“Şer cephesi”, otoriter bir rejim açısından son derece elverişli bir kavramdır. Yalnızca “dış düşmanlar” söylemi aracılığıyla seçmenin milliyetçi refleksler etrafında bir araya gelmesine ve kendisini bu tehditlere karşı koruyacağını vaat eden kurtarıcı figür etrafında konsolide olmasına zemin hazırlamakla kalmaz; aynı zamanda içeride de bu söylemin kullanıcısını, kendine yöneltilen her türlü eleştiriyi, örgütlü ya da örgütsüz her türlü muhalefeti marjinal kılarak siyaset alanının dışına itmesine olanak sağlar. Eğer sizi dört taraftan kuşatan bir “şer cephesi” ile karşı karşıya iseniz, kendi aranızdaki anlaşmazlıkları bir kenara bırakarak bu “şer cephesi”ne karşı tek yumruk olmalı, bu var kalma savaşındaki yerinizi almalısınızdır. Bu söyleme göre ya ‘bizlerdensinizdir’ ya da ‘şer cephesinden’. İşte Erdoğan ve AKP’nin son birkaç seçimdir başvurduğu “şer cephesi” söyleminin hem yaşanan ekonomik krize rağmen AKP’ye ve onun iktidar ortaklarına desteğini sürdüren seçmen nezdinde, hem de “bize terörist demesinler” korkusuyla her kritik dönemeçte iktidardan yana tavır alan CHP nezdinde bu denli karşılık bulmasının ardında, toplumu ‘biz’ ve ‘bize karşı olanlar’ olarak ikiye bölen bu yaklaşımın yol açtığı siyaset daralmasının yattığını söyleyebiliriz. Zira “şer cephesi” söylemi, siyaset üretmeye değil, siyasal olanı ortadan kaldırmaya yönelik bir otoriter toplum tasavvurunun aracıdır. Bu yazıda, kısaca “şer cephesi” söyleminin yaratıcısı olmasa da en başarılı icracısı olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçim konuşmalarında nasıl kurulduğunu ve bu inşanın siyasal sonuçlarının neler olabileceğini ele alacağım.

Erdoğan’ın konuşmalarına, özellikle de seçim meydanlarında halka seslenirken kurduğu cümlelere baktığımızda, ağırlıklı olarak duygusallıkla bezenmiş bir dil kullandığını görürüz.  Bu duygusal dil, liderin seçmene, vatana, ülkeye, dine duyduğu sevginin abartılı ifadeleri yoluyla olduğu gibi, aşırı kutuplaştırıcı bir söylem aracılığıyla ayakta tuttuğu tehdit algısı ve ‘korku’ duygusu üzerinden ‘biz’ ve ‘onlar’ arasında kurduğu ayrıma ve ‘onlar’ı neredeyse homojen bir blok, kötücül bir cephe olarak tanımlayan “şer cephesi” söylemine zemin hazırlar. Erdoğan, seçmene seslenirken siyasi kimliğini ve kendisiyle özdeşleştirdiği partisinin politikalarını “Biz dertliyiz, bizim millete aşkımız var” sözleriyle ifade eder. Buradaki ‘biz’, hem liderin kendisini hem icraatta bulunan partisinin kadrolarını hem de ona destek veren seçmeni işaret eder. Böylelikle kendisi, partisi ve ona oy veren seçmen arasında özdeşlik kurmuş olur. Aynı özdeşlik ilişkisi, AKP seçmeni olmayan nüfusun ‘biz’in dışına itilmesine ve ‘dışarlıklı’ olarak tanımlanmasına olanak sağlar.

