TİMUR SELÇUK: SOSYAL TOPRAK ÇORAKSA HİÇBİR ŞEY YAPAMAZSIN!

SÖYLEŞİ: MÜJGAN ÖZÇAY

 Elim sanata düşer usta
Dilim küfre, yüreğim acıya
Ölüm hep bana
Bana mı düşer, usta?

Refik Durbaş’ın dizelerindeki ölüm bu kez, 52 yıldır ülkenin sanat ve kültür iklimine yel olan Timur Selçuk Usta’ya düştü…

Emekçinin yoldaşı, özgürlük ve hak mücadelelerinin savaşçısı, öncü ve önder bir yaratıcı, sanat ve düşün adamı, büyük bir müzik emekçisiydi; Beyaz Güvercin’di, İspanyol Meyhanesi’ydi, Despina’ydı, Payidar’dı, 1 Mayıs’tı…

Dillerden düşmeyen şarkılar, sahnelerden inmeyen oyunlara müzikler besteledi, sayısız konser verdi, konuşma yaptı, yürüyüşlere, grevlere, gösterilere katıldı, sayısını kendi de hatırlamadığı kadar çok öğrenci yetiştirdi. Öğrencisi, sahne ve iş arkadaşı olmak benim için ayrıcalık…

Kişiliği, duruşu, disiplini, ilkeleriyle gerçek bir aydın, ekol yaratan bir müzik insanıydı. Vakur tavrını, dik duruşunu ve hedefini hiç yitirmedi.  “Akvaryumda yaşayan suya sabuna dokunmayan bir tatlı su balığı olmak kendime hakarettir. O anlamda ben aksiyim, ukalayım, kavgacıyım”… Aksiliğine, ukalalığına, dilinin keskinliğine, “solcu”luğuna rağmen her sınıftan, her görüşten insanın hafızasında ve yüreğinde özel bir yer edindi. Yazıda sanatçılardan beklediğini söylediği gibi, dürüst ve ahlaklı kalmaya özen gösterdi yani hep akıldan, duyarlılıktan, vicdandan yana oldu.

“Kalırsa içinde bir derin sızı kalır”…

Gitti; “Beyaz Güvercin”  şarkısında dediği oldu; içimizde bir derin sızı kaldı!

2016 Ağustos’unda Usta’yla, yaşamındaki yapı taşları, değerleri, ülkenin sanatsal kökleri, sanatçının ve aydının sorumlulukları, sanat ve emek ilişkisi üzerine bir sohbet gerçekleştirmiştim; Evrensel Kültür dergisinin 296. sayısında yer almıştı. O söyleşiyi hatırlayarak Timur Hoca’yı analım.

.  .  .

Usta yorumcu besteci Timur Selçuk ile “müziğin işçileri”ni konuşmak için 30 senedir çoksesli müzik eğitiminde ilk akla gelen adreslerden biri olan Çağdaş Müzik Merkezi’nde buluştuk. Popdan caza, Türk sanat müziğinden halk müziğine, klasik müzikten devrimci müziğe kadar müziğin her türünde çalışmalar yapılan bu ünlü dersanede uzun yıllar ders vermiş biri olarak farkettim ki, ortamdaki gönüllülük kokusu hiç değişmemiş. Baktım hala notalar havada uçuşuyor, sesler duvarlara tutunmuş, sözler iskemlelere takılmış, şarkılar odaları doldurmuş… Timur Hocayla sesin, sözün, müziğin cümbüşünde söyleştik.

1960-80 arası Türkiye’de işçi sınıfının sendikal ve siyasal mücadelesinin yükseldiği, işçinin parladığı zamanlardı. Bu yıllarda emekçiden, devrimden yana ilk akla gelen sanatçılardan biri Timur Selçuk’tu. Bugünü anlamak için geçmişe bir bakalım mı? O yılların ortamını, koşullarını nasıl anımsıyorsunuz?

