UZUN BİR YALNIZLIĞIN TARİHÇESİ: BUNALTAN ÇEMBER

ŞENAY ÖZÇELİK KOCA

Toplumcu gerçekçi edebiyatımızın usta yazarı İrfan Yalçın, Uzun Bir Yalnızlığın Tarihçesi[1] romanında sürgün konusunu işler. Romanın başkişisi, kız kardeşi için yazdığı bir şiir nedeniyle ağır cezada yargılanır ve bir yıl hapis, beş yıla yakın sürgünle cezalandırılır. Sürgün kenti N.’ye gelişiyle günlük tutar; yaşadıklarını not eder. Onu buraya süren koşulları geri dönüş tekniği kullanarak anı biçiminde yansıtır. Günlükte, sürgün kenti N.’de yaşamı daraltan koşullar gibi yaşamı yenileyen durumlar da şiirsel dille not edilir. Dilde yeni anlatım olanakları açan bu yoğun ve özlü anlatım romanı dil yönünden de seçkin bir edebiyat yapıtına dönüştürür. Üç bölümden oluşan romanın üçüncü bölümü N.’de son yılın anlatıldığı bölümdür. Anı biçimindeki bu bölüm, günlüğün yazılmadığı dönem ve dönüş treninde yaşananlardır. Romanda anlatılanlar, İkinci Dünya Savaşı yıllarını yansıtsa da her dönemde yaşanabilen bir gerçekliği vardır.

Yalçın’ın Sürgün’ü eşitlikçi bir toplum biçimi düşler oysa içinde yaşadığı toplum ezen ve ezilen ilişkisiyle vardır ve bu düzen için Sürgün’ün düşüncesi dinamittir. Yerleşik baskıcı düzen karşıt gördüğü her düşünceyi ve onu savunanı ezip yok etmeyi hedefler. Romancı bu çelişkileri ustaca kurgular. Miras için sevmediği cüce bir kadınla evlendirilen Cemal’in yaşamı aile mülkünün içeride kalması için karartılmıştır. Ailesinden uzakta, Ankara’da, ikili bir yaşam kurar kendisine. Gizlide yararlanıp açıkta günahkâr denilen hayat kadınlarından biri olan yaşlı ev sahibi öldüğünde belediye cenaze işlemlerini yapmak istemez; imam camiye almaz, namazı kıldırmaz. Sürgün, bu işlemleri tek tek yerine getirir. Yaşlı ev sahibi gömülünce ortaya çıkan mirasçıları evini, eşyasını yağmalar ve Sürgün’ü evden çıkarırlar. Motorcu çırağı ucuz çalıştırılan ve çocukluğu, düşleri çalınan biridir. Bu gerçeği düşünen yalnızca sürgündür. Çocuk işçiye Sürgün’ün tehlikeli olduğu öğretilir. Çırak, nerede görse “Moskof” diye bağırıp taşlar. Sürgün konuşmak isteğiyle peşinden gittiğinde korkar kaçar. Savaşı yüceltenler, tüm canlıların yerle bir olduğu bu savaşın acılığını görmek, duymak istemezler. İnandırıldıkları dışında her düşünceye düşmandırlar. Suçlanan bazen kişi bazen şiir bazen de bir film olabilir. Stalingrad savunmasını konu alan filmin gösterileceği sinema salonunda sandalyeler bile kırılır. Çiçeği, böceği, hayvanı; çevresini oluşturan görebildiği her şeyi seven, koruyan aydın, yapayalnızdır sevip koruduklarında. Ne Alman ordularının ilerlemesine sevinenler onu anlayabilir ne de gizlide düşkünlerden yararlanıp açıkta onları yerenler. Cenazesini haram diye kaldırmayıp mirasını hak görenler onu sevmez. Toplama kamplarında öldürülenler ona üzüntü verirken Alman ordularının ilerleyişini radyoda sevinçli haber gibi sunan ve dinleyenler vardır. Spor karşılaşmasındaki seyirci gibi Alman taraftarıdır bu sistemden beslenenler. Kahvede “Alman ordularının suçsuz insanları bilet zımbalar gibi…” öldürmesine sevinen çıldırıp gülünç halaylar çekenler, Sürgün kendilerine katılmayınca, şaşkınlıkla:  “Niye?” derler… “Ben Alman değilim,”  deyince: “Biz de değiliz,” derler saf saf. Sürgün’ün “Pek anlaşılmıyor ama,”  sözleri bir an için “güçlüyü sevicileri” durdurur, bir an oynamazlar ama düşünüp yanlışı da göremez doğruya ulaşamazlar. Savaş karşıtı olmak, yalnızlaşmak; takınılan tutumu eleştirmek sürgün nedeni sayılır. Onu kahveden çıkarır ve kahveye girmesini yasaklarlar. Yurt ve dünyadan haber aldığı radyoyu dinlemesi engellenir.

