TÜRKİYE’NİN ‘MANOSFER’İ: TÜRKİYE’DE ERKEK HAKLARI TARTIŞMASI VE SOSYAL MEDYA

DURU SU KADIOĞLU

Türkiye’de muhalif kesimler son günlerde İnternet Kanunu’nda yapılan değişikliklere bağlı olarak Twitter’a erişimin kısıtlanması ihtimalinden endişe ediyordu. Yeni düzenlemeye göre Twitter eğer Türkiye’den sorumlu olacak bir temsilci atamazsa platformun bant genişliği %90’a kadar daraltılabilecekti. Son günlerde ise Twitter’ın reklam cezalarından kaçınmak için temsilci atamaya karar verdiği konuşuluyor. Bu durum, Twitter’ın toplumsal rolünün mercek altına alınması gerektiğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Dünyanın her yerinde karşıt kamusal alanlar oluşturmak için kullanılan Twitter, yıllar içinde Türkiye’deki kadın, LGBTİ+, çevre hareketleri gibi farklı özgürlük mücadeleleri ve işçi hareketleri için en önemli haber ve örgütlenme kaynağı haline geldiğinden, platforma erişim sağlayabilmek ya da ona bir alternatif yaratabilmek mevcut medya atmosferi de göz önünde bulundurulduğunda ülkede sesini duyurmak isteyen her toplumsal aktör için elzem. Ancak, madalyonun bir de karanlık yüzü olduğunu unutmamak gerekiyor. Twitter ve diğer sosyal medya platformları aynı zamanda aşırı sağın örgütlendiği, gerici hareketlerin seslerini duyurdukları ve örgütlendikleri bir mecra. Bu yazının konusunu ise, özellikle Web 2.0’ın ortaya çıkmasının ardından yükselişe geçen ve bugün Türkiye’de de görmeye başladığımız antifeminist erkek hareketleri oluşturuyor.

Bugün Web 2.0 olarak bilinen yeni iletişim teknolojilerinin ve sosyal medya platformlarının ortaya çıkışını izleyen ilk yıllar, bu platformların demokrasiye yapacağı potansiyel katkıların listelendiği, eşik bekçiliğinin ölümünün ve basın özgürlüğünün zaferinin ilan edildiği ve bu platformlarda oluşacak yeni kamusal alanların Habermas’ın yıllar önce bildirdiği kamusal alanın yozlaşmasını tersine çevireceğine dair kehanetlerin ortaya atıldığı yıllar oldu. Marksizm kökenli düşünür Castells’e göre bu iletişim teknolojileri sayesinde “insan etkileşiminin aktardığı bütün kültürel ifadeler yelpazesi bütün çeşitliliğiyle kapsandı, harmanlandı ve yeniden birleşti”.[1] Yine teknolojik iyimserlik paradigmasının önemli temsilcilerinden Clay Shirky’e göre sosyal medya küresel olarak erişilebilir yayıncılık çağını simgeler, bu yüzden “ifade özgürlüğü artık basın özgürlüğüdür, basın özgürlüğü ise toplanma özgürlüğüdür”.[2]  Ana akım medyanın Arap Baharı olarak bilinen eylemleri “Twitter Devrimi” olarak nitelemesi, Occupy Wallstreet ve Gezi protestoları gibi kitlesel protestoların sosyal medya üzerinden örgütlenmesi gibi gelişmeler de bu iyimserliğin boşuna olmadığını kanıtlar nitelikteydi. Bugün sosyal medya kadın, LGBTİ+, çevre hareketleri başta olmak üzere çeşitli toplumsal aktörler tarafından örgütlenme, hak arama, ayrımcılığın çeşitli formlarına karşı farkındalık yaratma gibi amaçlarla kullanılıyor ve ana akım medya tarafından yok sayılan insanların karşıt kamusal alanlar oluşturabilmelerini sağlıyor.

