1940’lı yılların sonunda, Washington Meydanı’nda bir deli ya da bir dahi, yıllar sonra kimileri için huzur ve barışın düşmanı ama birçokları için tüm zamanların en önemli sinemacısı olacak kişi filmlerini finanse etmek amacıyla satranç turnuvalarına katılmaktaydı. Daha sonraları Hollywood’un diktasından kurtulacak, stüdyoların dayatmalarına aldırmayacak kadar ünlenen, vazgeçilmez olan bu gencin sinemaya olan ilgisi ise satranca olan ilgisi kadar eskiydi. 12 yaşındayken gittiği satranç kulübünde film eleştirmeni Alton Cook’la tanışması onu satranç ustalığından, usta yönetmenliğe taşıyacak serüvenin orijiniydi belki de. Sonrasında babasının onu fotoğrafçılığa teşvik etmesi de sinematografisinin gelişmesinin ve izleyiciyi büyüleyen Kubrick estetiğinin ortaya çıkmasının orijini oldu.

Stanley Kubrick henüz 16 yaşında iken ünlü Look dergisine ilk fotoğrafını sattı. Işığın, açının ve anın muazzam koordinasyonu ile ortaya koyduğu kareler zamanla film makaralarında birleşti. Bu estetik bütünlük, satranç oyuncusunun her hamleyi hesaplayan dikkati, risk almaktan kaçınmayan cesareti, zaferin önkoşulu olan sabrı ile birleştiğinde sinema tarihinin kült olarak tanımlanan eserleri ortaya çıktı.

İki ülke arasındaki savaşta düşman hattına düşen askerlerin hikâyesini anlatan Fear and Desire (Korku ve Arzu) Kubrick’in 24 yaşında ortaya koyduğu ilk uzun metraj filmi oldu. Bu filmi babasının finansal desteği sayesinde çekebilmişti. Korku ve Arzu ile birlikte kamerayı bizzat kendisinin kullandığı Killer Kiss’i  (Katilin Busesi) çekmek için gereken parayı toparladı. Katilin Busesi’nin başarısı yapımcı James Harris’in dikkatini çekti ve Kubrick kendisine yeni bir finansal destek daha buldu. James Haris ile birlikte Kubrick tarzı filmin başlangıç noktası sayılan The Killing’i (Son Darbe) çektiğinde 26 yaşındaydı. Bu film her ikisine de büyük bir tanınırlık sağladı. Artık sinema izleyicisi için Stanley Kubrick heyecan uyandıran bir isim olmuştu ve sonraki filmi Paths of Glory (Zafer Yolları) bu heyecanın hakkını veriyordu. Çekim tarzı şok edici olan film özellikle siper sahnesindeki tracking çekim ile bir klasik haline geldi. Kirk Douglas’ın isteğiyle sonradan dahil olduğu Spartaküs deneyimi için Kubrick müdahale olanağının sınırlandırıldığını ve bir daha bu tarz yapımlar içerisinde yer almak istemediğini belirtse de aynı zamanda rüştünü ispatladığı bir çalışma olduğunu da reddetmedi.  Devamında Lolita (1962), Dr. Strangelove (Dr. Garipaşk,1964), 2001: A Space Odysses (2001: Uzay Yolu Macerası, 1968), Clockwork Orange (Otomatik Portakal, 1971), Barry Landon (1975), Shining (Cinnet, 1980), Full Metal Jacket (1987), Eyes Wide Shut (Gözü Tamamen Kapalı, 1999) gibi herbiri kendi alanında devrim niteliğinde etkiler bırakan eserler ortaya koydu.

