1973’ten 1990’a kadar Şili’yi yöneten cuntacı general Pinochet, devlet başkanlığı görevinden bir referandumla ayrıldı. Sosyalist Allende hükümetini darbeyle deviren, binlerce kayıp, işkence, sürgün, faili meçhulle Şili’yi yöneten Pinochet, ülkeyi büyük maden zenginlikleriyle birlikte ABD’nin arka bahçesi haline getirmişti. Şili cuntası Joan Baez’den Costa Cavras’a dünyanın et etkili sanatçılarının eserlerine konu olmuştu. Artan iç tepkiler ve uluslararası baskılarla referandum zamanı geldiğinde diktanın şiddet, baskı, korkunun imparatorluğuna karşı koalisyon, “hayır” kampanyasını “mutluluk” teması üzerine kurdu. Amblem üzerinden gökkuşağı geçen “No” yazısıydı. Dikta karşıtı koalisyon bile kazanacağına inanmıyordu ama kampanya başarıya ulaştı. Evlatlarını yitirmiş binlerce ailenin hakkıydı mutluluk. Pinochet referandumu kaybetti.

**

Türkiye’de 2013’teki Gezi günlerine kadar “mutluluk” vb daha kişisel, daha özel alanın kavramları siyasetin gündemine uzaktı. “Huzur ve güven ortamı”ydı mutluluğa en yakın kavram! 12 Eylül yönetimi, ardından köşedönmecilik-benim memurum işini bilirli Özallı yıllar, 90’ların Kürtlere yönelik o müthiş karanlık kirli savaşı, akabinde yükselen köktendincilik, 28 Şubat, türban meselesi derken Türkiye siyaseti, tüm eski aktörlerini silkeleyip barış ve demokrasi talebini karşılamaya aday görünen AKP’yi iktidara taşıdı. Özellikle 1990-2000 arasındaki 10 yıllık dehşete reformcu bir hükümetle bir son verebileceği arayışındaki Türkiye, reform olarak önünde özelleştirmeleri, kapanan fabrikalar-açılan AVM’leri buldu. AKP’nin ikinci dönemi olarak adlandırılan 2007’den itibaren emekçi kesimler ve aydınlarla belirgin bir sözlü saldırıya maruz kaldı. Hükümet başkanı ağzından halka edilmiş böylesi hakaretlerin Cumhuriyet tarihinde eşi yoktur.

– Kadıköy vapurundan inenlere bakamıyorum

–  Çocuklarımız dindar olmasın da tinerci mi olsun?

– Askerlik yan gelip yatma yeri değildir

– Ananı da al git ulan (Mersinli çiftçiye)

– Her kürtaj bir Uludere’dir

– Kadın mıdır, kız mıdır?

– Kızı serbest bırakırdan ya davulcuya ya zurnacıya (Münevver Karabulut için)

– CHP demek tezek demektir

– Afedersiniz bunlar Alevi

– Afedersiniz Ermeni

– Bunlar ateist bunlar Zerdüşt

– Aile nedir çocuk nedir bilmez (Bahçeli’ye)

– Belden aşağı sanat (bale)

– Bunların sevgili köpekleri vardır, onlarla yatarlar, onlarla kalkarlar (Bekir Coşkun’a)

– Niye kaçıyorsun lan İsrail dölü (Soma’daki faciayı protesto eden vatandaşlara)

– O demir bilyeleri niye atıyosun evladının mezarına, kime mesaj veiyorsun (Berkin Elvan için)

– İki ayyaş! (Atatürk ve İnönü için)

Bir dakikalık bir hafıza taramasında hemen akla gelen bu hakaretlerin daha onlarcasını Türkiye son 15 yıldır her gün ilahiyatçı prof’lar, hastalıklı tarikatçılar, ırkçı-cinsiyet ayrımcı politikacıların yer aldığı büyük bir korodan dinledi.

