YAĞIZ SENEM: GODARD’IN MUZİP VE ÖFKELİ İŞÇİLERİ

17. yüzyıl ve sonrasında Avrupa şiddetli altüst oluşlar ve devrimler ile çalkalanıyordu. Ve her sosyal-siyasal başkaldırının da kültürel yansımaları oluyordu. Fransız Devrimi ile birlikte kilisenin ve feodalitenin baskısına karşı çıkıldığında sanatçılar artık tanrıyı değil gerçeği aramaya başladı. Gerçek, sanat için her zaman kuvvetli bir araç hatta birçokları için amaç olmuştur. Vinci “En mükemmel resim yapma tarzı gerçeğe en benzeyenini yapmaktır.”[1] derken Çernişevski “Tabloya oranla gravür ne ise hayata oranla sanat odur”[2] diyerek gerçeğin sanat üzerindeki gücünü belirtir. Gerçekten de sanat gerçeği ve hayatı yansıttığı müddetçe haz verir. Ve güzel olan, her toplumsal sınıf için farklı şekillenir. Aynı zamanda egemen sınıfın güzellik ve sanat anlayışı hegemonik bir sanat perspektifini ve gerçeğini oluşturur.

Burjuvazi iktidarı ele geçirdiğinden beri çeşitli teknik, bilimsel gelişmeleri iktidarını devam ettirmek için kullandı. Bu teknik gelişmelerin sanatta en fazla etkili olduğu alan ise kuşkusuz sinema oldu. Ancak burjuvazi ilerici niteliğini kaybettiğinden beri onun gerçekliğinden kuşkulanmak bir zorunluluk halini aldı. Burjuvazinin sinema üzerindeki gerçekliği Vertov’un ifadesiyle halk için bir afyon’a dönüştü. Ve Vertov kendi sinema perspektifinin manifestosunu şöyle devam ettirdi. “Kahrolsun perdenin ölümsüz kral ve kraliçeleri. Yaşasın hayatın içinde işleri başında çekilmiş sıradan ölümlüler. Kahrolsun burjuva masal-senaryoları; yaşasın hayatın ta kendisi. Sinema-dram kapitalistlerin elinde birer öldürücü silahtır. Devrimci gündeliğimizi göstererek bu silahları düşmanın elinden koparıp alacağız. Günümüzdeki sanatlı dram eski dünyanın bir artığıdır. Devrimci gerçekliğimizi burjuva kalıplarına dökmek için bir girişimdir. Senaryo, hakkımızda edebiyatçı tarafından düzülmüş bir masaldır. Kimsenin uydurduklarına kulak asmadan kendi hayatımızı yaşıyoruz biz”[3]

Geleneksel sinema Aristoteles tarafından tanımı yapılmış olan katharsis kavramına hizmet eden üç estetik ögeyi bünyesinde barındırır. Atmosfer, özdeşleşme ve gerilim… Ve geleneksel sinemanın bu estetiği özellikle senaryoyu dışarıda bırakarak seyirciyi bir zihinsel atalete sürükler. Önce yapay bir atmosfer yaratılır sonrasında seyirci düşünmeyi bir kenara bırakarak olaylar ve karakterin kendisiyle özdeşleşir, giderek yükselen gerilim ile birlikte çözülme gerçekleştiğinde gerilimden kurtularak rahatlama(katharsis) gerçekleşir.[4]