Ancak, zamanla fark edildi ki sosyal medyanın yükselişine katkıda bulunduğu hareketler özgürlükçü olanlarla sınırlı değil. Sosyal medya algoritmalarının insanların önüne hâlihazırda destekledikleri görüşleri çıkartarak politik kutuplaşmayı arttırdığına dair iddialar mevcut.[3] İnsanların kolektif bir bilinç geliştirebilmeleri için kendi seçmedikleri içeriklere maruz kalmaları ve bu içeriği yorumlayacak ortak kodlara ve deneyimlere sahip olmaları gerekiyor; bunun yokluğunda ise sosyal medya platformları karşıt kamusal alanlar yerine insanların var olan fikirlerini güçlendiren dijital gettolara dönüşebiliyor.[4] Belki de daha da önemlisi, özellikle Donald Trump’ın seçim zaferinin ve Brexit referandumu sürecinin gösterdiği gibi sosyal medya hakikat sonrası olarak betimlenen ve gerçeklerin kolayca eğilip bükülebildiği bir siyaset anlayışının yükselmesinin, bununla bağlantılı olarak aşırı sağ eğilimlerin güçlenmesinin önünü açıyor. Bugünün sağ popülist liderleri Twitter ve Facebook gibi kâr amacı güden ve kapitalist devlere dönüşmüş olan platformların dezenformasyona açık olduğunu biliyor ve bu platformları oldukça etkin kullanıyorlar.[5] Siyasi liderlerin yanı sıra, sosyal medya platformlarının erişim kolaylığı aşırı sağcı grupların da daha kolay örgütlenmesinin önünü açıyor. Reddit gibi platformlar bu gruplara dar kamusal alanlar oluşturma ve katı moderasyon mekanizmaları yoluyla karşıt görüşleri dışarıda bırakma imkanı tanırken, Twitter gibi platformlar bu grupların karşıt görüşlerle etkileşime geçerek online zorbalık, trolling gibi faaliyetlerde bulunmalarını ve radikalize olmalarını kolaylaştırıyor.

HEGEMONİK ERKEKLİK VE MANOSFER

1-W. Connel, Gramsci’nin hegemonya kavramsallaştırmasına referansla ortaya attığı “hegemonik erkeklik” tabirini “toplumsal cinsiyet pratiklerinin ataerkinin meşruiyeti sorununun güncel yanıtını içerecek ve erkeklerin kadınlar üzerindeki tahakkümünü pekiştirecek şekilde biçimlendirilmesi” olarak tanımlıyor.[6] Buna göre, hegemonik erkeklik, toplumların tarihsel yapılarına ve kültürlerine göre farklı biçimler alsa da genel olarak erkeğin kadın üzerindeki iktidarını kadınların biyolojik olarak erkeklerden aşağı olduğu, doğanın düzeninin bu iki cins arasındaki hiyerarşiye dayandığı gibi iddialarla meşrulaştırmaya çalışan eylemler olarak kendini gösteriyor.

Antifeminist hareketler ve erkek hakları aktivizmi ise feministler tarafından hegemonik erkekliğin krizi olarak yorumlanıyor. Dünyanın her yerinde kadın hareketlerinin kazanımlar elde etmeye başlaması, kadınların kamusal ve ekonomik alana giderek daha fazla dâhil olması ve feminist bilinçlerinin yükselmesi erkeklerin kadınlar üzerindeki tahakkümünün tamamen yok olmasa da sarsılmasına neden oluyor. Bu hareketlerin izlerine internet öncesi dönemlerde de rastlamak mümkün. Messner’a göre internet öncesi erkek hakları aktivizmi erkeklerin ödediği bedelleri, erkekler arasındaki eşitsizlikleri ve erkeklerin sahip oldukları ayrıcalıklara erişiminin bağlı olduğu koşulları eleştiriyor, ancak cinsiyet rolleri yerine kadınları bunlardan sorumlu tutuyordu.[7] 1990’larda Bill McCartney tarafından örgütlenen ve binlerce erkeğin stadyum gösterileri düzenlediği The Promise Keepers hareketi ise Hristiyan temellere dayanıyor, erkeklerin iş ve aile kurumlarındaki iktidarının sarsılmasına tepki gösteriyor ve “feminenleşen” erkeğin özüne dönmesi gerektiğini savunuyordu.

