Torino’da bir garip grev hikâyesi

The Organizer (1963 Italy) aka I Compagni Directed by Mario Monicelli Shown standing, left: Marcello Mastroianni

Yönetmen Monicelli sınıf mücadelesinin uzun erimli ve çetrefilli bir yolculuk olduğunu sonuca ulaşmayan bir grev üzerinden anlatmayı seçer. Çünkü asıl kazanım grevin hemen ardından elde edilen sonuçta değil, işçilerin deneyim birikimleri üzerinden dayanışmayı öğrenmeleri ve birliklerini kurmalarından geçer. Asıl olan mücadele deneyimi ve birikimdir.

EKİNSU DEVRİM DANIŞ

Mario Monicelli’nin (1963) yönettiği İtalyan tarzı bir komedi olan I Compagni (Yoldaşlar) 19. yy. sonlarında bir tekstil fabrikasındaki işçilerin çalışma saatlerinin düşürülmesi ve koşullarının iyileştirilmesi için verdikleri mücadeleyi anlatır. Film, modern sanayinin ancak geliştiği, yoğun sömürü koşullarının hâkim sürdüğü zamanlarda, 1800’lü yılların sonunda Torino’da geçiyor. Bu dönem, sanayinin gelişmişliği ve kapitalist tarımın büyümesi kuzey İtalya’daki şehirlerde gözle görülür hale gelirken, buna paralel olarak köylü hareketi, işçi sendikaları, grevler ve siyasi faaliyetlerde önemli bir toparlanma yaşanır (Mikkelsen, 1996). Monicelli ise bize bu dönemi işçi filmlerinde pek sık rastlamadığımız bir yolla anlatır. Film başarısızlıkla sonuçlanan bir grevin hikâyesidir.

Torino’da gizem perdesi aralanıyor

Çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu tekstil fabrikasında işçiler yarım saatlik yemek molaları hariç günde 14 saat çalışırlar. Fakat izleyiciler fark edecektir ki işçilerin yüzyıllar önce “vahşi kapitalizm” olarak anılan dönem içinde bulunduğu koşullar, günümüz işçi sınıfının çalışma koşulları ile birçok benzerlikler taşımaktadır. Bu benzerlik yüzyıllardır süren kapitalist üretimin içinde, sermaye ile emek arasında ücretle şekillenen toplumsal değişim ilişkisinin nihai amacı olan artı-değer üretiminin kaçınılmaz sonucudur. (Marx, 1867). Kapitalistler emeğin sermayeye entegrasyonunu sürekli kılmak ve belli bir sermaye birikimine ulaşmak için emek sürecini organize etmeli, yönetmeli ve birikimini sürdürmek için yeniden yapılandırmalıdır. Fakat emek gücünün kolektif bir biçimde üretimden çekilmesiyle tanımlayabileceğimiz grev sermaye birikiminin karşısına büyük bir engel olarak çıkar. Kapitalist emek sürecinin belirleyici özü, artı-değerin gizlenmesi ve güvence altına alınmasıdır. Sermayenin grevler için aldığı önlemler ise artı-değer gizeminin çözülmesi tehlikesine yönelik bir hamledir. İşçiler emek güçlerinin metalaşmasına karşı çıktıkları ve üretimden çekildikleri anda sermaye sahipleri artı-değer elde edebilecekleri emek gücü bulamamakta ve hem kendilerinin hem de kapitalizmin varlık koşulu olan sermaye birikimini sağlayamamaktadır. (Müftüoğlu, 2012). Bu nedenle, grev işçi sınıfının mücadele deneyiminde mihenk taşıdır. Ve bu deneyim teker teker işçilerin patronlarla karşılaşmalarıyla doğan ilişkiselliklerin çok ötesinde işçi sınıfının ortak deneyimleridir. Monicelli de bu sebepten olsa gerek gizemin çözülmesini işçilerin içinden ön plana çıkmış öncü bir işçiden anlatmak yerine fabrikadaki işçilerin birbirleriyle, patronla ve “profesör” ile olan ilişkisi üzerinden anlatmaya çalışmıştır. Giz de bu gizin çözülmesi de bu ilişkisellik tarafından güvence altına alınmıştır. Fakat işçilerin kendilerine bir boy büyük olan grev gömleğini giymeleri ve sonrasında yaşananlar, işçilerin bir araya gelme koşullarının ve mücadelenin taktik bir müdahalenin eksikliğiyle nasıl geriye düşebileceğini gösteriyor.

