YAHUDİ DÜŞMANLIĞINDAN SOYKIRIMA

OLCAY GERİDÖNMEZ

Türkiye’nin güncel siyasetinde şu sıra devlet-sermaye-mafya üzerinden en çok ‘tripot’ terimiyle imgeleşen çapraşık ilişkiler bu coğrafyanın politik atmosferinde hep bir yere sahip olmuş komplo teorilerini yeniden gündeme getiriyor haliyle.

Sosyal, kültürel, dini önyargılar, teamüller, karalamalar, komplolar ve komplo teorileri tarih boyunca birçok zulmün, kırımın, vahim olgu, olay ve gelişmelerin yaşanmasına neden oldu. Ama hiçbiri insanlığın toplumsal hafızasında Nazizmin Yahudi soykırımı[1] kadar derin, henüz hiç de kapanmamış yaralar açarak yer edinmemiştir. Nasyonal sosyalizm ideolojisiyle kuşanmış Hitler faşizminin Almanya’da iktidar olmasıyla birlikte İkinci Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıkışına dek kıta Avrupası’ndan 6 milyon Yahudi nüfusu sistematik bir şekilde yok edilmekle kalmadı kat be kat fazlası mülteci göçmen durumuna düştü.

Yahudi düşmanlığının antisemitizme, buradan da Hitler’in nasyonal sosyalist iktidarı altında yaşanan Yahudi soykırımına (Holokost) dek geçirdiği değişim süreciyle birlikte, modern antisemitizmin ana hatlarıyla tablosunu çıkarırken Yahudi düşmanlığının tarihsel dönüşüm sürecinde birkaç ‘katman’ ayırt etmek mümkün. İlki, Hıristiyanlık öncesi antikçağın sonlarıyla Ortaçağdaki Hıristiyan Yahudi karşıtlığı; ikincisi, kökleri Hıristiyan Yahudilik karşıtlığında bulunan ama Yahudi nefretinin modern biçimlerini göstermeye başlayan Yeniçağ (erken modern çağ) Yahudi düşmanlığı; üçüncüsü ırkçı antisemitizme ve sonuç olarak nasyonal sosyalist imha politikasına varan modern antisemitizmdir. Son olarak da İkinci Dünya Savaşı sonrası yeni kodlamalarla şekillenen ve büyük oranda İsrail devletinin politikalarına yönelik güncel antisemitizm sayılabilir.

ANTİK KÖKLERİYLE HIRİSTİYAN YAHUDİ KARŞITLIĞI

Yahudi düşmanlığının kökleri dini önyargılarda, stereotipileri Hıristiyanlık-Yahudilik ihtilafında –Yahudiliğin Hıristiyan dünya tarafından reddinde– bulunur. Daha İncil’de, İsrail halkının komşu halklar tarafından uğradığı düşmanlıklar ve baskılardan bahsedilir. Eski Ahit’te yer alan Ester hikâyesinde örneğin, İsrail halkına yönelik büyük bir katliam tasarlayan Haman’ın son anda engellenmesi anlatılır. Yahudi düşmanı mitleri doğrulayan ilk yazılı kayıtlarsa çağdaş takvime (ç.t.) göre 70 yılında Kudüs’teki tapınaklarının yıkılmasının ardından Yahudilerin Roma imparatorluğunun tüm topraklarına dağılması sonraki zamanlara aittir. Romalı Yahudi tarihçi Flavius Josephus, ç.t. 96 yılında “Contra Apionem” (Apion’a Karşı) başlıklı yazısında Yahudi düşmanı tipik önyargıları kayda geçirdi. Bunların bazıları –örneğin Yahudilerin dinsel amaçla insan kurban ettikleri efsanesi– tarih boyunca tekrar tekrar diriltildi.

(İlk) Hıristiyanlar ile Yahudiler arasındaki gerilimler daha 1. ve 2. yüzyılda artmaya başladı. Hıristiyanlığın Roma imparatorluğu topraklarında yayılması ve 5. yy. başlarında devlet dini olarak tesisi sırasında belli başlı piskopos konseyleri, Yahudileri müsamaha gösterilen ama aşağılanan bir azınlık olarak betimleyen Yahudilik karşıtı fermanlar yayınladılar. Yahudiliğin reddi, kilise babaları tarafından Adversos Yudaeus [Yahudilere Karşı] vaazlarda teolojik olarak formüle edildi.

