VEYSİ ERDOĞAN: O, KİMSE OLMAYANDIR

SÖYLEŞİ: SİNEM VARDAR

Veysi Erdoğan, 2008 yılında Şimdi Terk Edin Çadırımı dosyasıyla Yaşar Nabi Nayır ödülüne layık görülmüş ve dosyanın kısa sürede kitaplaşmasıyla Türkçe edebiyata güçlü ve varoluşçu bir sesle dâhil olmuştu. Herakleitos’tan bir alıntıyla başlıyordu kitap; “Buradalar, ama yoklar”, ve perdenin arkasındakilerin, yok hükmündekilerin “onlar”la hesaplaşmasıydı sanki.

Kendimden Biri Değilim ise daha “ben”in etrafında dönen, “ben”i karşısına almış bir kitap, ithaf edildiği “gelmeyeceğini bilmeyen o kimse”nin yerine geçmeyi, yok olmayı, hatta hiç olmamış olmayı düşleyen bir ses… Veysi Erdoğan’la varlığın hâllerinden, olamamaktan ve yazmak eyleminden konuştuk.

Sevgili Veysi, on iki yıl aradan sonra şiirinle yeniden buluşmak, şiirine dâhil olmak, seninle yeni kitabın için bir söyleşi yapmak çok heyecan verici. Onca şey oldu görüşmeyeli. Kara delik fotoğraflandı, buzullar eridi. Köroğlu’nun deyişiyle “Düşman geldi tabur tabur dizildi / alnımıza kara yazı yazıldı.” Sen nerelerdeydin? Bence tam zamanında geldin ancak kitap “Kendine Gecikmiş” şiiriyle başladığı ve gecikmek genel olarak şiirinde merkezi bir yerde durduğu için sormak isterim, Kendimden Biri Değilim gecikmiş bir kitap mı?

Evet, haklısın çok zaman geçti, onca şey oldu. Ben de herkes kadar buralardaydım. Herkes kadar dünya işleriyle meşgul.

Kitaba gelince gecikmiş bir kitap değil de vaktini görebilmiş bir kitap, diyebilirim. Fakat bir gecikmeden de bahsedecek olursak bu, metnin ruhuna dair olabilir ancak. Çünkü şiirlerin büyük bir bölümü, varlığına yetişemeyeceğini ve onunla hiçbir zaman buluşamayacağını bilen bir hâlden çıktı. Buradaki gecikmişlik, mütemadiyen kusurdan yana payını alır. “Benimle yürüyen gecikmiş bir kimseyim” dizesi mesela, tam da burada, bu kusuru örtünür.

Nitekim insan; adı konulmamış ve sahibini bulamamış o ilk bakıştan beri, kendisiyle aynı hizaya gelmek için dünyayı denemeye çalışır sürekli. Gerek kendi kelimeleriyle gerekse dünyanın önüne koyduklarıyla “ben” zamirini açmaya, ona bir adım daha yaklaşmaya çabalar. Fakat bu, hiçbir zaman mümkün olamaz. Çünkü insan, varlığını ortaya koymaya çalışırken bir şekilde tökezler hep ve yolu kör bir zamandan geçer.

Kendimden Biri Değilim o kör zamanı, kusurun içinden geçirmeye ve varlığın kendisine dair gecikmişliğini olabildiği kadar dile getirmeye çalışır.

Kitabını okurken özellikle “Perdeler” bölümünde evrende, yeryüzünde, suda, zamanda çözünmek arzusunu, sadece yok olmak da değil hiç olmamış olmak arzusunu ve bunun imkânsızlığının sancısını çok güçlü bir şekilde duydum. Yeryüzünün o kendi halindeliğine ve o pür dinginliğine dâhil olma çabası, sanki her defasında bir hüsranla sonuçlanıp daha da kesif bir olamamışlığa varıyor. “Ben buraya olmadım” diyorsun ve “her şey yanlış akıyor.” Bu varoluş sancısından ve bu sancının şiirinde durduğu yerden bahsedebilir misin?

Yeryüzünün güzelliği karşısında duyduğum hayranlığı dünya için pek duyduğum söylenemez. Bana göre yeryüzü bakılmak, dünya ayak uydurulmak içindir. İlkinde sakinlik, ikincisinde telaş vardır. Önümden geçen bir karıncayı hayranlıkla seyrettiğim bir vakit, sırtındaki yükü almaya yeltendiğimde, bir korna sesiyle irkilmiş ve karıncayı birkaç saniye içinde kaybetmiştim. Çünkü dünya araya girmişti o an.

Bakışımızı perdeleyen dünyanın bizden esirgediği daha nice şeyler vardır elbet. Bu sebeple kendimize inemeyiz çoğu kez ve varlığımızı belirginleştiremeyiz. Bu, kaçınılmaz bir uyumsuzluğu beraberinde getirir ve nihayet olamamışlığı. Böylece varlığımıza yerleşemez ve ondan uzak kalmış bir ruhla yetiniriz. “Ben buraya olmadım” ve “her şey yanlış akıyor” dizelerinin vardığı yer, belki de burasıdır.