Greve giderken

14 saatlik uzun ve yorucu çalışma saatinin kaçınılmaz sonucu olarak tekstil fabrikasında çalışan işçilerden biri elini makineye kaptırır. Makineleri durdurup hastaneye giden işçiler aralarında yaralı arkadaşları için bağış toplar. İşçilerin bir kısmı para vermez ve böylesi bir olaydan sonra bile protesto etmenin kendileri için bir seçenek olmadığını söyler. Hastanenin içinde geçen uzun ve gürültülü bir tartışmanın ardından patronla konuşmaya karar verirler, fakat patronun yanına gittiklerinde ne diyecekleri ilk etapta akıllarına gelmez. Bu durum izleyiciye henüz olgunlaşmamış olanın sinyalini verir. Sadece yarım saatlik bir yemek molası haricinde 14 saat boyunca çalışan ve bu süreçte bir arkadaşları elini kaybeden işçiler henüz ortak deneyimlerini anlamlandırıp ortak bir talep etrafında bir araya gelememişlerdir. Fakat üç kişilik bir heyet kurulur, heyet patronla konuşmaya gider ve orada 14 saatin çok fazla geldiğini ifade eder. Patron da onlara daha dikkatli olmalarını öğütler ve işçiler geri döner. Ertesi gün fabrikada yarım saat erken iş bırakma eylemi planlarlar. Plana göre Pautasso gizlice paydos zilini çalacak ve herkes iş bırakacaktır. Pautasso zili çalar, fakat işçiler bir an için ne yapacaklarını bilemez ve kimse makinesinin başından ayrılamaz. Pautasso da patrona yakalandığı ile kalır. Peki, işçilerin ortak bir çıkar etrafında bir araya gelmesi neden kolektif bir hareket için yeterli değildir? Deneyimden sınıf bilincine giden yol uzun erimli, meşakkatli ve statik olamayacak kadar dinamik ve kırılgandır.

Deneyimden bilince

İkili sınıf yapısının işçi sınıfı açısından benzer deneyimler getireceği açıktır. Fakat benzer tecrübelerin kolektif bir sınıf bilinci doğurabileceğini söyleyebilir miyiz? İşçiler günlük yaşantılarındaki öznel yanıtlarıyla artı-değer sömürüsü arasındaki ilişkiyi nasıl kurmalı? Bu sorunun kendisi deneyimle bilinç arasındaki kaba determinist açıklamayı boşa düşürüyor. İşçi sınıfının “kendisi için” bir sınıf haline gelmesi tecrübeden daha fazlasıdır. Çünkü işçi sınıfının nesnel konumu onda, kendiliğinden gelişen bir sınıf bilincine yol açmaz. Sınıf bilinci, sınıf mücadelesi içinde gelişir. Aksi halde, üretimden gelen gücünü kullanarak zenginliği yaratan işçi sınıfı için sistemi bir anda tepetaklak etmek zor olmazdı. Torino’daki işçilerde de olduğu gibi grev süreci içerisinde işçilerin yarattıkları özgüven, dayanışma, bir sınıf olarak davranma sürecinde filizlenen sınıf bilinci, mücadeleyle gelişip serpilir.

Ve grev başlar

Torino’daki işçiler de üzerine pek düşünülmemiş bu başarısız “erken paydos” girişiminin ardından tekrar bir araya gelir ve bir sonraki hareketlerini tartışır. O sırada Cenova’dan siyasi mülteci olarak gelen Profesör Sinigaglia işçilerin tartışmasına kulak kabartır. İşçilerden izin alarak toplantıya dâhil olur ve bir iş çıkışı bu kadar işçi toplanabiliyor ve birlik sağlayabiliyorsa bu birliğin bozulmaması için karşılığı olmayacak eylemler yerine bir hafta boyunca grev yapmalarını tavsiye eder. İşçiler oy birliğiyle bu öneriyi kabul ederler ve grev başlar. Grevle beraber ortak sınıfsal çıkarlarının da farkında olan işçiler grev boyunca kömür ve yemek ihtiyaçlarını birbirleriyle dayanışarak karşılar. Filmin bu sahnesi kendiliğinden eylem ve bilinçli, planlı bir hareketin işçi sınıfının hareketi içerisinde nasıl çift yönlü olarak var olabileceğini gösterir.

Patronlar ise grevi kırmak için birçok yöntem dener. En sonunda patron, başka bir bölgedeki işsiz tekstil işçilerinin bu fabrikaya girmek için can attığını, onları kendilerinin yerine işe alacağını söyler. İşçilerin tanımıyla grev kırıcıların trenle Torino’ya geldiğini duyanlar hemen istasyona gider ve tren durmadan onları ikna edip geri göndermeye çalışır. Fakat trendeki işçiler “Biz daha açız“, “İşsiziz” derler ve sonunda Torinolu işçilerle birbirlerine girerler. En başından beri işçilerin danışman olarak gördüğü profesör de kavgaya girer. İşçilerin plansız ve bilinçsiz eylemlerine karşılık sermayenin önlemleri işçilerin sermayeye karşı değil ama birbiriyle kavga etmesine sebep olmuştur. Kavga anında diğer yönden gelen ekspres treni görmeyen Pautasso -erken paydos zilini çalan işçi- trenin altında kalır.