Bugünü anlamak için geçmişe dönmek çok doğru bir yöntem! Ben 1964-75 arası Paris’teydim ama 1968 sonrası hem Fransa’daki olayları hem Türkiye’deki gelişmeleri takip etme imkanım oldu. Sanırım, 27 Mayıs 1960’ta yeni anayasa ışığında Türkiye’de demokratikleşme adına, emeğin daha rahat telaffuz edilebilmesi adına bir hareket başladığı söylenebilir.

Bu hareket (ona sosyal toprak demek doğru bir tanım olur) yurtdışındaki 1968 olaylarının Türkiye’ye yansıması ve mevcut toprakla birleşmesiyle beslendi. Dış etki Türkiye’de yansıdığında mevcut toprak neydi? Emekten yana sıkıntı çekmiş insanlar, sanatçılar ve partililer. Çanakkale Savaşı, Kurtuluş Savaşı, Kuvayı Milliye mirasından beslenen, Atatürkçü düşünce ortamından gelen kesimler ve emek bu sosyal toprağı oluşturdu. Emeğin anti emperyalist mücadeleden ayrılması zaten mümkün olmadığı için, ben kendimce, 1960 ihtilali ile yeni anayasanın, Fransa’daki hareketlerle birlikte işçi sınıfının mücadelesi yolunda meyveleri oluşturmaya başladığını düşünüyorum. O dönemde emek hareketi filizlendi, çiçek açtı, meyvelerini verdi. Elbette eksikleri saklı kalmak koşuluyla…

Bu sosyal toprakta sanatçılara baktığınızda nasıl bir profil görüyorsunuz?

Bu doğrultuda hazır olan bu toprakta ürün veren kişilerin de toprağın artılarını değerlendirmek dışında kendi mayalarını sergilediklerini görüyoruz.Yani dürüst, ahlaklı olması, yani akıldan, duyarlılıktan, vicdandan yana olması gibi…

Bu kavramları biraz açabilir misiniz?

Akıl deyince bilim, duyarlılık deyince sanat , vicdan deyince felsefeyi düşünmek lazım. Bu değerler nereden edinilir? Yetiştikleri aile ortamından, yurtiçi veya yurtdışı eğitimlerinden, örnek aldıkları kişilerden edinilir. Bende sanatçı bir anne, sanatçı bir baba örneği vardı. Ancak her şeyin ötesinde eskilerin fıtrat dedikleri ”maya” çok önemli. Aynı ortamdan 3-5 kişi çıkar, sadece biri bu yolu seçer ve devam eder. Sanıyorum sosyal toprağın etkilerini mayasıyla bütünleştirebilen kişiler de, örgütler de birbirini buluyor; bu kişi veya üretimlerle birlikte çalışmalar yapıyorlar.

O dönemde siz kimlerle, neler çalıştınız?

Mesela Ankara Sanat Tiyatrosu benim o dönemlerimdeki çalışmalarımda çok önemli rol oynadı. Onlarla pek çok oyunda birlikte çalıştık. 20’ye yakın oyun müziği, film müzikleri, bağımsız şarkılar besteledim. Paris’ten döndükten sonra Devrimci İşçi Sendikaları Korosu’yla çalıştım.

Sadece Türkiye’de değil dünyanın her yerinde toplumların yaşamlarındaki her türlü değişimin tüm sanat disiplinlerine yansıdığını görüyoruz. İşçi sınıfı mücadelesinin sanatsal izdüşümünde 1925 de Sergei Eizenştein’ın “Grev” filmiyle çığır açtığını, Steinbeck’in romanlarının, 1965’de John Ford’un “Gazap Üzümleri”ni beyaz perdeye taşımasının, Emil Zola’nın, Orhan Kemal’in romanlarının sınıfsal bakışı değiştirdiğini görüyoruz. Yani edebiyat sinemaya, sinema müziğe, şiir şarkıya el veriyor, besliyor. Siz nelerden beslendiniz?