Suçlunun tutulup iyileştirildiği topluma kazandırıldığı tutukevi, komutlarla yaşanan bir dünya. Bu dünyada bir kişi dışında diğerleri kaba ve kıyıcıdır. Kendi de mahkûm, insanlıktan yoksun berber, ezici bir güç olur; tıraş ettiği kişinin saçlarını zavallı, gülünç görünümde kazır. Duvarlar, yıllanmış acılarla boyanan bulanık renktedir. Rutubetle nemlenen ağır demir kapıların ve paslı menteşelerin sesi çekilen acılara benzer. Fotoğrafçı öfkelidir ve işini eziyete çeviren kabalığıyla görülür. Yönetici, sağlıksız davranışlarıyla canlının ilkel biçimidir. Tanımak için çağırdığı tutuklunun önünde sergilediği davranışlar sınırsız bayağılıktır. Otuz altı kişinin tıkıldığı ve ezilenin kendisinden güçsüz bulduğunu avladığı koğuşlar sanki kurt kapanı ve yönetenin göz yumduğu eziyetlerle tutuklular can kıyıcıdır.

Altı anlatım birliğinde yinelenen “Çember daralıyor” söylemi bize tutukevinde gözetim altında düzenlenen linç girişiminin betimlemesini yapar. Koğuş, otuz altı kişinin barındığı dar bir alandır. “İnsan duvarı”nın ürkünçlüğü, ürkütücü sessizliği, ürkütücü devinimi… Hemen her şey olabilir duygusu, şişlenebilir, boğazlanabilir oluşun engellenmezliği ustaca anlatılır.

Çevremde bir çember oluşturmuş tutuklular. Bir böcek gibi kımıldayan, her an daralan bir çember,” diye başlayan bölümde insanın insanlarca bir yaban hayvanı gibi avlanması anlatılır. İlkelleşen insan, yüzyılların kazanımı olan yerleşik kültürden uzaklaşır ilk avcı ataya dönüşür.

“Çember daralıyor.” Av hazırlığına başlayan, bunu gözleriyle ölçüp planlayanları av yerine konulan insanın gözünden görürüz. Hemen her yerden bakan gören insanlarla çevrilmiş. Gözlerini kapattığında kulaklarınla duyup görebildiği kıstırılmışlık.

“Çember daralıyor.” Avlayan da avlanan da insan. Tek başına olması, güçsüz görünmesi av olma nedeni. Garip, insan avcılarının elinden kaçıp kurtulamayacağı bir tuzaktadır. Güçlünün haklı ve çoğunluk olduğu yerde o tek başınadır. Onu savunacak cesareti göstermek insan olmanın koşuluyken toplumun bir bölümü korkak, diğerleri güçlüden beslenendir. Bunların oluşturduğu çemberi kim kırabilir?

“Çember daralıyor.” Koğuşta insanın insana eziyeti, uzayan korku anı kişide korkusuzluğa dönüşür ve savunma geliştirir. Yoğun, akıcı bir dille gösterme ve anlatma tekniklerini birlikte kullanılarak ortamı yansıtırken tutuklunun, sürek avına çıkar gibi üstüne gelen bu kan dökücülere direneceğini, onlara karşı kendini savunacağını da bilinç akışı tekniğiyle verilir.