Peki, Kubrick sinemasını bu kadar başarılı ve sıra dışı kılan şey ne idi? Kubrick kendi öyküsünü yazmak yerine daha önce yazılmış güzel öyküleri beyazperdeye aktarmayı tercih etti. Onun filmlerinin önemli bir kısmı kitap uyarlamasıdır, senaryoda ise çoğu zaman kendi dokunuşlarını görmek mümkündür. Seçtiği hikâyeler ve hikâyelere dokunuşları tabi ki çok önemlidir ancak daha önemlisi hikâyeyi işleyiş üslubu olmuştur. Bir başka büyük usta Steven Spielberg’in dediği gibi “Birçok sanatçı tuvali önüne koyduğunda çok ince kurşunkalem çizgileri ile başlar işe. Stanley Kubrick ise bütün filmlerinde kavramsal olarak ana renklerden oluşan büyük fırça darbeleri ile işe başlar.” Kubrick’in tarzı için bundan daha güzel bir benzetme yapılamaz herhalde. Kubrick bir konuyu işlemeye karar verdiğinde olabildiğince açık, çarpıcı bir üslup kullanır ve konseptini açıkça belli eder. Onun ne anlatmak istediğini kavramak için yeterli olan tek şey görme yeteneğine sahip olmaktır.[1] İmgelerin yansımasında, diyalogların derinliklerinde, senaryonun satır aralarında şifreler aramak için uğraştırmaz izleyiciyi.

İlk bakışta oldukça kolay ve “kaba” gözüken bu tarz, onun nazik sinematografisi ile birleştiğinde cüretkâr yapımlar insanların tepkisini çekmeye başladı. Şiddet ve cinsel dürtü, savaş ve bireysel hazzın getirdiği yıkım… Amaçlanan ereğe giden yolun mübah kılınmasıyla doğan denizci taburları, yozlaşmış iktidarların yarattığı çeteler, gücü elinde tutanların vahşi haz tutkusuyla organize ettiği orjiler… O bunlar karşısında kitlelerde oluşması gereken duygusal hali yaratmaya çalışmaz, aksine işlediği hikâyelerdeki kahramanların duygularını anlatmak ile meşguldür Çünkü duygusallığın kendisi de farklı bir türde ataleti beraberinde getirir, izleyicinin kendi kanallarını açmasının önüne ket vurur ve bu tarzın kendisi belki de ilkinden çok daha efektifdir.

Sinema salonundan çıktığında izleyicinin sadece karakterleri değerlendirmesini değil kendisi ile de samimi bir polemik yapmasını ister bir yerde. Full Metal Jacket’da bir asker düşmanını öldürdüğünde ağzı kulaklarına varırken Surfin Bird çınlar kulağımızda, Otomatik Portakal’da Alex şiddeti ve cinsel saldırganlığı temsil eden objelere odaklanıp vandalca hayaller kurarken Beethoven’ın 9. Senfoni’sini dinleriz. Ölüm, ıstırap, vahşet görüntüleri tüm bunlara tezat düşen sesler ile sunulur izleyiciye çünkü amaçlanan izleyicinin, karakterin ruh halini en saf şekilde anlamasıdır. 9. Senfoni’nin yumuşak notaları dans ederken Alex’in odasında, ıstırap o kadar da rahatsız edecek midir? Ya da bir insan kurşunla can verirken Surfin Bird’un hareketli temposuna tepkisiz kalınabilecek midir? Kubrick müziği sadece yardımcı bir nesne değil film anlatımının temel bir aracı yaparak izleyicinin kendisi ile polemik yapmasına olanak sağlıyor olamaz mı? Sadece soruyoruz çünkü Kubrick motivasyonları ve amacı anlaşılması zor biri olarak yaşamını sürdürdü. Belki de bu yüzden alkışlandığı kadar lanetlendi. Lolita’yı Katolik Kilisesi’nin eleştirilerinden kurtulmak için sansürlemek zorunda kaldı, Otomatik Portakal’ı taklit cinayetler başlayıp medyanın eleştirilerini aldığında İngiltere’de vizyondan çekti. Dr. Garipaşk’ta dini ve orduyu alaya almakla suçlandı. Tüm bunlar meydan okuyan ve geleneği yıkmaya hazır tarzının kaçınılmaz bir sonucuydu.

Ancak bu tarzın kitleler üzerinde derin etkiler bırakmadığını söyleyemeyiz. Dr. Garipaşk, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin en korkunç kâbuslarından birini işlemekteydi. Bütün dünyada Amerika Birleşik Devletleri ya da Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nden birisinin yer küreyi nükleer felakete sürükleyeceği algısı hakimdi. Bu filmden sonra ABD’de ordunun stratejik sorumluları kitlelerin gözünde de deli gibi görülmeye başladı. O dönem bu konuyu işleyen birçok film vardı ancak Dr. Garipaşk açık ara etkisi en uzun süren film oldu. Böyle ciddi bir konuyu komedi ile işlemenin muazzam inceliği bu başarıyı getirmişti.