The Promise Keepers’ın stadyum gösterileri düzenlediği yıllarda aynı zamanda erkekler bugün Web 1.0 olarak adlandırılan ve modern teknolojilerin sağladığı iletişim imkânlarını sağlamayan mesaj panolarında diyalog kuruyorlardı.[8] Genellikle erkek nüfusun erişimi bulunan Web 1.0’da örgütlenen erkekler “mizojini” tabirine karşılık “misandry”, yani erkek düşmanlığı tabirini geliştirdiler.[9] Erken dönem online forumlarda erkek düşmanlığının toplumu ele geçirdiği, yasal sistemlerin kadınlara pozitif ayrımcılık uyguladığı ve erkekleri mağdur ettiği savunuluyor, kadınların erişimi olmayan bu forumlar birer yankı odası görevi görüyordu. 2000’lerin başında Amerika’da ana akım medya bu eğilimin farkına varmış, “misandry” tabiri bu dönem geleneksel medya tarafından da kullanılmaya başlanmıştır.

Web 2.0’la beraber erkeklik krizi hem daha görünür hale geldi, hem de bu gruplara erişimin kolaylaşmasıyla erkek hakları aktivizmi yaygınlaştı. Bu gruplar mesajlarını 4chan, Reddit, Twitter, Facebook gibi pek çok platform kanalıyla yaygınlaştırabiliyorlar. Antifeminist mesajlar yoluyla hegemonik erkekliği güçlendirmeye çalışan blogları, siteleri, online toplulukları içeren dağınık ağa ise “manosfer” (manosphere) adı veriliyor.[10] Bugün manosferin hâkim ideolojisi ise “Redpill” (Kırmızı Hap) olarak bilinen ve “erkekleri feminizmin beyin yıkamasından kurtarmayı ve erkek düşmanlığına karşı farkındalık yaratmayı” amaçlayan ideoloji. Redpill, her ne kadar ilk bakışta erkeklere bir yaşam tarzı sunan bir kişisel gelişim ideolojisi kılıfına bürünse de feminizmin hâkim ideoloji haline gelerek erkekleri baskı altına aldığını ve onları doğaları gereği üstlenmeleri icap eden iktidar konumlarından uzaklaştırdığını savunuyor. Başlangıçta radikal Hristiyan gruplar ve Web 1.0’ın karanlık köşeleri tarafından sahiplenilen bu bakış açısı bugün hiç de marjinal değil. İnternette Redpill ideolojisini benimseyen yüzlerce gruba ulaşmak mümkün olduğu gibi, ideolojinin ünlü savunucularından akademisyen Jordan Peterson’ın kitapları satış rekorları kırıyor, erkek hakları aktivistleri üzerine belgeseller çekiliyor.

Redpill ideolojisinin farklı bir versiyonunu benimseyen “Inceller”den de bahsetmek gerekiyor. Incel, “involuntary celibate” yani gönülsüz bekâr anlamına geliyor ve görünüşleri, maddi durumları gibi sebepler yüzünden kadınlarla ilişki kuramadığını düşünen erkekler kendilerine bu ismi veriyor. Inceller, “80/20 kuralı” itibariyle kadınların %80’inin erkeklerin yalnızca %20’lik bir paydasını arzuladığını ve geri kalanların pazardan dışlanarak yalnızlığa mahkûm edildiğini savunuyorlar.[11] Inceller yalnızca femoid (kadınsı) olarak nitelendirdikleri kadınlardan değil, arzulanan erkek olan “Chad”lerden de nefret ediyorlar. Incel’ler Redpill’in bir sonraki aşaması olarak niteledikleri ve asla cinsel ilişki yaşayamayacaklarını kabule dayanan “Blackpill” yani siyah hap ideolojisine inanıyorlar. Bu grupları yalnızca “radikal birkaç genç” olarak nitelemek maalesef mümkün değil. Zira 2014 yılında Santa Barbara katliamında 7 kişiyi öldüren Elliot Roger, incel forumlarında kahraman ilan ediliyor ve Blackpill davasına önemli katkılarından ötürü kutlanıyor. Incel’ler tarafından gerçekleştirilen şiddet olaylarının bir tanesi de 2020 yılında Kanada’da Ashley Noelle Arzaga isimli genç bir kadının incellerden etkilendiğini beyan eden bir erkek tarafından öldürülmesi.