Kitabını ithaf ettiğin “gelmeyeceğini bilmeyen o kimse”, birkaç yerde daha karşımıza çıkıyor. Diyorsun ki mesela, “olmayana varayım adı duyulmayana / gelmeyeceğini bilmeyen o kimse olayım.” Kim, o gelmeyeceğini bilmeyen kimse?

Onu hiçbir zaman tanıyamayacağız. Çünkü o, hiçbir zaman dünyaya gelmeyecek. Ne bir cismi olacak ne bir tözden olmuş. Sözcüğün en basit haliyle o kimseyi tanımlarsak “yok” veyahut “olmayan”dır. Ben, bu dizeyle ve şiirin bütününe yayılmış bu ithafın etrafında dönerek o kimsenin bizzat kendisi olmayı arzu ediyorum. Bu keşkeli bir cümledir, farkındayım ama işte mütemadiyen orayı düşlüyorum. Nitekim kitabın sonundaki “kendine rağmen dilerim bana” ithafı da, o kimse olabilmek adına, varlığında durmayı kendisine zül sayan benim, boşluğa bıraktığım bir dilektir.

Şiirlerinde bir yandan yok olma arzusunu bağırıyorken bir yandan da silinmeni, yok olmanı zorlaştıracak bir şey yapıyorsun; yazıyorsun. Bir çelişki mi bu?

Beckett vaktinde demişti: “Dünyadasın, bunun tedavisi yok.” Benimki de sanırım buna karşılık geliyor. Kendimin ve dünyanın üstesinden biraz da olsa böyle gelebiliyorum; yazarak.

Bu kitabında tanrı, günah, sevap gibi önceki kitabında ön planda olan ve kitabın mistik bir yerden okunmasına da neden olan kavramlar yok. Bu kasıtlı bir feragat mi?

Dediğin gibi ilk kitap -büsbütün olmasa da- mistik olandan yana bir duyuş geliştirmiş ve sözcük seçimini de bu doğrultuda yapmıştı. Kendimden Biri Değilim ise metafizik bir algıdan yola çıkıp varlığını bu yönüyle ortaya koyuyor.

İlk kitap ile ikincisi arasında geçen on iki yıllık zaman dilimi, ister istemez okumalarıma ve dünyaya bakışıma dair yeni yollar, yeni kanallar açtı. Dolayısıyla bunun şiirlerime yansımasından daha doğal bir şey olamaz. Çünkü yazılan her metin, kendi soluğuyla birlikte onu yaratan kişiden de el alır. İşte burada soruyu tekrar edebiliriz: Bu kasıtlı bir feragat mi? Yanıtım şudur: Evet, zorunlu olarak ve bile isteye.

Kitap çok keskin ve birdenbire gelen bir dizeyle bitiyor: “devrilir insan.” Sanki sahnede biri var ve aniden yere düşüyor. Sanki her şey büyük bir çınlamayla derin bir sessizliğe gömülüyor. O devrilme anından bahseder misin? O pırıltılı ama aynı zamanda karanlık andan?

“Devrilir insan” dizesinin, büyük bir çınlamayla gelen o derin sessizlikten payını aldığını söyleyebilirim. Ama daha da ötesinde şu var: insan varlığının bitmeyen bir zeminsizlik üzerine inşa edildiği, varlık durumunun hiçbir zaman mutlak ve kusursuz olana işaret edemeyeceği ve ne yaparsa yapsın insan oluşunu içeren bilginin içinde kaybolacağı. Bütün bunlar devrilme anından çok, devrilmenin kaçınılmazlığına dair cümleler. O ana dair hiçbir şey söyleyemem. Bu çok zor. Oraya inemem.

Kendimden Biri Değilim, Şimdi Terk Edin Çadırımı ile birlikte, etkileşim içinde okunacak bir kitap mı? Aralarında bir akrabalık var mı?

Kesinlikle öyle. Aynı evin farklı pencereleri gibi.

Kendini şair olarak, yazar olarak nasıl algılıyorsun? Okura karşı, çağa karşı, o çok önemsediğimiz gelecek nesillere karşı bir sorumluluk duyuyor musun?
Kendime ne şair diyebilirim, ne yazar. Bunlar, başkalarının adlandırmaları olabilir ancak. Ben sadece “yazmak” fiiline âşık biriyim. Herhangi bir “kimse” olarak bu vasfımı derinleştirmekle meşgulüm. Dolayısıyla ne çağa, ne okura, ne de gelecek nesillere karşı bir sorumluluk içindeyim. Yazmaya koyulurken karşıma aldığım tek kişi, kendimdir.