henüz yayınlanmayan bir kitabından örnek vermek istiyorum bu defalık. Aslına bakılırsa “tam bir kitap” da değil. Kemal Özer’in ölümünün ardından (yine yakın zaman önce kaybettiğimiz) eşi Georgina (Gülşah) Özer’in ve kızı Simge Özer’in evde keşfettiği mavi kaplı bir defterden ve bazı müsveddelerden hareketle hazırladığımız “Zula” adlı bir derleme ya da kitap dosyası bu. İki yıl kadar önce bir yayınlanacak gibi oldu, sonra yayıncı uzak durdu, “Zula” hâlâ zulada bir yerlerde bekliyor galiba. Neyse, bu derleme ya da kitap dosyasının içinde, Kemal Özer’in tamamlayamadığı ama uzun zaman üzerinde çalıştığı, 15-16 Haziran direnişini anlatan “16 Haziran Kavşağı” adlı çalışmasından şiirler önemli bir yer tutuyor.

Önce kitap dosyasından “Adı Bayram’dı O Güne Değin” adlı şiiri paylaşayım, sonra da birkaç kelam daha edip Sivas’a ve “suçüstü” kavramına geçelim: “Adı Bayram’dı o güne değin, / çıkıp geldi Sivas’ın Kuşlu köyünden / Sivaslı Bayram oldu ananlar için. // O güne değin şimdi demeyi / hiç düşürmemişti ağzından / sabırsızsa şimdi derdi, sevdalıysa / şimdi çıksın örüklü saçlarıyla karşıma, / yitirdiyse şimdi derdi, unuttuysa / şimdi gelsin aklıma, bulayım yitirdiğimi / bir daha derdi, ardından bir kez daha / adı o sözcükle yan yanaydı sürekli. //  Şimdi dedi o Haziran sabahı da / elini şaltere uzattı duraksamadan / kapılar açılacaksa şimdi açılsın, / çıkacaksak şimdi çıkalım yola, / önlerine engeller dikildikçe / şimdi dedi duraksayan ayaklara, / gün sona erdiğinde o sözcük de artık / o sözcükle anılan da değişmişti. //  Gün sonra erdiğinde Sivaslı Bayram / ananlar için artık başka biriydi. / Arçelik’ten Bayram diye anıyorlar şimdi.”

Şimdi/bugün, dün ve yarın… her zaman, her biçimde etkin tanıklık. 16 Haziran Kavşağı kitabı için, Kemal Özer’in hazırlık sürecinde yararlandığı kaynaklardan biri de, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu, DİSK’e ait iki ayrı kasetten oluşan ve 15-16 Haziran işçi eylemlerine katılmış işçilerle yapılmış söyleşileri barındıran ses kayıtlarıydı. Başka bir deyişle “canlı ve sesli tanıklıklar”dı. Bunları benimle de paylaşmış, özellikle söyleşilerden birinde bir Arçelik işçisinin eylem gününü anlatırken kullandığı ifadelere dikkatimi çekmişti. “O kutlu günde, görkemli yürüyüşümüze başlamadan önce…” diye anlatmaya başlayan işçinin, söze “O kutlu gün” diye girişi, Kemal Ağabey’in aklına Homeros’un destanlarını getirmiş, şiirde bu sesi ve duyguyu yakalayabilmenin öneminden bahsetmişti.

Onun için tanıklıklar, canlı aktarımlar, deneyim paylaşımları, otantik anlatımlar, yaşanmışlıklar vb. bir “malzeme” olmanın çok ötesinde duygu ve düşünce yoğunluğu barındırmaktaydı. Bu anlatımların yön göstericiliğinde, o uzun yürüyüşü ve onun gizli kahramanlarını zihninde adım adım yeniden canlandırmaktaydı. Eylem halindeki insanların, uzun ve zorlu yürüyüşlerin, bu eylemler içerisinde daha da yoğunlaşan duygu ve düşüncelerin yıllarca izini sürdükten sonra, en uygun sesini yakalayarak şiirine aktarabilmek ise onun ustalığıydı.

Bu ustalığı, son olarak 2008’e, Temmuz İçin Yaralı Semah’a kadar uzandı. Yine uzun bir hazırlık sürecinin, kitaptaki şiirlerinde tek tek andığı, yangında kaybettiğimiz her bir ismin özgün sesini yakalayabildiği çalışmanın ardından, kitabı belli bir bütünlüğe eriştirdikten sonra son noktayı koydu.

Ve bu son şiir kitabı Temmuz İçin Yaralı Semah’la birlikte “tanıklık” kavramıyla kaynaşan, belki de onun yeni bir biçimi olan başka bir kavram öne çıktı Kemal Özer’de: suçüstü.

Kitabının “gömülmek istenene, unutturulmak istenene karşı bir suçüstü kitabı” olarak duyurulmasını istedi. “Yangının yol açtığı ölümleri, ölümlerin yol açtığı duyguları, tepkileri, acıları, dramları görünür kılmayı amaçlayan bu şiirler, bir tanıklığın tutanağı olduğu kadar, ‘yolun sona erdiği yerde yeniden yola çıkan’ı da içinde barındırıyor. Suçun üstüne gitmeye yönelen bir yürüyüşle döne döne, tıpkı semah gibi.”