Patronların işçilerin taleplerini kabul etmemesi, işçilerin kayıplar vermesi bir yılgınlık yaratır. Bütün bu yaşananlardan profesörü sorumlu tutarlar. İşçiler toplaşır ve fabrikaya geri dönme kararı alır. Buraya kadarki süreçte işçilerin belli talepler etrafında bunlardan taviz vermeden istikrarlı bir grev örgütlemeleri, grev sürecinde yılgınlığa düşmeyecek şekilde birbirleriyle dayanışmalarının hepsi sınıfın mücadele deneyimini oluşturur. Fakat Torinolu işçilerin bekletisi bu sürecin hemen kazanımla sonuçlanması ve patronun taleplerini kabul etmesidir. Doğru öznel müdahalelerden eksik ve aceleci bu hareket işçiler üzerinde kaçınılmaz bir yılgınlık oluşturur. Bu noktada profesör tekrar devreye girer ve işçileri fabrikaya geri dönmemeleri konusunda ikna etmeye çalışır. “Patronlar bizden daha kötü durumda,” dediğinde ise işçiler “Nereden biliyorsun?” diye sorar. Profesörün yanıtı “bunlarla ilgili çok şey okudum, güvenin bana,” olur. Burada değinilmesi gereken iki nokta vardır. İşçi sınıfının devrimci iradesi ve bilinçli müdahalesine bağlı olmadan oluşmuş ve oluşan tüm süreçler ve bütün olgular hareketin nesnel yönünü oluşturur. (Yalçın, 2009). İşçiler, ne kadar profesörle beraber hareket etseler bile işçi sınıfının örgütünün taktik yönlendirmelerinden uzak bu hareket kendiliğindenci bir hareket olarak kalmak durumunda kalmıştır. İkinci olarak, yaptıkları grevin güçlü olup olmadığına olan inançları elbette ki çokça teorik okumalarda bulunduğunu tahmin ettiğimiz aydınımızın işçilere bunun garantisini vermesi ile olmayacaktır. Filmin sonuna doğru profesör bir ajitasyon çeker ve “üreten sizsiniz, fabrika da sizin,” der. Ölüm kalım meselesi haline gelen grev başka bir aşamaya geçer ve işçiler fabrikayı işgal etmeye giderler. Filmin başında tanıştığımız çocuk işçi Omero fabrika önünde vurulur. Son sahnede işçileri fabrikaya dönerken, Omero’nun küçük kardeşini de en arkada işçilerle fabrikaya yürürken görürüz.

Sonuç yerine

Monicelli, bir röportajında filmle ilgili şunu söyler: Konu ciddi veya trajik, ancak bakış açımız komik ve mizahi. Bu söylem İtalyan tarzı komedinin gerçekliği ve yaşamı hayatın neresinden kavradığını gösterir. (Hoberman, 2012). Criterion Collection DVD baskısında yer alan 2006 röportajında Monicelli, Il Compagni’deki işçileri “onlar için çok büyük bir şeyi deneyen ve başarısız olan bir grup insan,” olarak tanımlar. Monicelli’nin işçiler için büyük bir şey derken kast ettiği, grevdir. Henüz gelişmemiş ve olgunlaşmamış olanın nasıl bir kara mizah unsuru haline geldiğini izleriz Monicelli’den. Filmin sonunda grevin yenilgisiyle tekrar fabrikaya dönmeleri işçilerin yenilgiye mahkûm olduğu gibi bir sonuç çıkarma yanılgısına düşürmesin bizi. Zafer her zaman kazanımla biten bir grevde değildir, ama işçi sınıfının hareketin gerilediği, olgunlaşmadığını görebilme yetisini kazanması da en büyük zaferdir. Grevin başarılı taktik yönetimi, taleplerin doğru belirlenmesi, tedirginliklerin giderilmesi için yapılması gerekenlerin yerine getirilmesi ve kararsız duran unsurların kararlı grevcilere yakınlaşmasının sağlanması, işçilerin birliğinin pekişmesi, patronun tehdit ve saldırıları karşısında dayanıklılığı için aydınlatıcı ve pratik önlemler alınması, greve çıkma zamanının doğru saptanması gibi sorunların çözülmesini gerektirir (Yalçın, 2009). Monicelli ise sınıf mücadelesinin uzun erimli ve çetrefilli bir yolculuk olduğunu ve koşullara uygun taktiklerin hayati önemini sonuca ulaşmayan bir grev üzerinden anlatmayı seçer. Çünkü asıl kazanım grevin hemen ardından elde edilen sonuçta değil işçilerin deneyim birikimleri üzerinden dayanışmayı öğrenmeleri ve kendi birliklerini kurmalarından geçer. Asıl olan mücadele deneyimi ve birikimdir.

Kaynakça

Hoberman, J. (2012). The Organizer: Description of a Struggle:

https://www.criterion.com/current/posts/2268-the-organizer-description-of-a-struggle

Marx, K. [1867] 2003.Capital: A Critical Analysis of Capitalist Production.Vol.1. Frederick Engels (ed.), trans. by Samuel Moore and Edward Aveling. London: Lawrence&Wishard, Ltd

Mikkelsen, F. (1996). Working-Class Formation In Europe: In Search of a Synthesis. International Institute of Social History.

Müftüoğlu, Ö. (2012). Kapitalist Üretim Sisteminde Emeğin Var olma Mücadelesinin Vazgeçilmez Aracı: Grev. Toplum ve Hekim. 27 (3).

Yalçın, K. (2009) Strateji ve Taktik Üzerine. Özgürlük Dünyası, sayı 202.

PAYLAŞ