Koca koca parmaklar “Onlar, onlar, onlar” diye sallandı. Çalınan sınav sorularıyla yapılan atama ve üniversite yerleştirmeler, adam kayırmacılık, sahte bilgi-belge-delil üretmek de bu hakaretler kadar yüksek şiddet biçimleriydi.

“İki ayyaş” çıkışının hemen ardından Gezi Parkı’ndaki küçük bir ağaç protestosu, sadece dilde kalmayan; memleketin tüm kaynaklarını yağmalayan saldırganlığa karşı büyük bir karşı-kültür hareketine evrildi.. Gezi’de ilk minik gerilimde bir genç kızın polise “belki de senin eşin olabilirdim” diyerek gösterdiği empati;  neşe, yaratıcılık, mizah, kolektivizm, mutluluk, yaşama sevinci ve direnci ile örülü yeni bir kültürden süzülen ilk ifadelerdi. Gezi, ilk liderlerini maalesef saldırılarda kaybetti. Önemli bir kısmı da aslında sürgün olarak nitelendirilecek bir şekilde yurtdışında varolmayı tercih etti. Gezi’nin ürettiği barış dilinin iki yıl sonra HDP’nin söylemlerine içerildiğini ve yüzde 13.12 gibi ciddi bir oyla bu söylemin karşılık bulduğunu gördük.

Sonrası ayrı bir dehşet…. Ard arda patlayan bombalarla kollar bacaklar havada uçtu. Anti-depresan kullanımı patladı, kadın cinayetleri, hayvanlara saldırı, çocuk tacizleri, aile faciaları… 15 Temmuz 2016’da parlamentonun bombalanmasına dek yükselen bir ivmeyle pek çok farklı siyasi grubun şiddetini yaşadık. Yeni yıl coşkusuyla kalkan kadehlere kan doldu. Twitter’da bir hesapta dendiği gibi son 5 yılda Türkiye’de yaşayıp da delirmeyenlere madalya takmak lazımdı.

***

CHP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun sempatik ve bir o kadar da hırslı bir siyasi figür olarak belirişi, her ne kadar farklı siyasal terbiyelerden gelseler de Türkiye siyasetinin bir başka önemli aktörü Selahattin Demirtaş’ın yükselişini andırıyor. Demirtaş, devlet başkanlığı referandumunda ayakkabı kutularında çalınan paralara nazire yaparak saz çalarken, İmamoğlu, oy çaldığı iddialarına “Ben çalarım ama gönülleri çalarım” diye karşılık verdi.  Toplumun ağır yaralar alsa da sinmediğini; sandıktan ve demokrasiden umut kesmediğini yalnızca sandık sonuçlarında değil  büyükşehirlerde şöyle bir tur attığımızda görebiliyoruz. Meslekten tedhişçi ve komplocu gruplaşmaları bir kenara ayırırsak türbanlısından ateistine, ev kadınından beyaz yakalısına hiç kimse kendisine ne yapacağının dikte edilmesine tahammül edemiyor. Aşırılaştırılmış kimlik politikalarının paradoksal bir sonucu olarak hiç kimse belli bir kalıp içine sokulmayı istemiyor. Yerin çok altı değil oldukça yüzeye yakın bir kısmı “Özgürlük! Özgürlük!” diye uğulduyor. Hakikaten katı olan her şey buharlaşıyor. Kartlar yeniden karılırken Erdoğan’ın ünlü “Kadere bak! Kadere bak, kimler kimlerle yan yana geliyor,” kükreyişini tekrar tekrar duyabiliriz.