‘BİZ’İN LİDERDE VÜCUT BULAN ORTAK KİMLİĞİ

Erdoğan 24 Haziran cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde yaptığı mitinglerinde vatana, millete duyduğu ‘aşk’tan, İzmir’e meftun olduğundan, Diyarbakır’a olan sevdasının asla bitmeyeceğinden, Türkiye’ye gönlünü verdiğinden söz eder. İstanbul mitinginde “İstanbul, aşkım, sevdam, yârim, yoldaşım, sırdaşım, sığınağım, kardeşim, kaderdaşım…”  diye seslendiği İstanbul, bir ‘kişi’, arzulanan, âşık olunan bir sevgili gibi betimlenirken, İstanbul diye seslenilen hem kentin kendisi, hem de meydanı dolduran seçmendir (17 Haziran 2018, İstanbul mitingi). Erdoğan için İstanbul, tıpkı kendisi gibi, zamanında işgale uğramış, zulüm görmüş, uğruna canlar feda edilmiş, ancak nihayetinde fetih ve zaferler yaşamış bir başarı hikâyesinin simgesidir. Hem Selçuklu ve Osmanlı geçmişi, hem Kurtuluş Savaşı tarihi, İstanbul’a duyulan ‘aşk’ ve ‘özlem’ ile açıklanır. Aynı zamanda, İstanbul üzerinden seçmene sunulan kimlik, onun Osmanlı geçmişiyle, zaferleriyle ve İslam âlemiyle özdeşleşmesini sağlar.

Konuşmanın yapıldığı yere bağlı olarak (özellikle İstanbul ve Diyarbakır’da daha fazla olmak üzere) seçmenle din kardeşliği söylemi üzerinden bir ortaklık kurulmaktadır. Bunun bir sonucu olarak lider seçmene sıklıkla “kardeşlerim” diye seslenir. Bu hitap, seçim bildirgesinde “yaratılanı severiz yaratandan ötürü” sözleriyle yer bulan ve tüm insanların aynı yaratıcı tarafından dünyaya getirildikleri için kardeş oldukları iddiasına dayanan dinsellik söyleminin bir parçasıdır. Bu söylem, aynı zamanda politikacının seçmenle, Cumhurbaşkanı’nın ise yurttaşla kurduğu ilişkiyi betimler. Söz konusu ilişki, her iki tarafın da haklarla donatıldığı, hukuki güvence altına alınmış ve sınırları belirlenmiş bir ilişkiden çok organizmacı bir toplum anlayışının ‘baba’ ve ‘evlatları’ ya da ‘ağabey’ ve ‘kardeşleri’ arasında kurduğu ilişkiyi andırmaktadır. Diğer yandan, her ne kadar ‘kardeşlik’ söylemi esas olarak İslam’ı merkezine alan ve Diyarbakır mitinginde Kürt seçmene seslenirken öne çıkan bir din kardeşliği vurgusunu taşıyor olsa da, azınlıkların da inançlarını serbestçe yerine getirebildikleri, herhangi bir engellemeyle karşılaşmadıkları, hepsinin “en rahat, en huzurlu, en özgür dönemlerini AK Parti iktidarlarında” yaşadıkları (İzmir mitingi, 28 Nisan 2018) savı ile şekillenen bir “dinsel hoşgörü” anlatısına da dayanmaktadır. Ancak Erdoğan’ın seçmenden beklediği, ortak tarih ve ortak din üzerinden kurulan homojenlik, ‘bir’lik talebine yanıt vermesidir. Nitekim çokkültürlülük ya da çoğulculuk vurgusu, ancak din kardeşliği ya da dinsel hoşgörü söylemi içinde yer bulabilir.

Bunun bir sonucu olarak, Erdoğan’ın konuşmalarında etnik farklılıkları aşan ve Müslüman seçmeni birbirine bağlayan birleştirici bir öğe olarak sunulan dinsellik, ‘bizden’ olmayanın bir kıstası olarak karşımıza çıkar. Böylelikle Erdoğan, rakibi Muharrem İnce’nin bu seçimlere kadar camide çekilmiş bir fotoğrafının olmadığını, namaz kılmadığını iddia ederek İnce ve taraftarlarını ortak kimlik olarak dinsellikle donatılmış ‘biz’in dışında tanımlayabilir:

“Ya siz ne zamandan beri tereciye tere satmaya başladınız. Dürüst olun dürüst. Daha düne kadar imam hatiplere de, diğer okullarda verilen din derslerine de karşı çıkan siz değil misiniz ya? Arşivlerde bu seçimlere kadar senin camide namaz kılarken çekilmiş tek bir resmin var mı ya? Maşallah şimdi camiden çıkmıyor ya. Ama biz bundan üzülmeyiz, tam aksine seviniriz. Aleyhtekiler dışında Kur’an dedikleri, tefsir dedikleri, hadis dedikleri, din eğitimi dedikleri tek bir demeçlerini bulamadık. Şimdi maşallah bıraksalar ilahiyatlarda hocalık yapacak. Bayağı iyi gidiyorlar. Bunlar ucuz oyunlar Muharrem, dürüst ol.” (İstanbul, 17 Haziran 2018)