“Çember daralıyor.” İnsanı insana kırdıranlara “Dur!” diyen bir kişi çıkar. Roman kişisi, olaylar ve durumların çok ötesinde sanki etkilerden yalıtılmıştır. Kendisi için av düzeneği kuranlardan uzaklaşan bilinci, azgın kalabalığı durduran cesur direnişçiye odaklanır ve onu tanımaya çalışır. Bu cesareti gösterebilen insanı görmek ister. Otuz altı kişiden yalnızca biri olanlara seyirci kalmamıştır. Kalabalıkta yardım çağıran bu kişi eziyeti durdurmaya çabalar. Onun “Adam öldürüyorlar, yetişin!” sözlerine katılmayanlar suçun ve suçlunun sessiz ortaklarıdır. Yönetenlerin de içinde olduğu bu vahşi av partisi içeriden bir tanığın çığlığıyla durur. Roman bu noktada sosyal olaylarda örgütlenip ezileni koruyamayan toplumun tutukevi yansımasıdır. Kanlı insan avını başlatanların gülümseyen komutuyla av köpekleri gibi davrananlar yatışır. Çember içine alınıp bir av hayvanı gibi öldüresiye dövüldüğü o geceden sürgünün bilincine yerleşen en etkileyici anı, yardım çağrısı yapan kişiye ilişkindir. Bu romancının insana olan sarsılmaz umudunun yansımasıdır. Yaşam çemberini daraltıp insanı soluksuz bırakanlar olduğu gibi bu karanlığın içinde pırıl pırıl parlayan insanlar da bulunur.

Sürgün için acı, içselleştiği oranda sevinçleri boğup öldüren çemberdir. Maddi yoksunlukların acısını fazla duyumsamaz ama sorumlulukları sırtında olanların baskılayıcı ağlayış, üzüntü ve sessizlikleri; eşin annenin durumuyla ilgili aktardıkları yıkıcı bilgilerdir. İstanbul’a sürükleyip bir başına bıraktığı annesiyle ilgili, “ Hiç yemiyor, hep ağlıyor, bir ses duysa seni sanıyor; öbür gözü de perdelendi,” bilgisi kadar eşin görüntüsü de yalnızlaştırıcı ve yıpratıcıdır: “Bir duman gibi uzaklaşıyor.” Sürgün bu görüntüyü silip mutlu olduğu balayı anılara sığınır. Anılar, yaşama sevinci aldığı damar, yenilenme havuzlarıdır.

Anne, sürgün öncesi, “Çiçeğin Ölümü” şiirini okuyan ve niçin tutuklandığını bilmediğini söyleyen oğluna içgüdüsel sevgisiyle sarılır, yüzünü okşar, “Sen yanlış yapmazsın!” diyerek güç verir. Kardeşi ve eşi Meral’den güven sözleri duyamaz. Çok sonradan, o günleri anımsadığında eşinde gördüğü şeyin kırgınlık ve aralarında yavaş yavaş örülen duvar olduğunu duyumsayacaktır. Bunlar çemberin boğucu sınıra geldiği anlardır.

N.’de etrafına örülen çemberlerden mektuplarla çıkar. Yazdığı mektuplar, okuyanı ve yazanı güçlendiren, umutlandıran, dayanma gücü veren, çiçeklendiren bilinçle kaleme alınır. Boğan çemberleri etkisizleştirecek olan eşi, annesi, kızı ve kardeşidir. Oysa kardeşinden gelenler, sıkıntısını derinleştiren parasızlıktan yakınmalar içerir. Eşi Meral’den gelen mektuplar, sistemin isteklerine boyun eğmeyi sevginin kanıtı sayar, birleşmeleri için bu yolun tek çıkar yol olduğunu, yetkili tanıdığın “Örgüt’e gir, korun!” teklifini geri çevirmenin yanlışlığını yineleyen kalabalık sözlerle dolu, uzak ve soğuk mektuplardır. Kardeşi ve Meral, “Taşadam”ın kurtarma önerisini “çare” diye tuttururken Sürgün’ü bu kurtuluş umudunu sessizlikle boğup içinde bulunduğu koşulları görmemekle suçlar. Sürgün, eşinin anlamadığı gerçeği açıkça yazar. Sunulanı kabul ederse “kendisini satmakla” aynı şeyi yapmış olacaktır. Kardeşi ve Meral’in mektupları zamanla umutları boğan çembere dönüşür. “Ölmemek zorunda değilim,” der böyle günlerden birinde bir an için. Yine de her gelen mektup, N.’de yaşanan kara güne oranla ışıktır. Annesinin ölümü ve Meral’in boşanma mektubu dayanma gücünü zorlayan onu derinden yaralayan çemberlerdir…

Kendisi gibi siyasi sürgün dostu Ozan Fuat, umudu ve umutsuzluğu aynı oranda taşıyan mektuplar yazar ve yaşlı annesini merak ettiğini yazıp korkusunu dillendirir: “Ya bitmezse bu savaş, bu sürgün?” Kimseye yük olmadığını resim yaparak geçindiğini, soğuktan romatizmalarının arttığını, yazan bir diğer sürgün dostu ressam Orhan, “Ölme ama sakın. Ölmeyelim. En güzel savaşma biçimi, ölmemek,” diye seslenir.

