“Ey sevgili ülke, Yeni Turan! Söyle, sana yol nerede?”

Halide Edip Adıvar, bir tür ütopik anlatı kabul edilen  “Yeni Turan” isimli romanının başına asmıştır bu yakarışı. Romanın ‘ütopik’ kabul edilmesi esasen ‘teknik’ denebilecek bir nedenledir. Halide Edip, romanı İttihat Terakki’yi destekleyen Tanin gazetesinde, 1328 [1912] sonbaharında tefrika etmiştir, ama ilk cümlesi şöyledir:

“Bugün yazmaya kendimi mecbur gördüğüm vaka 1347 [1931] senesinde oldu.”

Yeni Turan’ın bir ütopya olarak görülmesinin ‘teknik’ nedeni budur. 19 yıl sonra yaşanacakları, henüz gerçekleşmemiş bir zamanı anlatmakta, bu öte zamana ilişkin olaylar, olgular varsaymaktadır. Dolayısıyla kategorik olarak bir tür ‘ütopya’ kabul edilir. Ancak Halide Edip’in 19 yıl sonraya ilişkin yazdıkları, etkin bir hayal gücünün gelecek tasavvuru değildir. Fütüristik kurmacalar yapmaz örneğin. Yazıldığı dönemin maddi ve tinsel koşullarını geleceğe kopyalar. II. Meşrutiyet, hayali bir 1931’de başat siyasal ve toplumsal gerilimin arenası olarak yaşamaya devam etmektedir. Bu yönüyle bir ütopya olmaktan çok; politikleşmiş, aydın bir burjuva reformcunun ‘temennileri’; bu temennilerin gerçekleşebilmesi için çeşitli tarih ve toplum analizleriyle sunduğu bir tür siyasal program önerisidir. Üstelik ‘temennileri’ ve ‘önerme/öneri’leri şahsına münhasır da değildir; bir aydın kuşağının –hatta yaklaşık 100 yıldır süren bir arayışın– 1912’deki bir temsilidir. Kendisiyle birlikte ve kendisinden sonra da devam edecek bir fikri cereyanın; bir ucu Tanzimat reformculuğuna, diğeri Kemalizm’e, günümüzdeki ulusalcılığa varan görünümleriyle, bir tür ‘ideolojik kamp’ın ortasından konuşur. Türkiye’nin son 200 yılına damga vuran, özellikle de egemen siyaset alanını belirleyen bir kutuplaşmanın tarafıdır. Osmanlı’nın son yüzyılında başlayan ve çeşitli biçimlere bürünerek bugüne dek gelen bu ‘siyasal bölünmüşlük’, yönetici sınıf fraksiyonlarının başlıca çatışma sahasını oluşturan bir hat boyunca sürer: Gelenek ve modernlik, din ve laiklik, taassup ve terakki, metafizik ve pozitivizm… Türk burjuva iktidarının siyasal temsilcilerinin, muhafazakârlıktan radikal reformculuğa –bize özgü bir adlandırmayla söylersek inkılapçılığa uzanan ideolojik desenini oluşturur bu yarılma. Tanzimat ‘la birlikte aksiyon halinde görülmekte olan bir rekabettir ve başlıca tarihsel uğraklarda, her iki kampı ve etraflarındaki sınıfsal, dinsel, etnik katmanlaşmaları alt üst eden başkalaşımlar geçirir: Reformlar ve anayasal düzen arayışı (1839-1876),  savaş bozgunu ve istibdada geri sıçrama (1878-1908), imparatorluğun dağılışına eşlik eden bir hesaplaşma ve ‘Hürriyet’ (1908-1912) Devlet aygıtının, zor araçlarının ve siyaset tekelinin el değiştirdiği bu dönemler boyunca yaşananlardan çok daha sarsıcı bir başkalaşım ise Cihan Harbi’ni de kapsayan uzun savaş yıllarında gerçekleşti. 1912’de Balkanlarda çözülmeye yol açacak çatışmalarla başlayan; 1915’te hem bir dünya savaşı matrisinde hem de korkunç bir ‘iç’ kırımda süren; etnik düşmanlık ve suçları, kesin yenilgiyi, diplomatik bozgunu, işgali, bölgesel iç çatışmaları, iki başlı devleti, Batı Anadolu merkezli Kurtuluş Savaşı’nı; kitlesel göç ve zorla sürmeleri; her anlamda ihaneti ve direnişi ve bunların sıkça yer değiştirmesini deneyimleyen uzun savaş yılları… Kaba bir tarihlendirmeyle 1912-22 arasındaki bu dönem, Türkiye’nin 10 yıla yayılmış kendine özgü Umum Harbi’dir; ve egemen siyasal fraksiyonların, sınıfsal ittifak/dayanaklardan politik tutumlara, etik değerlerden kadrolara dek pek çok açıdan kökten bir değişim gösterdiği; ikiye bölünmüşlük sürmekle birlikte her iki kampın da sert sarsıntılarla dönüştüğü özel bir başkalaşım dönemidir. Harp, hem bir olgu olarak, fiziksel yönleri ve sonuçlarıyla; hem de bir imge olarak, ideolojik, kültürel etkisiyle bu değişimin merkezindedir. Balkan savaşları ve Birinci Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşı’nı kapsayan bu fırtınalı dönem, Türkiye’de, devlet ve sınıflar arasındaki ilişkiyi, tüm fraksiyonlarıyla egemen siyasal söylemin repertuarını ve ‘devlet ideolojisi’ni biçimlendirir.