27 tane Nâzım Hikmet şarkısı besteledim. Ayrıca oyun müziklerim oyunların dışında da bağımsız şarkılar olarak da benimsendi. Burada şunu da belirtmek lazım: Emek hareketinin örgütlü mücadelesi sanatın, müziğin yaygınlaşmasında çok önemli. Devrimci İşçi Sendikaları’nın bir koro kurmayı akıl etmesi o dönemdeki sosyal toprağın çok önemli bir parçası oldu. O toprak, ivmeyi ve dayanışmayı ortaya çıkardı. Şu an kaybedilmiş olanlar da bunlar zaten…

O mücadele dönemlerinde DİSK korosu çok etkinmiş; mitinglerin, yürüyüşlerin, gösterilerin birleştirici, coşku unsuru…

Evet!..76 Yılının 1 Mayıs kutlamalarında Kemal Türkler Taksim’de konuşma yaparken ben piyano çalıyordum; koro eşlik ediyor, binlerce kişi bir ağızdan şarkılara katılıyordu. Büyük bir coşkuydu. O zaman emeğin, emekçinin sesi olarak DİSK korosu vardı şimdi ilahi korosu var.

Bizler direniş çadırına gider, masanın üstüne çıkıp karda kışta şarkı söylerdik. Bir keresinde yine karda şarkı söylerkenki bir resmimi çekip DİSK dergisinde yayımlamışlar. Ben de takdir eder diye babama gösterdim. Şöyle bir baktı “ses sanatçısı karda şarkı söylemez” dedi; haklı! Nâzım Hikmet de köprünün üstünde bildiri dağıtmamalıymış belki de. Çünkü onun işi başka ve o bir tane…

Bugünlere doğru geldiğimizde işçi sınıfını ve işçinin birey olarak profilini nasıl değerlendiriyorsunuz?

1980 sonrası ortam Özal zihniyetini hazırladı. Özal zihniyeti de biliyorsunuz yayılmacı ve esir alan tüketim anlayışıdır. Kelepçe kalktı, kredi kartları kelepçe haline geldi. Ailesine, çocuklarına daha iyi bir hayat hazırlamak isteği insanları en zayıf noktasından, ailesi için tüketme zorunluluğundan yakaladı. Dolayısıyla kitlelerin bugünkü sessizliği, suskunluğunda bu kredi kartı kelepçesi çok belirleyici…

Emperyal zihniyette silah kullanmadan toplumlar esir alınır. Toplumların akıl, duyarlılık ve vicdanları esir alındığı takdirde toplum da kişi de hareketsiz kalır. Akıl bilimdir dolayısıyla bilimle ilgili her şey toplumların esir alınması doğrultusunda planlanacaktır. Bugün bizde bilim nedir? Çocuklarımızın ilkokuldan ortaokula, ortaokuldan liseye, liseden üniversiteye geçerken kutu karalamalarıdır. Bu ”bilim” kutuyu karalatır ve sonunda meleyen bir gençlik yetişir. Kutu karalayarak okullara giren gençler mezun olduktan sonra kutu karalayarak facebook’dan eş bulurlar. Eş, sevgili aramanın kutusu da facebook’dur. Surat kitabı ya da suret kitabı demektir. Duyarlılık ise insanı insan yapan değerlerin tümüdür ki, bunu da en iyi özetleyen sanattır. Öyleyse ilk darbe bilimle birlikte eğitimeyse duyarlılık konusunda ilk darbe de sanata vurulacaktır.Bunu da yaşayarak görüyoruz!

Vicdana gelince ; vicdan, felsefe demektir. Kişilerin vicdanlarını bozacaksın ki, akla karayı, barışla savaşı ayırt edemesin. Bunun için bir anti felsefe oluşturmak gerekir. Çünkü felsefe, Marks da Hegel de olsa insandan yanadır. Siz paylaşmasanız bile o düşünce hareketi sizi düşündürüyorsa insandan yanadır. Çünkü düşünürsünüz ve ”hayır, katılmıyorum” ya da düşünür ”katılıyorum” dersiniz. Yani düşünürsünüz! Dolayısıyla darbe vicdana yani felsefeye vurulmalıdır.Vuruldu!..

Bu değişim 1980 sonrası başarıldı. Dediğim gibi kredi kartı aileleri sessiz hale getirmeye kullanıldı. Artık iş yerinizin verdiği kartı işyerine okutarak giriyorsunuz. Bir gün o kart çalışmadığı takdirde işten atıldınız ve dolayısıyla kredi kartı borçlarınız kaldı demektir. İşte insanları sindirmek için silaha, topa tüfeğe gerek yok; en azından Türkiye için bu böyle.