Fransız Yeni Akımı’nın temsilcilerinden Jean-Luc Godard; filmlerinde bu estetik ögeleri kontrol altına alması, işlediği konular, o konuları ele alış biçimi ve Vertov’un perspektifini yansıtmasıyla geleneksel burjuva sineması karşısında önemli bir isim olarak yükseldi. Godard 1960’larda ki öğrenci eylemlerini ve sokak hareketlerini aktif olarak destekledi ve katıldı. 1968 yılının Mayıs ayında öğrenciler sokaktaydı ve işçiler fabrikaları işgal etmiş haykırıyordu. Cannes da ise tüm Fransa’dan farklı bir atmosfer görülüyordu. Goddard, Polanski, Traffourt, Lelouch, Malle gibi isimler ise bu atmosferin tam tersine dönmesi için çabalamaya başlamıştı. Sürekli farklı gruplar ile toplantılar yapılıyor, yapımcılar üzerinde baskı kurulmaya çalışıyordu. Fransa yanarken Cannes devam edemezdi! Ancak yöneticilerin festivali sonlandırmak gibi bir niyeti yoktu. Festivalin ilk 8 günü böylece geçti. Sonrasında çeşitli eleştirmenler, jüri üyeleri festivalden çekildi. Sinema salonlarının önünde oturma eylemleri yapıldı. Sinemacılar sokaklarda eylemler gerçekleştirdi. Festival yönetimi ise Fransa Hükümetini dinlemeye devam ediyordu ve festivali sürdürmekte kararlıydı. Bu tutum karşısında “Peppermint Frappe”sinin gösteriminin yapıldığı salon basıldı, beyaz perde bizzat filmin yönetmeni ve başrol oyuncusu tarafından indirildi. Bu sahne işgali karşısında ilerleyen süreçte 21. Cannes Film Festivali iptal edildi.[5] O işgalde Godard’ın festivalin devam etmesini isteyen izleyenlere ve sinemacılara yönelik sarf ettiği sözler ise kuvvetli bir özeleştiri idi. “Burada bugün öğrencilerin ya da işçilerin sorunlarını anlatan tek bir film yok. Forman’ın, benim, Polanski’nin ya da Traffaut’un böyle bir filmi yok. Biz geride kaldık! Öğrenci dostlarımızın bir hafta önce kafaları kırıldı, bize bu şekilde örnek oldular. Burada mesele filmleri izlemeye devam etmek ya da etmemek değil. Mümkün olduğunca çok film göstermeliyiz bunda hepimiz hem fikiriz. Amacımız zaten bu. Ama burada ki mesele bu değil, asıl mesele bir buçuk hafta gecikmeli de olsa sinemanın, Fransa’da mevcut bulunan öğrenci ve işçi hareketleriyle dayanışmasını ifade etmektir.”

Bu yaşananlardan 4 yıl sonra Godard’ın Jean-Pierre Gorin ile birlikte ile çektiği “Tout va bien” (Herşey yolunda) filmi hem özeleştirinin pratik karşılığı, hem Godard’ın kendisine yeni bir özeleştiri hem de yukarıda bahsettiğimiz Godard’ı Godard yapan sinema perspektifini ve estetik yaklaşımı yansıtması itibari ile oldukça önemli.

“Bir film çekmek için paraya ihtiyaç vardır. Yönetmen, senaryo, görüntü yönetmeni, prodüksiyon, montaj, film, ışık, makinistler, dekorasyon, kostüm, film laboratuvarı, müzik, yardımcı roller, figüranlar ve yıldız oyuncular. Yıldızları ikna edebilmek için önce hikayenin iyi olması lazım. Bir aşk hikayesi mesela. Bir kadın ve erkek olur. İlişkilerinde sorun olur. Bir ülke olur (Fransa), taşrada bir yer olur, taşraların şehirleri olur, şehirlerin ise evleri… Evlerden biri kadının olur, evlerden biri adamın olur, evlerden biri kadının ve adamın olur. Hikayede birçok insan olur. İşçiler, çiftçiler, küçük burjuvalar ve burjuvalar. Kadın ve adam onların arasında bir yerde olur. Çiftçilik yapan çiftçiler, işçilik yapan işçiler, burjuvalık yapan burjuvalar olur. Sakin bir dış görünüş altında her şey değişmeye başlar. Her sınıfın içerisinde her şey değişir, bu değişimden adam ve kadında nasibini alır ve değişirler.”Filmin ilk dakikalarında fonda görüntüler akarken sarf edilen bu sözler ile gerçeğin kendisini gereklilikler ve mevcut olanlar üzerinden en yalın haliyle ortaya koyarak amacını ilan ediyor. İşini yapan işçiler, çiftçiler, burjuvalar, küçük burjuvalar… Değişen sosyal sınıflar ve bu değişimden nasibini alan kadınlar ve adamlar… Bir gıda fabrikasının işçileri bu değişimin kendisini en somut haliyle süresiz grev ve işgal ile yansıtıyor. Godard’ın neredeyse bütün filmlerinde kendini gösteren cüretkar ve samimi atışmalar bu filmde sınıflar, destekçileri ve ihanetçileri arasında yaşanıyor. Fabrikanın işçileri toplu iş sözleşmesi süreci devam ederken gittikçe zorlaşan koşullar karşısında üye oldukları sendikaya rağmen bir günlük iş bırakma eylemini işgal eylemine dönüştürüp müdürü odasına hapsediyor. Bu esnada gazeteci olan “kadın” röportaj yapmak için önceden randevu aldığı müdürün odasına gitmek üzere “ilerici bir entelektüel” olan yönetmen “adamla” birlikte fabrikaya giriyor ve işçiler tarafından alıkonularak müdürün yanına koyuluyor.