Gizlenen, örtülen, görünmemesi isteneni ortaya çıkarmak, görünür kılmak onun anlatımında hep öne çıkarken, bu çabayı “suç mahali” ile birleştiren bir durum oluştu böylece sanki.

Tartışmalı, yer yer riskli ve kaypak bir kavram aslında bu “suçüstü”. Suçu ispatlanana kadar kimse suçlu gösterilemez, suçlu ilan edilemez, malum. Kim, neye göre suçlu, yasalar ve hukuk kimin için çalışıyor, kime hizmet ediyor soruları ele alınmadan “kendinde” bir “suç”a işaret etmek de pek mümkün değil. Buradaki göreceliliğin, örneğin yaşla ilgisi de kurulabilir. Çocuğa suçüstü yapılmaz, yapılmamalıdır mesela. Benliğinde derin izler, lekeler bırakabilir bu. Onulmaz yaralar, yarılmalar, belki de ömür boyu sürecek bir travma… Ona başka bir dille yaklaşmak gerekir bu yüzden; suçlamak ve suçüstü yakalandığını hissettirmek değil, durumun başka (yumuşak, duyarlı) bir biçimde farkına varmasına sağlamak önemlidir.

Çocuklar için ayrı, yetişkinler ve zalimler için ayrı düşünmeli belli ki… Evet, bir de zalimler, zulmedenler, ezenler, onların piyonları, tetikçileri, maşaları ve hepsinin ortak, bariz suçları var elbette. Bariz olmasına rağmen gizlenen, geçiştirilen, sümen altı edilmeye ya da üzeri örtülmeye çalışılan, zaman aşımına uğrayan/uğratılan.

Sivas katliamının ardından yaşanan “hukuki süreç”te, her şey ortadayken, çok gördük bu örtbas etme çabalarını birlikte. Yakanların avukatları iktidar partisinden vekil oldular, yaktıkları yetmiyormuş gibi yakanlara dair delilleri kararttılar, davalar “zaman aşımı”na uğrasın, gerçekler ortaya çıkmasın diye yıllarca uğraşıp durdular.

İşte bunlara karşı suçüstü yapabilmek önemli. Temmuz İçin Yaralı Semah’ta olduğu gibi.

Görünürdeki faillerin, tetikçilerin, maşaların, piyonların arkasındaki gerçek güçlere suçüstü yapabilmek bir diğer önemli mesele. Ya da herkes görmesine rağmen susarken (ya da kendini, salt istenenleri söyleme mecburiyetinde hissederken!), haykıra haykıra kralın çıplaklığına dikkat çekebilmekte mesele! Kemal Özer’in şiirlerinde bir bütün olarak yapmaya çalıştığı gibi.

*

En başta hafiften şakayla karışık anlattık ama değişik, çalkantılı günlere tanıklık ediyoruz bugünlerde yine. Her gün ayrı bir macera neredeyse, kesintisiz devrim olmasa da kesintisiz tarihe tanıklık günleri! Yaşanan günlerin farklı türden bir bilincini geliştirmek önemli o yüzden yine.

Düşününce, bugünlerde suçüstü yapılabilecek ne çok şey var, öyle değil mi? Aleni tehditler, ortada rahatça işlenen kabahatler, bizzat mafyadan gelen ve hakkında hiçbir soruşturma gerçekleştirilmeyen “kan banyosu” açıklamaları, madencilerin gövdesine indirdiği tekmenin ardından bile pişkin pişkin ortalığa çıkabilenler, televizyon kanallarına çıkıp “15 Temmuz kursağımızda kaldı, istediğimizi yapamadık, bizim aile 50 kişiyi götürür valla” diye rahat rahat konuşabilenler, dosyasında cinayet dahil 44 suç varken afla serbest bırakılan ve bırakılır bırakılmaz bir kadını daha katledenler vb. vb. her şey aleni…

Suç(lar) ortada… belli bir tarafta iseniz rahatladı, laçkalaştı, kolaylaştı bu işler. “Savcıları göreve çağırma”nın vb. de bir anlamı kalmadı. Tarafınıza/mahallenize/meşrebinize göre, en küçük bir şeyde, basit bir sosyal medya mesajında vb. gözaltına alınabiliyorsunuz, ya da koskoca bir şeyde, aleni bir ölüm tehdidinde vb. rahat rahat ortalıkta dolaşabiliyorsunuz. Suçüstü bir bakıma anlamsızlaştı! Suç falan yokken, müdahale var. Suç alenen ortadayken, müdahale yok. Altıyla üstüyle her şey birbirine karışırken, belki de bir altüst oluşun işaretleri ortaya çıktı.

Bu dönemin suçüstü şiirini de bu duruma bakarak, bu durumu anlatarak oluşturmalı herhalde. Ve hep kavganın yüreğinde…