1960 sonrası az da olsa hareketlenen sosyal devlet de bugün çökertiliyor. Aileler akıldan, vicdandan, duyarlılıktan yana birikimlerini derin dondurucuya, sandıklara kaldırdılar. Bu durum toplumun parçası olan işçiye, sendikaya, sendika yöneticisine de yansıdı! Hepsinin benzer kaygıları, işini kaybetmek gibi çok temel korkuları var. Dolayısıyla sendikalar ve işçi sınıfı da hareketsiz hale geldi.

Bu ne zamana kadar böyle sürer?

Bilemeyiz ama sonsuza kadar değil elbette. Bize tam olarak yansımasa da Avrupa ve bir ütopya adası olan Amerika (Kuzey Amerika) çok büyük sıkıntılar yaşıyor dolayısıyla yeni bir dünya planlanıyor hatta oluşuyor diye düşünüyorum. 22. Yüzyıl şimdiki gibi olmayacak, 2050 de büyük faturalar pahasına bir çok şey netleşmiş olacak.

Türkiye’yi neler bekliyor?

Türkiye’de iktidarlar dinci zulmü pompaladılar; bir yere varmayacağını gördüler. Aynı şekilde meslekler üzerinden gittiler bir yere varmayacağını (Türkiye için bunları özel olarak söylüyorum) gördüler. TSK’nın güney doğudaki harekatı da pazarlanmış bir oyundur. Gelişmeler 2050’ye kadar acımasızca sürecektir. Ancak Türkiye ile ilgili yaptıkları hesapların hepsi boşa çıkar; bu millet yaşlısıyla genciyle gariptir, çılgındır. Ne yapacağı belli olmaz.

Evet, cahil olduğu için ilk hareketle birlikte sokağa dökülmez . Avrupa’da bir olay olur ertesi gün 10 binlerce -100 binlerce insan sokaktadır. Biz hiçbir yere çıkmayız. Bu cehaletten kaynaklanır ama bıçak kemiğe dayanır, patlarsa tutamazsınız. O son patlama da milli değerler, toprak bütünlüğü bir de dini değerler doğrultusunda olur. Bugün dini değerleri sürdürmeye, rantını yemeye gayret ediyorlar.

Son seçimlerden sonra ülkede her şey, her değer anlaşılmaz şekilde kaosa dönüştürüldü.

2015 Haziran’ında Tayyip Bey yüzde 10’a yakın oy kaybetti; güneydoğuda sürek avı başlattı. 14-18 yaşlarında çocukları bıldırcın gibi avlıyorlar. Bu kaybettiği oyu geri alma için kişisel mücadelesidir. Bu başkan olmak için savaşıdır. Bu savaşı bana yutturamazsın! Sen adam öldürerek, gençleri öldürerek, silahlı kuvvetlerden şehit vererek bunu halledemezsin. Sen feodal zulmü yok ediyor musun? Bütün kaçakçıları, o rezil aşiretleri, dinci zulmü yok ediyor musun? Sermaye zulmünü ,güneydoğuya bu güne kadar 1 kuruş yatırım yapmamış alçak sermayeyi yola getirebiliyor musun? Siyasi zulmü, emperyal zulmü yok edebiliyor musun? Hiç birini yok etmeyip sadece oradaki genç çocukları öldürüyorsan ben senden yana değilim. Türk Silahlı kuvvetlerindeki şehit de oradaki çocuk da çaresiz. Terörizme karşı tabii ki savaşacağız, ama kimi öldürüyoruz? Ben ona bakıyorum. Ben terörist kıyafeti içindeki cana bakıyorum: O benim ihmal ettiğim bir çocuk, terk ettiğim bir çocuk. Asker üniformasındaki cana bakıyorum: O da benim canım!