Her ne kadar Incel grupları nefret söylemi yaymaları nedeniyle yasaklansalar da, sosyal medyanın sağladığı imkânları kullanan Incel’lerin yeni gruplar kurmaları gecikmiyor. Hak ettikleri iktidarın kadınlar tarafından onlardan esirgendiğini düşünen Incel’ler, bu iktidarı elde etmek için şiddet, tecavüz gibi yollara başvurmakta sorun görmüyor, bu platformlar kanalıyla bunu teşvik ediyorlar. Bu gruplarla baş etmek için sansür dışında bir yöntemin kullanılmaması ve toplumsal yapıların değiştirilmesine yönelik çözümler aranmaması ise Redpill gibi ideolojilerin daha da yayılmasına yol açıyor.

TÜRKİYE’NİN MANOSFERİ: TÜRKINCELLER, NAFAKA MAĞDURLARI VE İSTANBUL SÖZLEŞMESİ KARŞITLARI

Sosyal medyanın yarattığı bir diğer tehdit ise Redpill ve Blackpill gibi ideolojilerin tıpkı özgürlükçü fikirler gibi uluslararası alanda yayılması. Önceden genellikle ABD merkezli olan Redpill ideolojisinin esintilerini bugün Türkiye’de de görüyoruz. Buna bir örnek 2020 sonbaharında kurulan ve kısa sürede nefret söylemi yaydıkları gerekçesiyle faaliyet gösterdikleri Reddit platformu tarafından yasaklanan Turkincel alt grubu. Bu alt grupta (subredditte) yukarıda bahsedilen kadınlara karşı nefret ve şiddet çağrılarının yanı sıra, Twitter’da incellerle dalga geçen veya onlara karşı çıkan feministlerin “zaten HDP’li/PKK’lı olduğu”, “bu teröristlere haddini tecavüzle bildirmenin gerektiği”, “Alevi kızlarının kolay olduğu ama onların bile İncel’lere bakmadığı”, “Doğu’da kadın satılan yerlerden gelen kadınların Batı’da feminist kesildiği” gibi söylemler yer alıyordu. Ülkede kadınların yasalarca korunmamasına şükrediliyor, şeriatla yaşanan ülkelerdeki kadınların “haddini mecburen bildiği” söylenerek kadınların insan haklarından mahrum bırakılmaları gerektiği savunuluyordu. Her ne kadar Turkincel subredditi kapatılmış olsa da Incel’lerin birbirleriyle anlık olarak mesajlaşabilecekleri ve sesli iletişim kurabilecekleri discord linkleri, forumlar, Twitter hesapları gibi online gruplar halen mevcut.

