YAĞIZ SENEM: HEGEMONYA MÜCADELESİ ARACI OLARAK SİNEMA: TROÇKİ VE STALİN’İN ÖLÜMÜ  

İtalyan Marksist Kuramcı Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri’nde “Egemen sınıf oydaşmasını yitirmişse, diğer bir ifade ile artık yönetici değil sadece egemen ise salt zorlama gücünü kullanıyorsa bu tam da büyük kitlelerin geleneksel ideolojilerinden koptukları ve eskiden inandıklarına artık inanmadıkları vb. anlamına gelir. Kriz, eskinin ölmekte, yeninin ise doğamamakta oluşundadır,”[1] diyerek hegemonya krizini özetler. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Hitler faşizmini durduran önemli bir güç olarak Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği büyük bir coğrafyada kapitalizmin egemenliğini sarsmakta ve hali hazırda var olan hegemonya krizlerinde bir alternatif olarak yükselmekteydi. Komünizm fikri Avrupa başta olmak üzere ezilen sınıfların sempatisini toplamaktaydı. Bu yükselen fikir karşısında hegemonya krizi içerisinde veya tehdidinde olan belli başlı kapitalist devletler hegemonyayı yeniden sağlamlaştırmak ve egemenliğini devam ettirmek için ciddi bir savaşım içerisine girdi. Ekonomi politikalarında Keynesçi iktisadı ortaya koymak zorunda kalan kapitalizm siyasal alanda ise ne idiği belirsiz bir özgürlük ve bireyselliği çok daha kuvvetli haykırdı. Sosyalizm korkusu ve klasik liberal ekonominin çıkmazları ile kısa süreliğine refah kısmen paylaşılmış ve bireysellik ve özgürlük düşmanı komünizm ve Sovyet miti yaratılmaya başlanmıştı.

Egemen sınıfın kendi dünya görüşünü kapsayıcı ve evrensel olarak yerleştirmek için siyasal, ahlaki ve entelektüel liderliğini kullanmaya, ayrıca bağımlı grupların çıkar ve gereksinmelerini biçimlendirmeye yönelik girişimleri sürekli devam eder.[2] Yani kapitalist devlet kendisi için eğiticidir ve bunun için özel hegemonik aygıtlar kullanır. Bu aygıtların bir kısmı bizzat devlete aitken bir kısmı ise devletten özerkliğe sahiptir. Bu nokta da 1950’ler de sinema özel bir yerde dururken sonrasında televizyon kanallarındaki programların kalitesinin artmasıyla televizyonda önemli bir özerk hegemonya aracı olarak yerini aldı.

Hollywood’s Cold War (Culture, Politics and the Cold War) isimli kitabında Tony Shaw Amerika Birleşik Devletleri’nde yöneticiler için sinemanın askeri, ekonomik ve siyasi güç unsurları dışında dördüncü güç olduğunu söyler. ABD sinemayı kontrol altında tutabilmek için 7-8 şirketin söz sahibi olduğu bir sinema piyasasının oluşmasına ses çıkarmamıştır. Sonrasında bu şirketler ile üst düzey ilişkiler kurarak senaryodan, filmlerde kullanılacak ögelere kadar sinemaya yön vermiştir. Sonrasında Motion Picture Production Code adlı bir filtreleme sistemi ile sınıf hareketleri, halk isyanı, yolsuzluk gibi temaların gösterilmesini doğrudan engellemiştir. Dünya sinemasının önemli yön verici unsurlarından biri olan Hollywood tüm bu aksiyonlar ile SSCB’ye karşı anti-propaganda aracına dönüştürülmüştü. [3]