Eğer sen demin bu saydığım 5 tane zulümle savaşmıyorsan bu savaştan yana değilim ben arkadaş! Adam öldürerek bunu halledemezsin, mümkün değil. Elbisesini çıkardığın zaman çocuk benim çocuğum; kandırılmış! Çünkü cahil, çünkü aç,yoksul. 1803-1804 den beri bu ayaklanmalar var. Osmanlı yok edebildi mi? Edemedi. Kaç tane isyan oldu, yok edebildi mi? Edemedi. Demek başka bir şey lazım. Feodal, siyasi, sermaye, aşiret,dinci zulümle savaşmak lazım. Ölen askerlere de , o çocuklara da yazık, günah!

Bugün KESK’in ya da DİSK’in herhangi bir toplantısında ya da bir yürüyüşte, gösteride toplananlar hala 1 Mayıs marşını, Ahmet Kaya’nın, Cem Karaca’nın parçalarını söylüyor. Yani bugüne baktığımızda sanki 80’lerde donup kalmış bir müzik dağarcığımız var. Bir şey üretilmedi, ya da üretilenler bize yansımadı, ya da topluma mal olmadı mı?

Toprak üretir; onun için ben en başta sosyal toprak dedim. Sosyal toprak çoraksa hiçbir şey yapamazsın. Benim hala bir şeyler yazıyor olmam yeteneğimden, karakterimden kaynaklanıyor .Beni sosyal toprak beslemiyor. Özel veya istisna olanlar genel kurala dahil edilemezler. Bu üretim konusunda ben kendime bakarak bir şey söyleyemem, söylemem. 60-80’lerin bestecilere,şarkıcılara üretme şevki veren o sosyal toprak öldü. Böyle bir şevk yoksa ancak benim gibi adamlar kendi sanal şevk topraklarını yaratırlar ve yazmaya devam ederler. Bunu da herkesten bekleyemeyiz. Ne emek, ne kültür sanat dünyası, sanatçıya yazma heyecanı vermiyor.

60-80 döneminde üniversite gençliği işçi sınıfının en büyük destekçisiydi. Şimdi gençlik nerede?

Kutu karalamak için kursa gidiyor çocuklar! Ayıplamayın onları. Onların kabahati yok beyni durmuş zavallılar, meeliyorlar. Ben bütün toplantılarda, konserlerimde söylüyorum; çocuklarınıza kutu karalatın ki, büyüdükleri zaman melesinler. Öyle ya, çobanlar belli; emperyal çoban, sermaye çobanı, dinci çoban, siyasi çoban belli. Bunları görmek için biraz dikkat yeter. Biraz akıl, duyarlılık ve vicdan parçaları bile yeter bunları düşünmeye. Nereye gidiyor bu ülke haberleri yok, ailelerin. Çocukları nereye yetiştiriyorlar haberleri yok. Böyle ana-babalık olur mu?

Ana babalara büyük sorumluluk düşüyor peki ya diğer örgütler, kurumlar?

Aile ve sosyal devlet ikilisinin arasında da sivil toplum örgütleri sorumluluk yüklenir. Sivil toplum örgütü isterse hükümet devirir arkadaşım. Böyledir bu iş. Sivil toplum örgütleri gençleri örgütler, işçileri, memurları örgütler. Sendika sivil toplum örgütüdür. Emek bazlı bir sivil toplum örgütüdür. Aile ve devlet arasındaki her kuruluş sivil toplum örgütüdür ve gelişmelerden sorumludur.

Gerçek anlamda örgütlenmesini engellemek için devletin işçi sınıfı üzerinde çok ciddi bir baskısı var. Kültür Sanat Sen’in MYK üyesi olarak bizzat şahidim. Bu baskı aile ve devlet arasındaki en hayati destek mekanizmasını zayıflatılıyor hatta dönüştürüyor.

Düdüklü tencere düşün: Sivil toplum örgütleri düdüklü tencerenin sübabıdır. Eğer iktidar AKP gibi cahilse basıncı dengelemek adına sivil toplum örgütlerini, emek örgütlerini, sanat örgütlerini baskı altına almaya çalışır. Ama bu düdüklü tencere patlar ve AKP’yi de götürür, onun yandaşını da.