Halide Edip’in Yeni Turan’ı bu fırtınalı 10 yılın başlangıcında yazılmış; Birinci Balkan Savaşı olarak bilinen çatışmaların başlamasına ramak kala (Eylül-Ekim 1912) tefrika edilmiştir. Ve bu dönemin bütün siyasi, kültürel tartışmalarına dair bir dokuya sahiptir.

Romanda, Yeni Osmanlılar ile Yeni Turancılar olarak adlandırılan iki toplumsal, siyasal, kültürel blokun ‘hayati önemde bir seçim öncesi’ çekişmesi hikaye edilir. Anlatıcı, Yeni Osmanlılar diye adlandırılan muhafazakârların önde gelenlerinden Hamdi Bey’in yeğeni Asım’dır. Osmanlıcılık, İslamcılık gibi dönemin diğer akımlarının bir tür koalisyonu olan Yeni Osmanlıların, genellikle din ve taassup istismarına dayalı siyasetine karşı, Osmanlı’nın kurtuluşu için Pantürkist bir federasyon öneren Yeni Turancıları karşı cepheden anlatır Asım. Biraz şikeli bir anlatımdır bu. Siyasal muarızlarını genellikle hayranlık içinde anlatır Asım. Bu, dönemin ‘haklılık’ saplantısıyla uyumlu bir kurgudur aslında. 19 yıl sonra bile Türkçü Turancılar o kadar haklıdır ki en ateşli karşıtları bile onların belagatleri karşısında, gayrı ihtiyari olarak kurtuluşun esrikliğine kapılır. Muhayyel 1931’de, İttihat ve Terakki’nin daha milliyetçi bir varyantı olarak zuhur eden Yeni Turancılar, çöküş halindeki imparatorluğun kurtuluşu için Pantürkist bir federasyonu savunmaktadır. ‘Başbuğ’ları Oğuz şöyle söyler nutkunda: “Artık bırakmalı, herkes kendi vilayetinin, herkes kendi ırkının, tarlasının ve şahsının medeniyet ve terakkisinden mesul olsun.”

‘Başbuğ Oğuz’, Türk-Osmanlı tarihinin bir tür alternatif okumasını yaptıktan sonra varır bu ademimerkeziyet noktasına. Bu tarih okuması, dönemin İttihat Terakki siyasasının, modernleşmeci milliyetçi aydınlarının ve yakın gelecekte Cumhuriyeti ihdas edecek olan Mustafa Kemal ve kadrolarının tarih analizleriyle uyumludur. Ancak 1912’de ‘görünmeyen’, Harb-i Umumi ve beraberinde yaşanacakların yol açacağı etnik altüst oluştur. Halide Edip, Oğuz’u şöyle konuşturur: “Zannetmeyiniz ki ben bu yola yalnızca Turan’ın çocuklarını, Türk kardeşlerimi çağırıyorum. Hayır, hepsini, Türkiye’nin bütün çocuklarını; bu toprakta, ülkede mazisini, ecdadını ve tarihini saklayan bütün Türkiye toprağının çocuklarını, Kürtleri, Arapları, Ermenileri, Rumları, hepsini çağırıyorum.”