Berlin Duvarı’nın yıkılması SSCB’nin çökmesi ile birlikte kapitalizm artık korku, kaos ve yoksulluğun son bulduğu ‘nihai’ zaferini müjdelemiş, yeni bir dünyaya girildiğini coşku ile ilan etmişti. Uzun yıllar boyu büyük bir çaba ve manipülasyon ile yaratılan canavar Sovyet miti ve komünizm ile mücadele rafa kalkmıştı. Hollywood sineması ise yeni düşmanlarını bulmakta gecikmedi. Artık filmlerde Vietnam’da ki cesur Amerikan askerleri, 11 Eylül saldırıları ile birlikte Ortadoğu’ya barış ve demokrasi götüren özgürlük savaşçıları ana tema olmaya başladı. Ancak ezilen sınıfların vaat edilen refah ve huzurun altı boş iddialar olduğunu anlaması fazla uzun sürmedi. ABD merkezli 2008 küresel ekonomik krizi ile akademi çevrelerinde, televizyon programlarında “Marx haklı mıydı?” tartışmaları sürerken kitleler sokaklara çıkıyordu. “Bizler yüzde 99’uz” diyenlerin Wall Street’i kuşattığı, Arap coğrafyasında ekmek ve özgürlük için diktatörlere başkaldırıldığı, Latin Amerika, Avrupa ve Türkiye’de de benzer talepler ile kitlesel gösterilerin düzenlendiği bir sürecin başlangıcı olmuştu 2008 küresel krizi.[4] Ve tüm bu alanlardaki taleplerin önemli bir kısmının ise sistem içerisinde temin edilmesi olanaksızdı. Tıpkı Russian Todays isimli haber kanalının Haberleri Nasıl İzlemeli? isimli mini serisinin ilk bölümünde Slavoj Zizek’in sarı yelekliler üzerine söylediği gibi “Bu taleplerin karşılanması için sistemi biraz değiştirmek çözüm değil. Bu talepler karşılanamaz. Tüm sistemi değiştirmek zorundayız. Dikkat edilmesi gereken ilk şey protestocuların taleplerinin çelişkili doğası. Gelirlerinden daha az vergi kesintisi yapılmasını ancak daha iyi bir sağlık sistemi istiyorlar. Bu taleplerin karşılanması imkânsız. En azından bu sistem içerisinde imkânsız. Bu protestolarda halkın huzursuzluğu ve hoşnutsuzluğu çoğu insanı en iyi olarak gördüğü sistem ile karşı karşıya getiriyor. Macron büyük ihtimalle bu sistemin sunabileceği en iyi isimdir. Ve Macron’un sınırlarına ulaştığı gayet açık.” Bu yorumların önemli kısmı 2008 krizi sonrası ortaya çıkan kitlesel protestoların birçoğu için yapılabilir. Ve taleplerin çelişkisi doğası bir sistem tartışması yarattığında; bugün, on yıllarca yapılan bütün manipülatif propagandalara rağmen bir alternatif olarak komünizm fikrinin ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin akıllara düşmesi kaçınılmazdır. Ve bu ortam, özgün koşulları iyi tahlil edebilen, işçi sınıfının iktidarını programının merkezine koyan bir siyasal partinin varlığı ile birleşirse kapitalizm için yeni hegemonya krizleri bir tehdit olarak yeniden belirecektir.

Geçmişin sinema-iktidar ilişkisi ve günümüzün politik koşulları bağlamında değerlendirdiğimizde dönem dizi ve filmlerine karşı yükselen ilgiyi arkasına alarak 100 yıl sonra Ekim Devrimi’ni ve onun gerçekleşmesinde etkili olan isimleri hedef tahtasına koyan film ve dizilerin yeniden gündeme gelmesi şaşırtıcı olmuyor.  Şu sıralarda Netflix’te pek popüler olan 2017 Rusya’da yayınlanan Troçki dizisi gibi…
“Tanrı ne kadar yüceyse o kadar hayal kırıklığına uğrar insan…” Kendisini tanrı olarak ifade eden Troçki’nin katiline söylediği bu söz ile amaç açıkça ilan ediliyor dizide. Ezilen sınıfların sahiplendiği değerler uğruna savaşan isimlerin ‘gerçek yüzünü’ ortaya koymak… Dizi Troçki’nin biyografisi üzerinden Ekim Devrimi öncesi ve sonrası Bolşevikler başta olmak üzere çeşitli muhalefet gruplarının ve onların liderlerinin birbirleri ile ilişkisini, politik konumlanışlarındaki motivasyonları ve bu konumlanışların “olup bitenden bihaber kitleler üzerinde ki kanlı etkisini” anlatıyor. Ve bu anlatımı çeşitli imgeler ile besliyor. İmgeler sanat eserlerinde kuvvetli araçlardır öyle ki bilinçte imgenin gücü ‘şey’in ötesine geçebilir ancak kullanımına göre imgeler sanat eserlerinde gerçeği yansıttığı gibi gerçeği saptırıp, maskeleyebilir de. Troçki, Lenin ve Stalin ise Ekim Devrimi’nin ön plana çıkan önderleri olarak güçlü birer imgedirler. O yüzden bu imgelerin birbirleri ve politik çizgileri ile olan bağlantılarının saptırılması ve bunu yaparken başkaca imgelerin de araç olarak kullanılması Troçki dizisinde temel bir yöntem olarak karşımıza çıktığında şaşırtmıyor.