Gorin ve Godard için beyazperde karatahtadır. Tout va bien ise adam ve kadın fabrikaya girdikten sonra bu karatahta da dönemin Fransa’sında üç toplumsal gücün çizilmesidir.[6] Komünist Parti ve onun desteklediği sendika, burjuvaziyi temsil eden yönetim ve komünist parti ve sendikanın revizyonist-iş birlikçi tutumuna karşı mücadeleyi yükseltmeye devam eden işçiler ve diğer ezilen sınıflar…[7] İşçiler ve ezilen sınıflar bu çizgilerden en kalınıdır. Bundan dolayı başrol oyuncuları dönemin yıldızları Jane Foster (Kadın) ve Yves Montand (Adam) değil fabrika sekansındaki 20 figürandır.[8] Sendika işçileri sorumsuzluk ve goşistlik ile suçlamaktadır, müdür 19. yüzyıl argümanları ile hareket etmekle ve Marx ve Engels’in saçtığı umutların geçersizliğini görememekle suçlamaktadır. Filmde aslolan ise sekanstakilerin karşıtları ve ihanetçilerine karşı akıl dolu ve pratik savunmasıdır. Bu savunmanın çeşitli diyaloglar, monologlar, sahneler ile anlatılmasıdır

Müdür kilitli bulunduğu odada tuvalete gitmek için izin istemektedir. Onun bu isteğiyle bir süre eğlenen işçiler sonunda tuvalete gitmesine izin verir. Müdür koşa koşa tuvalete gittiğinde bir başka işçi tuvalette olduğu için sıra beklemektedir ve acele etmesi için serzenişte bulunmaktadır. Tuvalette ki işçi ise cevap verir. “Kim olduğunu zannediyorsun. Ben dört saatlik vardiyada çalışırken ustabaşından işemek için beş dakikalığına izin alıyordum. Tuvaletten atölye beş dakika sürdüğü için de her seferinde ücretimden kesiliyordu. Ve tuvaletler de iğrençti. Eğer çok acelesi varsa onlardan birisini kullansın.” Bu sahnenin öncesinde sendika temsilcisi, ustabaşıları ile birlikte işçileri işgalden vazgeçirmeye ikna etmek için geldiğinde işçiler ile sert bir tartışmaya giriyor. “Sizler sorumsuzsunuz, bütün sözleşme sürecini çöpe attınız, sendika işçilerin bu tavrını kınamaktadır.” Ve bir işçi cevap verir “Şimdiye kadar sessiz kaldım ama bu aptallıkların bize bir faydası yok! Biz komitenin bakış açısını kabul etmiyoruz! Arkadaşlarımızın, ikramiyelerini almak isteyen iki ustabaşına saldırması seni rahatsız ediyor. Müdürü kilitlememiz de seni rahatsız ediyor.” Sonrasında temsilci fabrikadan küfürlerle kovulur ve işçiler seyirci ile dertleşmeye başlar. “Bu sabah başka bir seçeneğimiz yoktu. Şimdi de yok. Öfkelenmekte haklıydık.” “İzin verin size bu sabah olanları da anlatayım. Maaşının kesilmesine boyun eğmeyebilirdin. Bizimle genel strateji hakkında konuşursun. Belki katılırız ama bazılarımız kıçına tekmeyi yemeyi haketmiş gibi görünür. Sendika daima hayaletler ile dövüşüyor. Bunu kendin halledebilirdin ve her gün gördüğün ve düşmanın olduğuna inandığın bir adamla çarpışabilirdin. Ama o zamanda sorumsuz bir başbelası oluyorsun.” “Sendikada ki adamlar fabrika dışında hiçbir şey yok gibi davranıyorlar. Bunu açıklaması zor. Sanki günde sadece sekiz saat var oluyormuşsun gibi. Fabrika da işçiyken sendika bizim yerimize düşünür. Dışarıda bir vatandaşken parti senin yerine düşünür ve sen de buna uyarsın.” “Sendika sadece bir problem hakkında konuşuyor. Ya da sadece tek bir yolla konuşuyor, rakamlarla. Ve bu da kafa karıştırıcı oluyor. İnsanlar rakamların idare edip yönettiği grevleri ve 1 mayıs gösterilerini gördüklerinde ve onlara bıkkınlık geldiğinde ve kendi başlarına bir şeyler yapmaya kalkıştıklarında bağırmaya başlarlar ve yollarına en çok o rakamların engel koyduğunu görürler.”