Ancak, Incel’lerden daha etkin olan ve belki de daha fazla dikkat edilmesi gereken gruplar kendilerini “nafaka mağdurları” olarak nitelendiren erkeklerin grupları. Türkiye’de Medeni Kanun’a göre boşanma sonrası hiçbir geliri olmayan eşe yoksulluk nafakası bağlanabiliyor. Bu nafaka gelir sahibi tarafın geliriyle orantılı olduğu gibi, bağlanmasından sonra yeniden dava konusu edilebiliyor, taraflardan birinin gelir durumundaki değişikliğe bağlı olarak nafaka kaldırılabiliyor, ya da bir seferde ödenebiliyor. Yoksulluk nafakası hakkı yalnızca kadınlara tanınmıyor, ancak ülkede kadınlara yönelik fırsat eşitsizliği yaygın olduğundan genellikle çalışmasına izin verilmeyen, ev içi emeği sömürülen ve boşanma durumunda mağdur olan taraf kadınlar oluyor. Üstüne üstlük, nafaka “hayasızca yaşam biçimi” gibi sebepler bahane edilerek kaldırılabiliyor. “Nafaka mağduru erkekler”in “Süresiz Nafaka Mağdurları Platformu”, “Nafaka Mağdurları Hukuki Mücadele Grubu” gibi çeşitli grupları bulunuyor. Bu gruplar, nafakanın “ömür boyu esaret” olduğu ve “ahlaksızca” yaşam süren eski eşlerine hayat boyu bakmak zorunda oldukları gerekçesiyle nafaka hakkına karşı çıkıyorlar. Sosyal medya ise bu kitleler için seslerini duyurmanın en etkin yolu.  #nafakazulmüdevamediyor, #nafakaengeltanımıyor, #NafakaTerörü, #ReisSüresizNafakayıÇöz gibi Twitter hashtagleri kullanılarak kamuoyu oluşturuluyor, başta Erdoğan olmak üzere AKP yetkililerine çağrılarda bulunuluyor. Bu durumu kadınların kazanılmış haklarına karşı bir tehdit haline dönüştüren ise bu grupların sosyal medya kampanyalarının iktidar medyası ve kimi iktidar yetkilileri tarafından desteklenmesi. Yeni Akit ve Yeni Şafak gibi gazetelerde düzenli olarak nafaka mağdurlarıyla röportajlara yer veriliyor ve süresiz nafakanın kaldırılmasına yönelik propaganda yapılıyor.  Örneğin Yeni Akit’in “Cephede kazandığı parayı eski eşine veriyor” başlıklı haberinde Barış Pınarı Harekâtı’nda görev alan bir askerin “Bizler cephelerde vatanımızı korurken bazı art niyetliler bizlerin alın terinin peşinden koşuyor” cümlesine yer verilerek militarist söylemle antifeminist söylem birleştiriliyor, kazanılmış hakkı olan yoksulluk nafakasını talep eden bir kadın bu yolla düşmanlaştırılıyor. Yine Yeni Akit’in “Nafakazedeler sosyal medyayı salladı: Tek umudumuz Erdoğan” başlıklı haberinde “köle gibi ömür boyu ödüyor, ödeyemezse hapis” ve “yeni yuva kurulamıyor” gibi ifadeler kullanılıyor ve nafaka karşıtı bireylerin Erdoğan’ı bu konuda adım atmaya davet eden tweetleri paylaşılıyor. Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün tepkilere karşılık süresiz nafakanın eziyet olduğunu ve bu mağduriyeti gidermek için çalışmaların başlayacağını ifade etmesi nafaka hakkının tehdit altında olduğunu düşündürüyor.