Erdoğan’ın konuşmalarında ‘biz’in kimliği ortak tarihe yapılan göndermelerle kurulur. Bu ortak tarih, Selçuklu’dan başlayıp Osmanlı ile devam eden, Kurtuluş Savaşı, çok partili hayat ve nihayet Erdoğan’ın siyasi kariyeri ile hedefine ulaşan bir süreklilik anlatısı içinde karşımıza çıkar. İstanbul mitinginde seçmene “21 yaşında bu aziz şehri fetheden Fatih Sultan Mehmet Han’ın mirasçıları” diyerek seslenir (17 Haziran 2018); seçim bildirgesini okuduğu konuşmasında ise ‘biz’i “Çanakkale ruhunu yeniden canlandırıp vatanı işgalden kurtaranlarız” sözleriyle tanımlar (6 Mayıs 2018). Böylece, yıkılan Osmanlı imparatorluğunun yerine Türkiye Cumhuriyetinin kurulması bir kopuş değil, bir süreklilik olarak anlamlandırılmakta, seçmene Osmanlı’nın büyüklüğünden, geçmişin zaferlerinden pay biçilmektedir. Erdoğan’ın “bizi biz yapan” olarak adlandırdığı miras, Türklerin Anadolu’ya girişinden Osmanlı devletinin kuruluşuna, İstanbul’un fethi ve İslam’ın yayılmasından Abdülhamit’in vatanperverliğine ve nihayetinde Çanakkale zaferi ve milli mücadelenin şehitlik ve kahramanlık öykülerinden darbelerle iradesine ket vurulan, inancı boğulmaya çalışılan ‘millet’in erdem, irade ve cesaretine uzanmaktadır.

Geçmişle bugün arasında süreklilik kuran bu anlatı, ‘biz’in aynı zamanda ‘zulüm gören’, ‘hapse düşen’, ‘acı çeken’ olduğunu, darbeler ve muhtıraların hedefinde olduğunu ve inancına ket vurulmaya çalışıldığını söylemekte, böylece daha inşa anında ‘biz’in karşısına ‘onlar’ı yerleştirmektedir:

27 Mayıs darbesi bize yapıldı. Darağacına çekilen de bizim irademizdi. 12 Mart Muhtırası bize verildi. 12 Eylül darbesi bizi hedef aldı. 28 Şubat’ta milletin inancını boğmaya kalkıştılar. Her darbede hapse düşen, zulüm gören, acı çeken biz olduk. Varlığımıza, birliğimize, dirliğimize, refahımıza, huzurumuza kastettiler. Yılmadık, yıkılmadık, mücadeleden bir adım geri durmadık. Erdem, irade ve cesaretle Türkiye’yi şahlandırdık. (Seçim bildirgesi, İstanbul, 6 Mayıs 2018)

Aynı zamanda, bütün bu düşmanlarla mücadele eden ‘biz’ ile “Türkiye’yi şahlandırdığını” iddia ettiği siyasi hareket (gerçekte AKP) ve kendi siyasal kimliği arasında da bir özdeşlik ilişkisi, ilk andan itibaren kurulur. Nitekim Erdoğan’ın ‘biz’ ile ‘ben’ arasında kurduğu özdeşlik, seçim bildirgesinde “Milletimizin teveccühüyle Cumhurbaşkanı seçilerek hainlerin planlarını başlarına çaldık” sözlerinde açığa çıkmakta; İstanbul mitinginde ise “Biz Türkiye’ye hizmet yolculuğumuza buradan başladık” diyerek kendi siyasi kariyerine işaret etmektedir. Benzer şekilde, partisinin icraatlarını sayarken de seçmene “Biz buyuz, biz icraat üstüne icraat yapıyoruz, ya biz dertliyiz!” diyerek seslenmektedir.