Kubrick sadece Dr. Garipaşk’ta değil eserlerinin önemli kısmında deli karakterlere ya da alışılmışın dışında, tutarsız, deliliği andıran hareketler sergileyen karakterlere yer verdi ve bu karakterler ile vahşilik arasında sıkı bir ilişki kurdu. Burada aslolan ise karakterin beyaz perdeye aktarımındaki estetik kaygılardı. Abartmadan söyleyebiliriz ki Kubrick bunu sinema tarihinde en başaralı gerçekleştiren yönetmendir. Otomatik Portakal’ın Alex’i, Fullmetal Jacket’in Lawrancese’i, Cinnet’in Jack’i, 2001: Uzay Yolu Macerası’nın Hal 9000’i… Kubrick’in kamerasından geçen bütün karakterler sinemaseverlerin zihnine işlenmiştir.

Özellikle 2001: Uzay Yolu Macerası’nda Kubrick, HAL 9000 ile bugünün tartışmasını 50 yıl önce başlatıyor. Güneşin doğuşu ile başlayan filmde kendi halinde primatlar görüyoruz. Birbirleri ve yırtıcı hayvanlar ile mücadele içerisinde olan bu primatların kaderini değiştiren şey ise araç kullanabilme yeteneği oluyor. Bir kemik parçası ile kendi türünden rakiplerini ve yırtıcı hayvanları alt eden bir primat coşkuyla araç olarak kullanılan en ilkel nesneyi yani kemiği havaya fırlatıyor havada süzülen kemiği takip eden kameranın objektifinde kısa bir süre sonra karanlık uzayda beyaz bir uzay aracı görüyoruz. Kullandığı en ilkel araç olan kemikten şu an kullandığı en ileri teknolojik araç olan uzay gemisine geçiş, insan türünün gelişimindeki hızı betimleyen, vurgulayan dahiyane bir kurguya dönüşüyor. Ve bu araçlardan birinin içindeki yapay zekâ HAL 9000’i izlemeye başlıyoruz. Kusursuz hesaplama kabiliyeti ile astronotlara eşlik eden HAL 9000 hatalı hesaplama yapınca devre dışı bırakılacağını öğreniyor ve ilerleyen süreçte biz bu yapay zekânın kendi bilinci olabileceğini, bu bilincin dehşetini öğreniyoruz.

Bugünün teknolojik ufkuna rağmen gelmiş geçmiş en önemli bilim-kurgu filmlerinden biri olarak gösterilen 2001: Uzay Yolu Macerası’nı çektikten 7 yıl sonra Kubrick kamerasını 18. yüzyıla Barry Lydon’ın hayatına çeviriyor. Kullandığı maketler, ayrıntılı tasarımlar ile bizi uzay çağına taşıyan usta yönetmen kamera perspektifi, ışık, dekor ve diğer unsurları kullanarak estetize ettiği her görüntü ile bir barok tablo sergiliyor bu sefer.  Beş yıl sonra çektiği Cinnet’te paranormal etkiyi yani korku filmlerinin en kuvvetli aracını, mekândaki simetrik esteti ile izleyiciyi hiptonize ederek sunuyor. 1999 tarihli son filmi Gözü Tamamen Kapalı’da yoğun nesneler arasında rull of third (Üçler Kuralı) kompozisyon ile bizi mekânda zaman/gerçek dışılığa sürüklüyor.

Eline kamerasını aldığı her an bizlere görsel şölen sunan; müzik, görsel, hikâye arasındaki diyalektiği harikalar yaratarak kullanan, anlatmaya çekinilen öyküleri cesaretle işleyen Kubrick ne yazık ki Gözü Tamamen Kapalı’yı yapım şirketine teslim ettikten dört gün sonra hayatını kaybetti. Geleneksel dramatik yapıyı yadsıyan, filmin çekim sürecini bir keşif sürecine dönüştüren, cesur deneysel çalışmalar ortaya koyan, kendisini tekrar etmeyen, tüm zamanların en önemli yönetmelerinden Stanley Kubrick her seyredişimizde farklı bir film bulduğumuz şahane yapıtları ardında bıraktı.

[1] 2001: A Space Odyssey’i bunun dışında tutmak gerekir.