Dünya savaşının ve İstanbul’daki sıkıyönetimin bitmesi sürgünlüğün bitiminin koşuludur. N.’de tutukluluk biçimi, taş binalardan insanların gözlerine, sözlerine ve davranışlarına dönüşür. Kentin yöneticilerinden çalışabileceği iş istediğinde köpek öldürme işini verebileceklerini söylemeleri, en son iş başvurusunda susup hastanede artan yemeklerden yiyebileceğini önerenler yıldırıp bunaltmayı iş edinenlerdir. Kentte selamını almazlar, kahveye radyo dinlemeye dahi sokmazlar, parasıyla çorba içtiği lokantada yemekten her gün böcek çıkar, gazete, öteberi aldığı büfeci çirkinleşir, kitapları, mektupları üç kez aranır ve sonuncuda hepsi alınır; Sürgün yapayalnız bırakılır. Para edecek şeyler önem sırasıyla tefeciye verilir ve eline geçenle ilk Kedi Panda’yı doyurur, uzun süren yalnızlıklarda kendini kitaplardan kalan boşluğu okşarken bulur, geceleri düşlerinde ağlayıp onu çağıran kitaplarını görmesi yaralayıcı soyutlamaların sonucudur. İşsiz bırakarak yıldırmaya çalışırlar, her gün her gece camları taşlanır, çekip gitmesi için zorlarlar.

Romanda sevgi çemberi yaratan kişiler: Tutukevinde kalabalıkların karşısına dikilen kişi; N.’de yaşlı ev sahibesi; sevginin anlamını bildiğini düşündüğü Başkente taşınan Cemal; Sürgün’e Şehir Kulübü’ndeki işi veren ve “onu işten çıkar” baskılarına direnen, yaşlı annesinin sorumluluğunu taşıyan Cemal’in dayısı; N.’den ayrılırken yetiştirdiği sardunyayı bıraktığı Uzun Berber; daktilosuyla çorba parasına dilekçe yazmaya Hükümet Binası’nın yakınlarında, bir saçak altı bulunca tanıdığı, sekiz boğaz doyuran Uzun Paltolu Adam-Arzuhalci… Eski gazete ve ne satmak isterse almaya hazır olduğunu söyleyen Eskici-Hurdacı aç olup olmadığını sorar. Açlığın uzadığı günlerden birinde postaneden Başbakan’a “tel” yazar ama Postacı korkudan kâğıdı yırtar ve telgrafı çekmez. Bu uzayan açlık günlerinden birinde hayvanlar gibi açlığını bastıracak bir şey aranır, bulamaz. Kendi kolunu yemekten söz ettiği noktada kurtarıcı Sarı ortaya çıkar. Yaşamın bitmez olasılıklarından bir umuttur bu. Küçük dükkânında yem satan “Sarı” kentteki en yürekli insandır. Oruç ayında, pazarcıların bıraktıkları artıkları kapışan açlardan yiyecek kalmayınca kaç gündür aç olduğu söylemeyen beden, Sarı’nın dükkânının önünde tükenir, açlıktan bayılır. Yersiz bir suçlamayla altı yıl sekiz gün hapis yatıp suçsuz olduğu anlaşılınca, bırakılan bu adam acıyı tanıyan, az konuşan yürekli bir ihtiyardır. Onu tanıyınca Sürgün’ü koruma çemberine alır. Dükkânını yakmakla tehdit edenlere aldırmaz, Sürgün’ü barındırır. Dönüş yolunda, Kedi Panda’yı Sarı’ya emanet eder… Bunlar iyi ve sağlıklı insanlar, yaşam çemberini genişletenlerdir.

Trenle geldiği sürgün kentten sıkıyönetim kalktığında onu bekleyen yeni çemberlere, bilinmeze, İstanbul’a trenle döner. Elinde günlüğü ve şiirleri vardır.

Uzun Bir Yalnızlığın Tarihçesi, her türlü baskı ve yıldırmaya direnen sonu ölüm bile olsa düşüncelerinden ödün vermeyen ve aydınlık bir geleceğe inanan aydının romanıdır.

[1]İrfan Yalçın, Uzun Bir Yalnızlığın Tarihçesi, h2o kitap, 2017.