Elbette bu dalga, siyasetin sadece dilini değil iç süreçlerini de demokratikleşmeye zorluyor. CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, Sözcü’den Deniz Zeyrek’e verdiği röportajda belediye başkan adaylarını yaptıkları araştırmayla belirlediklerini aktarıyor: “İnsanlar ayrışma, kutuplaşma istemiyor, yerelin sorunlarıyla ilgileniyordu. Geçmişte biz hep deplasmanda oynamışız. Stratejiyi rakip tanım belirlemiş, biz ona ayak uydurmaya çalışmışız. Biz bu seçimlerde kendi sahamızı belirledik, karşı taraf ne derse desin kendi kulvarımızdan çıkmayalım diye düşündük. Ekrem Bey tanınırlığı en düşük isimdi ama tanınırlığı yüksek isimlere karşıtlık da yüksekti.” İşin bir de operasyonel boyutu var: 27 yıldır ilk kez tüm ıslak imzalı tutanaklar Canan Kaftancıoğlu’nun elinin altında.

***

İletişim, son 50 yılda bir yandan yüksek bir endüstri haline geldi, bir yandan da toplum mühendisliğinin bir yan kolu oldu. Algının gerçek olduğu önermesinden hareketle, algı ayarlarını değiştirmenin gerçeği de değiştirmek anlamına geldiği gibi basit bir çıkarım, pek çok iletişimciye  iyi hissettiriyor. Ama, siyaset dediğimiz, sınıfların ve toplumun büyük devinimi, “wellbeing” akımından daha derinlikli bir bakışı hakediyor.  Toplumların talepleri ve vaatçiler arasında iki ileri bir geri devam eden siyasal sürece binlerce değişken dahil oluyor. Siyasal iletişim dediğimiz şey yerin altından gelen sesleri ne kadar iyi duyarsa duysun; tarihsel, örgütsel, operasyonel ve lojistik destekler ve bunların hepsini kapsayan programatik bir yaklaşımla birleşmiyorsa, söylemler basit bir manüplasyondan öteye geçmiyor. Toplum mühendisi aklıyla hareket eden iletişimcinin bir diğer hatası da kendisinin “touch” etmediği kişinin siyasal bir kavrayış ekseni olmayacağı inancı. Oysa insanlar hiçbir zaman için boş bir sayfa değildir. İstediğinizi yazamazsınız. Halk hayatının bir başka aklı, bir başka network’u vardır ve her zaman nüfuzla işlemez. Gerçeklerin eni sonu açığa çıkmak gibi bir huyu vardır. Şu anda SEKA’nın yerinde AVM yükseliyor ama bir gram kâğıt üretimi yok, Sümerbank’ların hepsi yine AVM oldu, bir metre yerli kumaş üretimi yok. Bu acı gerçekleri, “yerli ve milli” hamasetiyle ve propagandayla manipule etmenin de sınırına gelinmiş durumda.

***

İmamoğlu’nun kampanyası, ayrılaştırıp bölerek düşmanlaştırarak güçlenen, hukuku ve güçler ayrılığı ilkesini yok eden şiddet kültürünün karşısına, son derece inceltilmiş mesajlarla çıktı. AA’dan YSK’ya, annelerden yaşlılara her kurum ve bireye değerli olduklarını hatırlattı. Yaşlı sözcüğü yerine bile “daha deneyimli” ifadesini kullanmayı tercih etti.

İmamoğlu, Türkiye’de hakim olan şiddet dilini sevgi diliyle değiştirmeyi öneriyor: Sevgi kazanacak! Yine bir başka filmle bitirelim. Bolivya seçimlerini anlatan Our Brand is Crisis’in finaline doğru müşterisi partiyi dördüncü sıradan liderliğe yükselten siyasal iletişim danışmanı karakterimiz, Rus devrimci Emma Goldman’ın ünlü sözünü tekrarlar: “Oy vermek bir şeyleri değiştirseydi yasaklanırdı.” Nihayetinde her temsil biraz eksiktir, temsildir çünkü; yine de sandığa inanmak zorundayız, sevgiye inanmak zorunda olduğumuz gibi.. Ve yasaklanırsa, bir şeyleri değiştirebilmiş demektir.

***

Sevgi söylemi, kaybedecek olsa bile sistematik hırsızlık, komplo, yalan ve ölüm makinasına dönüşmek yerine insan kalmaya dair bir avuntu içerir. Bu da birşeydir. Yoksa değil midir?