1912 Türkçü-Turancılığı ile bugünkü milliyetçiliğin arasındaki uçurum düzeyindeki farkı yaratan Birinci Dünya Savaşı ve onun olağanüstü koşullarında yaşananlardır. 1912’de, Abdülhamit istibdadından kurtulmuş ama imparatorluğun sınırlarını kum gibi ufalayan dünya tarihsel gelişmeler karşısında feveran halinde çıkış yolu arayan modern aydınların gündemi “Tanzimat adamı”nın mahkûm edilmesidir. Halide Edip’in Yeni Turan romanında, Yusuf Akçura’da, Ziya Gökalp’te, Mehmet Emin Yurdakul’da, Ömer Seyfettin’de, İttihatçıların gazeteleri ve dergilerinde, çöküşün bir müsebbibi olarak Tanzimatçılık ve Tanzimat aydını gösterilir. Bir önceki kuşak tarafından ‘Batı özentisi’ olarak karikatürize edilen bir kültür fenomeni değildir bu. Dağılmakta olan imparatorluğun kurtuluşu için açılmış bir yola, o dağılmayı besleyen bir odak olarak karşı çıkılmaktadır. Halide Edip de Yeni Turan romanında, Yeni Osmanlılar adıyla kodladığı karşı kutup şahsında aynı odağa yönelir. Hem İslamcı muhafazakâr geleneğin hem de Tanzimat kurtuluşçuluğunun aynı çerçeve içine alınarak reddedildiği bir ideolojik sur inşa edilmektedir. Bugün de Türkçü-milliyetçi geleneğin, başta liberaller olmak üzere, öteki reformculara yönelik düşmanca tavrının arkasında bu tahkimatın olduğu söylenebilir. Dönemin milliyetçi aydınlarının Yeni Turan romanındaki anlatıya desteği, Ömer Seyfettin tarafından arşa çıkarılır: “Evet, bu kitap Türk milliyetperverliğinin bir İncil’i sayılabilir.”

Demek ki “Kürdistan ve Arabistan’ı kapsayan”, Kürt, Arap, Ermeni ve Rumların da “selamet yolu” olarak gösterilen federatif çözüm, Cihan Harbi öncesi nesnel gerçekliğin bir sonucudur ve Pantürkistler bile Ermenilerin ve Rumların olmadığı, Kürtlerin bir statüye sahip olmadığı bir ‘çözüm’ hayal edememektedir. Bütün bu ‘tahayyül’ Birinci Dünya Savaşı koşullarında –ve belki de sayesinde– yaşanan tehcir/kırım, mübadele ve sürgünlerin ardından mümkün olacaktır.

1914’te, art arda kaybedilmiş savaşlar, bunlardan bir yenisini taşımayacağı açık olan iktisadi çöküntü ve türlü teknik olanaksızlıklara rağmen, imparatorluktan geriye kalan yaralı bedeni ve toplumu yeni ve öncekilerden çok daha geniş ölçekli bir savaşa sürükleme çılgınlığı, bir “varlık yokluk” retoriğinin arkasına gizlenmiştir.

Birinci Dünya Savaşı, hem başlıca tarafları hem de cephelerin fiziki pozisyonu açısından, esasen bir Avrupa savaşıdır. Sonunda boğazlaşmaya varan gerilim Avrupa’dan başlamış, savaş burada çıkmış, buradaki ülkelerin sömürgelerine ve müttefikleri aracılığıyla başka kıtalara yayılmış ve yine Avrupa’da nihayetlenmiştir. Ve dolayısıyla savaşın temel manevi motivasyonu da Avrupa’dan türemiştir. Bu motivasyon, savaşan ülkelerin egemen sınıflarının, halkın önemli bir bölümünü de yedeklemeyi başardıkları bir ‘haklılık’ mottosudur. İngilizler ve Fransızlar da, Almanlar ve Avusturyalılar da ‘hakları olanı almak’ ve kibirli, gaspçı düşmana haddini bildirmek için, büyük bir iştah ve şovenizme varan şişirilmiş duygularla savaşa atılırlar. Her iki tarafın da propagandası kendi sonsuz ‘haklılığı’ esasına dayanmaktadır. Birinci Savaş bu yönüyle İkinci Dünya Savaşı’ndan kesin çizgilerle ayrılır. Avrupa’da herkesin sonsuz bir haklılık yanılsamasıyla kuşandığı bu savaş, kıtada neredeyse 40 yılı aşkın bir süredir savaşın yaşanmadığı, bilim ve teknikteki ilerlemelerin refahı önceki dönemlere göre daha çok yaydığı, aydınlarda ilerlemeye duyulan güvenin ve genel bir iyimserliğin hakim olduğu koşullarda gerginleşmeye başlar Avrupa. Avusturyalı Stefan Zweig, esasen 20. yüzyılın ortaya çıkışına dair keskin bir tarih analizi olan “Dünün Dünyası” isimli denemelerinde şöyle anlatacaktır ruh halini: “1914’te ne biliyorduk? Yarım yüzyıla yakın bir barıştan sonra kitleler büyük bir savaş konusunda ne bilebilirdi? Savaşı tanımıyorlardı. Hatta böyle bir şeyi bir gün düşünmüş bile değillerdi. Savaş masalımsı bir şeydi. İşte böylesine uzak kalıştan ötürü savaşı bir kahramanlık ve romantizm konusu yapmışlardı.”