Erkek hakları tartışmasının bir başka ayağı ise İstanbul Sözleşmesi konusu. Türkiye’nin kadınları ve LBGTİ+ları şiddete ve ayrımcılığa karşı koruyan İstanbul Sözleşmesi’nde imzası bulunmasına rağmen sözleşmenin gereklilikleri yerine getirilmiyordu. 2020 yılında 300 kadın cinayeti, 171 şüpheli kadın ölümü gerçekleşirken 2021’in ilk üç ayına bakıldığında da tablo aydınlık değildi. Ancak, iktidar çevrelerinde sözleşmenin aile yapısına zarar verdiği, ahlaksız yaşam biçimlerini meşru kıldığı ve kadının beyanını esas alarak erkeklere tecavüz, taciz gibi suçlamaların yöneltilmesini kolaylaştırdığı gerekçeleriyle eleştiriliyor ve sözleşmeden imza çekilmesinin gerekliliği savunuluyor, bu beyanlar söz konusu erkek hakları aktivistleri tarafından da destekleniyordu. Öyle ki, çocuğunun gözleri önünde kocası tarafından öldürülen Emine Bulut cinayetinin ardından, katilin “çocuğunu göremediği için cinnet geçirdiği” ve “erkeklerin hayatının bir mahkeme kararıyla silip atıldığı” söylenebiliyordu. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilinmesini destekleyen kampanyalar yine Twitter başta olmak üzere sosyal medya platformları üzerinden #İstanbulsözleşmesikaldırılsın ve #İstanbulsözleşmesinehayır gibi hashtagler kullanılarak yaygınlaştırılıyordu. Bütün bunların sonucu olarak, 20 Mart 2021’de sabaha karşı Cumhurbaşkanlığı Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekildiğine dair bir kararname yayınladı. Her ne kadar hukukçular sözleşmeden çekilmek için Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin yeterli olmadığını belirtseler de, karar kadınlara ve LGBTİ+lara karşı işlenen şiddet suçlarının artık kağıt üzerinde dahi ciddiye alınmadığını kanıtlar nitelikte. Karar, söz konusu gruplar tarafrından sevinçle karşılandı ve sosyal medyada #Morardınızmı gibi hashtaglerle desteklendi. Yükselen kadın düşmanı eğilimler ve iktidarın failleri cesaretlendiren, koruyan ve aklayan tutumu birbirinden besleniyor. Bu durum, kadınların ve LGBTİ+ların kazanılmış haklarını, beden bütünlüklerini, hayatlarını tehdit ediyor.

Görüldüğü gibi Türkiye’nin manosferinin ABD gibi ülkelerdeki erkek hakları ağlarıyla ortaklaştığı noktalar var; bu gruplar benzer söylemleri kullanıyor, erkeklik krizini yansıtan bir biçimde iktidarlarının sarsılmasıyla ilişkili olarak feministleri düşmanlaştırıyor, yeri geldiğinde şiddeti meşrulaştırıyor. Hareketler sosyal medya yoluyla organize oluyor, kamuoyu oluşturuyor, radikalleşiyor. Ancak, Türkiye’de kadına karşı şiddetin iktidar nezdinde neredeyse yok sayılıyor oluşu ve erkek hakları hareketlerinin iktidar desteği bulması kadınların kazanılmış haklarını ciddi bir biçimde tehdit ediyor. Bu hareketlerin sosyal medyanın karanlık köşeleriyle sınırlı kalmayıp kazandıkları destek sayesinde ana akım medyanın manşetlerine uzanması belki de onlara özel bir dikkat sarf edilmesini gerektiriyor.

[1] Manuel Castells, İletişimin Gücü, 2016, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları

[2] Clay Shirky, Here Comes Everybody: The Power of Organizing Without Organizations, 2008

[3] Cass Sunstein, Republic.com 2.0, 2009Rethinking the Concept, 2005

[4] John Downey & Natalie Fenton, New Media, Counter Publicity and the Public Sphere, 2013

[5] Christian Fuchs, Digital Demagogue: Authoritarian Capitalism in the Age of Trump and Twitter

[6] R.W. Connel, Hegemonic Masculinity:

[7] Micheal Messner, Politics of Masculinities: Men in Movements, 1997

[8] Annie Jones, Incels and the Manosphere: Tracking Men’s Movements Online, 2020

[9] Alice Marwyck, Robyn Caplan, Drinking Male Tears: Language, the Manosphere, and Networked Harassment, 2018

[10] Debbie Ging, Alphas, Betas, and Incels: Theorizing the Masculinities of the Manosphere, 2017

[11] “Incel” Terörü: Alfa Erkekler, Zalim Kadınlar ve İstemsiz Bekarlar | 5Harfliler.com