‘BİZ’İN KURUCU ÖĞESİ OLARAK ‘ŞER CEPHESİ’

Erdoğan’ın söyleminde ‘biz’in kurucu öğesi tarihsellik kadar, geçmişte ve bugünde süreklilik arz eden bir “iç ve dış düşmanlar” kategorisinin varlığına bağlıdır. Böylelikle, tehdit algısı sürekli kılınmakta ve ‘biz’in bu tehdit karşısında ‘kenetlenmesi’ ve şehitliği de kapsayan fedakârlıklarda bulunması beklenmektedir. Seçim bildirgesinde yer alan “bu yurdun namusunu işgalcilere çiğnetmeyen bizdik”, “darbeler bize yapıldı”, “milletin inancını boğmaya çalıştılar” sözleri ise bu düşman kategorisinin sınırlarının ne denli geniş olduğunu ortaya koyar. Geçmişte ülkeyi işgal ederek “namusunu çiğnemek” isteyenler ile “milli iradeye pranga vurmak isteyenler ve onların küresel efendileri” olarak adlandırdığı ‘güçler’ arasında bir süreklilik ilişkisi varsayılmakta ve bunlar bir arada düşman kategorisini oluşturmaktadır.

Erdoğan’ın “şer cephesi” olarak adlandırdığı bu düşman kategorisinin bir ayağını emperyalist güçler olarak tanımladığı ve İslam düşmanlığı, kültürel ırkçılık yapmakla suçladığı “Batı” oluşturmaktadır. İstanbul mitinginde Avrupa Birliği ve diğer batılı ülkelerin 24 Haziran’daki seçimlere ilgisini “Batı 24 Haziran’a bakıyor, neyi bekliyor? Acaba Erdoğan nasıl çökecek? Batıya da gerekli dersi vermeye hazır mıyız?” sözleriyle yorumlamaktadır (17 Haziran 2018, İstanbul). Erdoğan’a göre, ‘küresel şer odakları’ sömürge politikalarını sürdürmekte, “ülkemizi içeriden çökertmeye” çalışmakta; bunu başaramayınca “terör koridoru ile kuşatmaya kalkışmakta” ve “sınırlarımız boyunca bir terör koridoru oluşturmak için kiralık katiller beslemekte”dirler. Fırat Kalkanı ve Afrin operasyonlarını, Kandil’e yönelik askeri müdahaleleri bu şekilde meşrulaştıran Erdoğan, ‘güvenlik’ söylemini de sürekli kıldığı bu tehdit algısına dayandırmaktadır (Seçim bildirgesi, İstanbul, 6 Mayıs 2018). Bunun yanı sıra, şer cephesi içeride de oldukça geniş tanımlanmakta ve ‘dışarı’ ile ilişkisi vurgulanmaktadır. FETÖ, PKK, DEAŞ olarak sıraladığı terör örgütleri; bunlarla işbirliği yapmakla suçladığı HDP ve CHP gibi muhalefet partileri ve genel olarak toplumsal muhalefet bu cephenin unsurlarıdır. Örneğin Erdoğan, seçim bildirgesinde Gezi kalkışması olarak adlandırdığı 2013 baharında gerçekleşen Gezi Parkı protestoları ile 17-25 Aralık 2013’te “devletin içine sızdığı”nı iddia ettiği “Fethullahçı Terör Örgütü” tarafından yapılan ve hükümeti hedef alan yolsuzluk operasyonlarını, aynı şer cephesinin faaliyetleri olarak görmekte, “demokrasimizi hedef almakla”, “irademizi teslim almaya” kalkışmakla suçlamaktadır. 6-8 Ekim 2014’te gerçekleşen ve 50 kişinin hayatını kaybettiği Kobane protestolarının da, aynı şekilde “emperyalist güçlerin beslemesi olan bölücü terör örgütlerinin düğmeye basması” ile gerçekleştiğini ileri sürmekte, daha sonra ise bu olaylardan HDP’nin cumhurbaşkanı adayı ve eski eş genel başkanı olan Selahattin Demirtaş’ı sorumlu tutmaktadır. Erdoğan’a göre 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi de bu şer cephesinin oyunlarından biridir.