Neredeyse her bölümde kendisini gösteren; önüne çıkan her şeyi yıkıp parçalayacak gücü ve ihtişamıyla, görenleri huzursuz eden kara dumanlarıyla, burnunda kızıl yıldızla bir tren; o trenin en lüks vagonunda, alımlı bir kadın ile şık üniformasının içinde, bu dünyanın sunabileceği birçok haz çepeçevresinde, mağrur duruşuyla Lev Troçki ve trenin dışında savaştan bitap düşmüş, kendi soydaşlarını öldürmenin hoşnutsuzluğunu üstüne bürünmüş, yara bere içerisinde, kafası karışık askerler… Daha ilk sahnelerde yoğun imgeler ile hiddetli bir gücün ve değiştirmek uğruna savaştığı eşitsizliğin nimetlerinin yegâne sahibi, kendisini sınıfın ve halkın üzerinde gören bir Bolşevik önder profili çiziliyor.  Dizi neredeyse aynı anlatım ile son bölüme kadar devam ediyor. Fikirlerin geri planda kaldığı, bireysel arzu ve çatışmaların politik taktiklerin temel motivasyonu olduğu bir ‘darbe’nin gelişim süreci işleniyor. Lenin, Troçki ve Stalin adeta burjuva siyasetinin kirli iç yüzünü çarpıcı bir şekilde sunan popüler House of Cards dizisinin Frank’i olarak kaba ve yüzeysel bir şekilde temsil ediliyor. Troçki ve Stalin arasındaki çatışma bir toplantı sonunda elini hayranlıkla uzatan Stalin’in Troçki’den gördüğü ilgisizliğe indirgenirken; Lenin ve Troçki sürekli birbirlerinin arkasından Bizans oyunları oynayan ve bu oyunlarda kitleleri araçsallaştıran kişiler olarak resmediliyor. Onlar için yaratılan bu kişilikler çeşitli sahneler ile derinlemesine işleniyor. Örneğin Lenin bir sahnede çatı kenarından sarkarak adrenalin oyunları oynayan saplantılı, fevri biri olarak gösterilirken, Troçki çalışma masasında kendi büstünü sergileyen narsist bir kişilik olarak canlandırılıyor. Troçki’nin ölümünden ve acılarından sorumlu olduğu herkesle tartıştığı sanrıları gösteren her bir sahne onun için çizilen ‘hasta’ kişilikten bir unsur öğrenmesini sağlıyor izleyicinin. İmgeler ile yaldızlanan, gerçeği eğip büken bu anlatım dizinin sonuna kadar çeşitli şekillerde karşımıza çıkıyor ancak bu yazının amacı Ekim Devrimi’ne ve onun gerçekleşmesinde etkili olan isimlere karşı yapılan bütün karalamalara ve çarpıtmalara cevap vermek değil. Bu yazıdan amaç kapitalizmin olası hegemonya krizlerine karşı sinemayı araçsallaştırma sürecini ve bugün kendi yarattığı mitleri yeniden ön plana çıkarmasındaki temel motivasyonu göstermek. Bunu yaparken de çarpık tarih okuması ile yalanlar üretmekten geri durmadığını gözler önüne sermek.

Liberal tarih yaklaşımı iktisat tarihini, sanat tarihini, din tarihini vb. birbirinden bağımsız olgular olarak ele alır ve onun şeyler arasındaki bağlantılık ve bütünselliği göremeyen metodolojisinde tarih kişiler üzerinden yansıtılır. Bu metodoloji ile yapılan tarih anlatımına ders kitaplarından belgesellere, romanlardan dizi ve filmlere rastlamak mümkündür. Bu tarih anlatımının egemenliğini aşmak için izlenmesi gereken yol ise toplumu oluşturan bütün unsurların birbiri ile bağıntısını göz ardı etmeden temellerini tarihsel maddeci perspektiften alan Marksist tarih anlatımını anlamaktan geçer. Yukarıda bahsettiğimiz Troçki dizisinin aynı yıl çekilen İngiliz yapımı Stalin’in Ölümü filminin bütün karalamalarına Marksist tarih yazıcılığı perspektifinden cevap vermek en doğru yol olacaktır. Her iki yapımda da kitlelerin tarihin ilerlemesindeki rolü, halk komitelerinin varlığı göz ardı ediliyor, birkaç kişinin ateşli ajitasyonları ile hareket eden yüzbinler ya da birkaç kişinin dönemsel koşullar ve koşulların kitlelerde yarattığı taleplerden bağımsız aldığı karar organları ile yönetilen bir ülke anlatılıyor.