Savaşa katılan ülkeler arasında yalnız biri için durum çok farklıdır. Osmanlı Türk bürokrasisi ve aydınları, Avrupa’dakinin tersine, oldukça karamsar bir havadadırlar ve onların savaşa bakışında bir ‘varlık yokluk’ endişesi taşıyıcı rol üstlenir. Savaş, özellikle milliyetçi aydınlarda, hem hırçın bir umut devşirme vesilesi hem de yok oluş korkusunun neticesi olarak selamlanır. Döneme ve ardından bütün bir cumhuriyete zihinsel kabuğunu veren burjuva milliyetçi aydınlara göre Osmanlı savaşa girmeye mecbur bırakılmıştı ama “Türk-İslam bekasını korumak için” bunu yapması da gerekliydi. Bütün emeli kendisini parçalamak olan dünya güçlerine karşı bir direniş gibi tarif edildi dünya savaşı. Yusuf Akçura, “Cihan Harbi de kısmen bizim yorgan için kopmuştu. Bu, böyle iken, Devlet-i Osmaniye’nin harbe iştirak etmemesi hiç kabil olabilir miydi” diye soruyordu örneğin.

Osmanlı-Türk aydınındaki bu “haklılık” gayreti bu yönüyle Avrupa toplumlarındaki şuursuz savaş sarhoşluğundan ayrışır. Savaşın ne olduğunu bilmeyen bir kuşağın uçarılıkları değil, bizzat savaşlar ve yıkımlardan gelen bir kuşağın “alınyazısı” mottosuyla biçimlenmiş, nihayetinde ulusal bir ideolojiye dönüşecek ve Türkiye’nin 20. Yüzyılına damga vuracak bir düşünsel zemin ortaya çıkar. 1915 felaketi, Kurtuluş Savaşı, mübadelelerle Rum nüfusun ihracı gibi, birbirinden farklı zamanlarda ve motivasyonlarda gerçekleşmiş, ama hepsi önemli, belirleyici sonuçlara yol açmış büyük olayların arkasında ve haklılaştırılmasında bu zemin vardır. Hem Türk burjuva kültürünü hem de siyasetini güdüleyecek çarpıcı, sıra dışı bir dönemdir bu.

Bugün Türkiye’yi, Suriye’deki çatışmalarda baştan beri ve son olarak Kürtler üzerinden savaşçı bir pozisyona iten temel ideolojik-kültürel kabuk Birinci Dünya Savaşı yıllarında oluşmuştur. Harp, Osmanlı’nın yaklaşık 100 yıldır, aydınlar ve –özellikle de asker– bürokrasinin bir kısmı içinde tartışma ve eleştiri konusu olmuş kozmopolit yapısına karşı daha ‘tekçi’ bir toplum anlayışının hegemonik bir etki kurmasının fiziki ve duygusal zemini olmuştur.

 


KAYNAKÇA

Halide Edip Adıvar, Yeni Turan, Can Yayınları, 2018

Halide Edip Adıvar, Mor Salkımlı Ev, Can Yayınları, 2014

Erol Köroğlu, Türk Edebiyatı ve Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) Propagandadan Millî Kimlik İnşasına, İletişim Yayınları, 2010

Ümit Kurt, “Türk’ün Büyük Biçare Irkı” / Türk Yurdu’nda Milliyetçiliğin Esasları, İletişim Yayınları, 2012

Kemal Tahir, Yorgun Savaşçı, İthaki Yayınları, 2012

Lenin, Emperyalizm, (Çev. Olcay Geridönmez), Evrensel Basım Yayın, 2001

Stefan Zweig, Dünün Dünyası (Çev. Burhan Arpad), Can Yayınları, 1996