Doğanın gereği patlar diyorsunuz…

Patlar; zaten ben söylemiyorum bunları, toplum kuralları söylüyor. Okumuş, bilgi toplumları zaten düdüklü tencereye girmez. Eğer demin dediğim, gibi ilk olayda birlikte sokağa dökülmüyor susuyorsa, kredi kartı kelepçesine mahkumsa düdüklü tencerenin havası boşaltmayacak, tencere patlayacaktır. Önce iktidarı ve ona bağlı tüm baskı unsurlarını götürecektir. Bu bazı toplumlarda gecikerek olur… Türk toplumu cahiliyle, eğitimlisiyle, namaz kılanıyla, tanrı tanımazıyla çılgındır. Anadolu’ya , Küçük Asya’ya bu düdüklü tencereyi ilelebet dayatamazsın. AKP’nin, Tayyip’in tepesinde patlar bu tencere… Düdüklü tencere patlayacak ve ben 70 yaşındayım, göreceğim .

Gezi bu anlamda bir patlama yarattı. Bahsettiğiniz sosyal toprakta hareketlenme oldu; korolar kuruldu, mevcut korolar müzikler üretti, meydanda piyano çalındı, mizah gündemi belirledi, kitaplar yazıldı. Gezi, sanata malzeme sundu ve fırsat yarattı.

Evet çünkü bir anlamda o da emek mücadelesiydi. Bunlar bir tek halktan korkar. Bana çocukları için ne yapabileceklerini soran ana babalara, birleşecek ve pankartlarınızla ya da sivil toplum kuruluşlarınızla gideceksiniz iktidarın kapısına, böyle bir eğitim sistemi olmaz diye itiraz edeceksiniz, diyorum. Bu kadar basit! Bu tepkiler çoğaldıkça mecbur kalacaklar. Toplu hareketten korkarlar. O günlerde biz de Hazal’la bir şarkı yaptık. 

Bugün işçi sınıfı başta olmak üzere bütün kesimleri ve sistemi derinden etkileyen bir olgu var: Göçmenler! 60’lı 70’li yıllarda batıya göç veriyorduk, şimdi biz zorunlu göç alıyoruz.

Paris’e 64 de gittim, batıya göç 63 de başlamıştı.

Avrupa’nın o yıllardaki sorunlarını şimdi biz yaşıyoruz.

Ve daha bu hiç bir şey değil!

Tunç Okan’ın ”Otobüs” filmini hatırlıyorum. Bir otobüs dolusu garibin çaresizliğini, dramını anlatan kült bir filmdi. Şimdi yüzlerce filme romana, müziğe konu olacak gerçek hikayeler var. Bu olgu sanata yansıyor mu, ya da nasıl yansıyacak?

2,5 milyon göç alındı. Böyle devam ettiği takdir de 3 milyonu bulacaktır. Dönmezlerse bu sosyal toprakta yeşillikler oluşacak yani Arap kökenli bir toplum üst kimliği ile aşağı yukarı 25 yıl sonra 6-7 milyon 18 yaş üstü bir kitle olacaktır. Bunların sosyal ve siyasal talepleri de olacak elbette. Ayrıca yoksul ve cahil toplumlar gücü gördüklerinde çok çabuk kamp değiştirebilirler. Biz Osmanlı’nın son döneminde hatta yükselme ve inişe geçme dönemlerinde de bunu gördük. Kısacası komşuluk ilişkileri güzeldir ancak menfaate dayanması, menfaatin de güç dengelerini n doğru hesaplanmasıyla gerçekleşmesi gerekir… Elbette bu anlamda da sosyal toprak neyle beslenirse sanata, müziğe yansıması da o doğrultuda olacak. Bugün de yarın da…

.  .  .

Timur Hoca, son mesajlarından birinde şöyle sesleniyor: “Küskünlüklerin sonu yok. Anlaşamadığınız insanlar olabilir. Ama sevgi ve saygıda kusur etmediğiniz sürece her bahar gönlünüz çiçek açabilir. Allah’a emanet olun!”

Hoşça kal Timur Selçuk!..

“İnsanı en son sesi terk eder” demiştin ya, sen aklımızın, gönlümüzün sesiydin; hani keşke…

 

Yazıdaki tüm fotoğraflar: Erdost Yıldırım