Ancak Stalin’in Ölümü filminde yoğun imgeli anlatımdan ziyade fonda politik çarpıtmalar seyrederken ön plana komedyenlerin oyunculuk performansları çıkıyor. Komedi ile bütün bir Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği deneyimi alaya alınıyor. Ölüm listelerinin havada uçuştuğu, rastgele infaz, işkence ve sürgünlerin gerçekleştiği bir ortamda Stalin ve Merkez Komite üyelerini kahkahalar atarak anılarından bahsettiği bir yemek masasındayız. Komite üyeleri Stalin’in keyifli zaman geçirmesi ellerinden geleni yapmaktadır, öyle ki Kruşçev her gece uyumadan önce eşine Stalin ile yaptığı muhabbetleri not aldırarak hangisine güldüğünü hangisine tepki verdiğini aklında tutmaya çalışır. Yönetici kadrolar kendilerine en önemli misyon olarak Stalin’i tatmin etmeyi merkeze koymuştur. Bundan mütevellit bu kadroların neredeyse tamamı sürekli saçmalayan, politik-entelektüel birikimleri zayıf, bilgisiz dalkavuklar olarak karşımıza çıkarlar. Film bu yöneticiler şahsında Stalin’i ve bütün bir Sovyet sistemini kabaca eleştirmekte. Stalin’in ölümünden hemen sonra ise karşılıklı tehdit ve ayak oyunları ile iktidar mücadelesi başlamakta. Tıpkı Troçki dizisinde gördüğümüz gibi ilk Merkez Komite toplantısında üyelerin aldığı tutumların motivasyonları tamamen bireysel güç mücadelesine indirgenmekte. Yine Troçki dizisinde gördüğümüz gibi toplumun dinamikleri ve genel olarak sosyal koşullar göz ardı edilerek bütün bir tarih kişiler üzerinden okunmaya çalışılmakta ya da bu yöntem bilerek tercih edilmekte.

Marksist tarihçi Christopher Hill. Marksizm ve Tarih isimli makalesinde “Marksistler ne tarihin büyük insanlar tarafından yapıldığına, ne de iktisadi değişimlerin otomatik olarak siyasi sonuçlar doğuracağına inanır; insanlarda fikirler çevrelerin etkisiyle oluşur. Sosyal gruplar belirsiz bir biçimde kendi konumlarının doğurduğu ihtiyaçlarının farkına varmaya, onları sıkıntıya düşüren durumu hissetmeye başlarlar. ‘Büyük insan’ın, siyasi veya entelektüel liderin rolü, kriz zamanlarında onların bu belirsiz isteklerini formüle etmektir. Kuşkusuz Lenin olmasaydı da Rus Devrimi olurdu, ancak çok daha farklı bir gidişatı olurdu. İnsan zihni değişime yol açan etkenlerden biridir.”[5] diyerek kişilerin toplumsal süreçlerle ilişkisi sorununun, özgürlük ve zorunluluk arasında ki ilişkinin çözülmesi gerektiğini söylüyor.

Ancak yukarıda bahsini geçirdiğimiz yapımların her ikisi de bu ilişkiyi çözmeyi kendisine dert edinmeden sadece hegemonya mücadelesindeki misyonunu yerine getirmek için ya da bu mücadelenin yarattığı atmosferden nemalanmak gayreti içerisinde gözüküyor. Sinematografi ve oyunculuk açısından kısmen başarılı sayılabilecek bu yapımlar sıra bir bilim olarak tarihi ele almaya geldiğinde bilimsellikten uzak metodolojileriyle vasat ötesi bir performans ortaya koyuyorlar. Yeniden Hill’e kulak vererek toplumsal güçler ile onların öznesi ve nesnesi olan insan arasında, istatistik ve şiir arasında, zorunluluk ve özgürlük arasındaki orantı hissinin korunmasını sadece Marksizm sağlayabilir.”[6] diyebiliriz. Sosyal hareketleri tek başına kişilerin edimlerinin sonucuna bağlamak, tarihi sınıflar arası çatışmadan soyutlamak ve klişeler ile tarihi dondurmak, kişilerin karakteri üzerinden fikirlerin tahlilini yapmak, metodolojik bir problem olduğu gibi bunu yapanların zayıflığının göstergesidir. Ve ‘eskinin ölmekte olduğu’ zamanlar da bu yöntem araçları ve amaçları ile birlikte teşhir edilip, tıkandığında ‘yeninin doğumu’nun önü biraz daha da açılacaktır.

[1] Carnoy, Martin (2015) Devlet ve Siyaset Teorisi, Çev: Simten Coşar, Aykut Örküp, Mete Pamir, Mehmet Yetiş, Dipnot Yayınları Sf: 107

[2] Age, Sf: 97

[3] Örmeci, Ozan (2015) Hollywood ve Soğuk Savaş, (http://politikaakademisi.org/2015/04/21/hollywood-ve-soguk-savas/), 21.04.2015

[4] Bahsi geçen protesto gösterilerinin tamamı 2008 yılından sonra gerçekleşmiştir. Ancak bu protestoların doğrudan krizin yakıcı etkileri ile tetiklendiğini söyleyebiliriz. 1929 krizi sonrasında da en kitlesel gösteriler 1935 yılında gerçekleşmekteydi.

[5] Hill, Christopher (2017) Marksizm ve Tarih, Çev: Aynur Toraman, Kor Kitap Sf:26

[6] Age, Sf:25