Erdoğan’ın ‘bunlar’ ifadesi ile seçim zamanında hakkında kesinleşmiş bir yargı kararı olmaksızın tutuklu bulunan Selahattin Demirtaş’ı ve legal bir siyasal parti olarak seçimlere katılan HDP’yi hedef alan sözleri ve onu cezaevinde ziyaret eden Muharrem İnce’ye yönelttiği suçlamalar, bu düşmanlık söylemi içinde meşru siyasetin alanını ne denli daralttığını da gösterir. Erdoğan, 3 Haziran tarihli Diyarbakır mitinginde de, HDP’yi “onlar bu ülkeyi yıkmak için var” sözleriyle düşman kategorisinin içine yerleştirir: “Onlar buradaki evleri bombalamadılar mı? Evleri yıkmadılar mı? Evlerin altından tüneller açmadılar mı? Camilerimizi yaktılar yıktılar, okullarımızı yaktılar yıktılar, bombaladılar, aynı şekilde Saat Kulesini yıktılar yaktılar” diyerek HDP’yi terör eylemlerinin sorumlusu ve bizzat faili olarak gösterir. Bu konuşmasında ayrıca HDP’li belediyeleri terör örgütüne para göndermekle ve “terör örgütünün arkasında olduğu parti” olmakla suçlar.

CHP’yi ise ihanet örgütü olarak adlandırdığı FETÖ’nün saflarında olmakla ve darbeye destek olmakla suçlamakta; Kemal Kılıçdaroğlu’nun 15 Temmuz gecesi darbecilerle birlikte hareket ettiğini ileri sürmektedir. Ankara mitinginde, darbe gecesinde Kılıçdaroğlu’nun tankların eşliğinde kontrollü olarak Bakırköy Belediyesi’ne gittiğini, İstanbul’un Bağdat Caddesi’nde Gezi’ye atıfla “tencereciler, tavacılar, şucular, bucular” olarak adlandırdığı kişilerin tankların geçişini alkışladığını söyler (9 Haziran 2018, Ankara). İzmir’de seçmene seslenen Erdoğan’a göre ise, CHP’yi kast ederek söylediği “bir avuç seçkin”, “ihanetlerini, hatalarını laiklik kavramının altında gizlemeye çalış”makta; “Ankara’nın, İstanbul’un, İzmir’in belli ilçelerinin oylarına ipotek” koymaktadır. İzmir’de konuşurken (28 Nisan 2018)  Türkiye için, İzmir için hiçbir proje üretemediğini belirttiği CHP’yi, Ankara mitinginde “CHP kirliliktir, CHP çöptür, bunların geçmişi hep böyle” sözleriyle eleştirir (9 Haziran 2018). Erdoğan’a göre, CHP faşist, baskıcı karakterde bir partidir ve bu karakteri yıllar içinde değişmemiştir. CHP’yi “Menderes ve arkadaşlarını ipe götüren zihniyet”in sahibi olmakla suçladığı İstanbul mitinginde, “Bunların en büyük hizmetleri darbe şakşakçılığı yapıp başbakanı astırmak (…) Şimdi bunların ellerinden gelse bölücü örgütün siyasi uzantısıyla (HDP’yi kastediyor) el ele verip Türkiye’yi yasakların kol gezdiği BAAS rejimine döndürürler” demektedir (17 Haziran 2018).