Godard ve Gorin tüm bu diyaloglar ile bir gerçeği yansıtmaktadır. Sömürülen işçiler, bu sömürüye destek olan sendikalar, entelektüel gevezelikten başka hiçbir şey yapmayan revizyonist komünist parti, başbelası işçiler ve evet tüm bunların karşısında değişen adam ve kadınlar… O gerçek bugün Fransa’da kendini yeniden gösteriyor. Kapitalizmin yarattığı hayat pahalılığı, entelektüel gevezelikten başka bir şey yapmayan revizyonist sol partiler ve işçileri goşistlik ile suçlayan patron temsilcisi Macron! Ve tüm bu odaklardan ümidini kesen yüzbinler, yani sarı yelekliler… Godard’ın işçileri kadar öfkesinde haklı ve onlar kadar cüretkar yüzbinler… Bretonya bölgesinden Jacline Mouraul’in Macron’a bir video ile “Söyle nereye gidiyoruz? Bizden aldığınız paralarla ne yapıyorsunuz. Yeter artık” demesiyle fitili ateşlenen yüzbinler… Tıpkı Tout va Bien’de işçilerin anlattığı gibi “Bir fabrikanın nasıl birdenbire bir ayaklanma başlattığını görmeniz gerekiyor. Çok zorlanırsınız ve sonra bir şeyler kopar. Bir adam bağırmaya başlar ve sonra etrafındaki herkes. Bazıları neden bağırdıklarını bilmez. Eğer birileri ikinci katta bağırıyorsa alt kattakiler de onları duyar ve bağırmaya başlar. Yöneticiler koşarak gelirler çünkü para kaybediyorlardır.” O Entelektüel gevezelere diz çöktüren yönlendiren yüzbinler… Tıpkı Tout va Bien’de işçilerin kendi arasında tartıştığı gibi “Sendika tavrını değiştirdi. Toplantıda gerçekten sağlam durdular.” “Orada yanılıyorsun. Sağlam durmaktan başka şansları yoktu? Önce haykırarak her şeyi daha zor hale soktular. Bizi yıpratacaklarını zannettiler! Ve hala ayaktayız”

Yani Godard’ın işçilerinin 50 yıl öncesinden Fransa’nın patronlarına, onların iktidarlarına ve entelektüel gevezelere haykırdığı bir şey var. Tout vas mal![9]

[1] Parkan, Mutlu (1993) “Sinema Estetiği ve Godard” , İleri Kitapevi Sf: 17

[2] Plehanov, Georgiy (1962) “Sanat ve Toplumsal Hayat” Çev: Cenap Karakaya, Sosyal Yayınlar Sf: 114

[3] Parkan, Mutlu (1993) “Sinema Estetiği ve Godard” , İleri Kitapevi, Sf: 25

[4] Parkan, Mutlu (1993) “Sinema Estetiği ve Godard” , İleri Kitapevi, Sf: 7-8

[5] Bakınız (2017) “Cannes 1968, Devrim Festivalde!” http://www.bakiniz.com/cannes-1968-devrim-festiva18.05.2017

[6] David, Sterrit (2014) “Jean Luc-Godard” Çev: Selim Özgül, Agora Kitaplığı Sy:81

[7] Godard bunu patronun sesi olan yönetim; Komünist Parti’nin sesi ve solcuların sesi olarak tanımlamaktadır.

[8] David, Sterrit (2014) “Jean Luc-Godard” Çev: Selim Özgül, Agora Kitaplığı Sy:82

[9] Hiçbir şey yolunda değil