Görüldüğü gibi, Erdoğan’ın ‘biz’ kimliğini kurmak ve konsolide etmek için başvurduğu ‘onlar’ algısının sınırları son derece geniştir. Lider, rakipleri olan CHP ve HDP’yi, bu partilerin lider ve cumhurbaşkanı adaylarını olduğu gibi, toplumsal muhalefeti de gayr-ı meşru kılmakta, terör örgütleri ile ilişkilendirmekte ve Türkiye’nin batılı muhataplarını da ülkenin bekası karşısında tehdit oluşturan, hatta ülkeyi bölmek isteyen emperyalist güçler olarak işaret etmektedir. Böylelikle, hükümete ve kendisine yönelen her türlü eleştirinin sahibi bu geniş düşman kategorisinin bir öğesi haline getirilebilmektedir. Kuşkusuz, ülkenin sürekli olarak ve dört bir yandan böylesi büyük bir tehdit altında olduğu korkusu üzerine kurulu bir siyaset anlayışı, birden çok amaca hizmet eder: Tehdidin sürekli olduğuna yönelik bu algı, hem seçim döneminde yürürlükte olan Olağanüstü Hal’i meşrulaştırır ve otoriter uygulamalara haklılık zemini kazandırır hem de tehdit altında olduğunu hisseden seçmenin Erdoğan’ın bütün bu tehditler karşısında bir çare olarak önerdiği ‘biz’in etrafında kenetlenmesine zemin hazırlar. Nitekim, Erdoğan’ın konuşmalarında partisinde ve kendi kişiliğinde temsil bulduğunu ileri sürdüğü ‘milli irade’nin bir tecellisi olarak karşımıza çıkan ‘biz’, bu tehditle baş edebilecek yegane güç olarak sunulur.

Erdoğan’ın konuşmalarında kimi zaman kendisini, kimi zaman partisini, kimi zaman ise ‘seçmenini’ ifade etmek için kullandığı ‘biz’, aynı zamanda ‘millet’tir. Liderin milletle özdeşleştirildiği ‘biz’in kurucu öğesi, yukarıda değinildiği gibi ortak tarih ve “kanlarıyla yoğrularak vatan kılınan” topraklardır. Bu noktada, geçmişte milli mücadelede verilen şehitler ile hem kendi deyişiyle “ülkeyi bölmek isteyenlerin oluşturduğu terör koridoru”na karşı mücadelede, hem de “bu ülkenin gördüğü en büyük ihanet” olarak adlandırdığı darbe girişimine karşı yürütülen mücadelede verilen şehitler arasında bir süreklilik vardır. Biz’in, yani ‘millet’in, 15 Temmuz gecesi darbe girişimine karşı ‘birlikte’ direndiğini söylerken ‘millet’e “ölümü öldürmek” gibi doğaüstü bir güç de atfederek direnişi mitleştirir. “Biz, 15 Temmuz gecesi çıplak elleriyle tankları durduranlarız. Sizleri kutluyorum, sizleri tebrik ediyorum, siz o gece ölümü öldürdünüz.” Erdoğan aynı konuşmasında, “Ülkemizi hedef alan planları nasıl bozduysak, bundan sonra da bozacağız” diyerek sürekli bir tehditle karşı karşıya olduğuna ikna ettiği seçmene güvence vermektedir. Bu güvence, bir kez daha kendisi ve partisi ile devlet ve milletin (gerçekte kendisine oy veren seçmenin) iradesi arasında kurduğu özdeşlikte karşımıza çıkmaktadır: “Biz Türkiye’nin hür iradesi, bölünmez bütünlüğüyüz”! (Seçim bildirgesi, İstanbul, 6 Mayıs 2018). Erdoğan, seçim bildirgesinde “kuruluşunu ve dirilişini tamamlamış bir milletin yeniden yükselişini” vaat etmektedir. Gerçekte, bu yeniden yükseliş, Osmanlı imparatorluğunun yeniden canlandırılması vaadidir. Nitekim Erdoğan, sözlerinin devamında, bu yeniden canlanmayı hem bölge, hem de dünya mazlumları olarak adlandırdığı Müslüman ülkeler için bir ‘kurtuluş’ olarak sunmaktadır.

Görüldüğü üzere, Erdoğan’ın seçim konuşmalarında belirleyici bir rol oynayan ‘biz’ ve ‘onlar’ kutuplaşması, dinsellikle donatılmış, milliyetçi ve hamasete dayalı söylemin aracılık ettiği ‘tehdit algısı’nın sürekli kılınması üzerine kurulur. Erdoğan, bu tehditle baş edebilecek tek merci olarak siyasi kişiliği ve partisine işaret ederken, gerçekte milliyetçi, dinsel ve kendi politika tercihleri ile uyumlu olmayan her türlü siyaset zeminini gayr-ı meşru ilan etmiştir. Bu tutumun, demokratik siyasetin alanını, çoksesliliği tümüyle ortadan kaldıracak ve legal muhalefete zemin bırakmayacak derecede daraltması kaçınılmazdır.