Orta Avrupa’da yerleşik Yahudi cemaatleri 10. yüzyıldan itibaren –kral ve piskoposların himayesinde– oluşmaya başladı. O döneme dek gezici tüccarlık yapan Yahudiler 11. yüzyılda yerleşik tüccarlar haline geldiler ve ağırlıklı olarak ilk kentlerin sakinleriyle ticaret yürüttüler. Şarap, tahıl, kurutulmuş balık, metal eşyalar, hayvan, kürkü ve tekstil gibi günlük tüketim malları başta olmak üzere, yabancı para ve değerli maden ticaretiyle de uğraştılar. Çoğunluğu oluşturan Hıristiyan toplumundan ayrı sokakları ve mahalleleriyle Yahudiler giyim yönetmelikleri ve başka türlü simgelerle (Yahudi şapkası, sarı yama) aracılığıyla da ayrıştırıldılar. Silah taşımaları yasak olduğundan soylu sınıfın en alt katmanlarına yükselme şansına sahip olmadıkları gibi iki ana ekonomik faaliyetten de –tarım ve zanaat– büyük oranda dışlandılar, zira ne işçi çalıştırma ne de toprak mülkiyeti edinme hakkına sahiplerdi. Aynı yüzyılın sonlarına doğru ilk katliam girişimleriyle karşılaştılar. Hıristiyan fanatikler 1096 yılında halkın haçlı seferine (ilk haçlı seferi böyle anılır) kalkıştıklarında, “deus lo vult!” (Tanrı böyle istiyor/tanrı aşkına) sloganıyla Ren bölgesindeki Yahudilerin (Speyer, Worms ve Mainz’deki) dini merkezlerini yok ettiler. Saldırılardan kaçamayıp zorla din değiştirmeye direnen Yahudiler katledildi. Hıristiyan tarih yazıcıları ekonomik motiflerin de rol oynadığı bu katliamları “Tanrı Yahudileri, yoksullar servetlerine el koyabilsin diye zengin olmalarına izin verdi” cümlesiyle gerekçelendirdiler.

  1. yüzyılda kilise reformlarının etkisiyle yaşanan dönüşümle Hıristiyanlara yasaklanan faizcilik, bir takım sınırlı ticari faaliyetlerin yanı sıra Yahudiler için, varlıklarına göz yumulan yeni bir geçim alanı oluşturdu. Ortaçağın yükseliş dönemlerinde para ekonomisinin yayılmasıyla birlikte bu sektörün önemi büyüdü. Hıristiyanlara yönelik faiz yasağı yumuşarken Hıristiyan tefecilerle rekabet arttı. Bu dönemde ‘vurguncu Yahudi’ stereotipi yaygınlık kazandı. Yahudiliğe atfedilen ‘paraya düşkünlük’ o dönemlerden itibaren Yahudi karşıtı ajitasyonun temel unsurlarından bir haline geldi.

Yahudilere dair ilk komplo ithamları da bu yüzyıllarda ortaya atıldı. Ortaçağın sonlarına doğru dini husumetler halk arasındaki hurafe unsurlarıyla beslendi. Yahudilerin dinsel amaçla insan kurban ettikleri, Hıristiyan kutsal ekmeklere saygısızlık ettikleri iddialarının sıklıkla çeşitli ekonomik darboğaz, kuraklık, kıtlık gibi kriz dönemlerinde Yahudilere borçlu kesimlerin artan geçim ve varoluş kaygıları eşliğinde tekrar tekrar gündeme gelmesi, çok sayıda katliam dalgalarını tetikledi. 14. yüzyılın ortalarında, Yahudiler su kuyularını zehirlemek suretiyle kara veba salgınına neden oldukları suçlamasının ortaya atılmasıyla birlikte Yahudi topluluklarına yönelik vahşi toplu saldırılar yaşandı. Yahudiler 13. yüzyılın sonlarında İngiliz adalarından, 14. yüzyılda Fransa’dan ve 15. yüzyılın sonlarına doğru İber yarımadasından kovuldular. Sığındıkları orta Avrupa coğrafyasında da saldırılara ve sistematik olarak göçe zorlanmalara maruz kaldılar. 1520’a kadar imparatorluğun (Alman Kutsal Roma İmparatorluğu) çoğu önemli kent ve ülkelerinden sürülmüş durumdaydılar.

Ortaçağ Yahudi düşmanlığındaki değişimin karakteristik motiflerinden biri, 13. yüzyıldan itibaren yayılan “Yahudi domuzu” motifidir. Bu motif, Yahudi düşmanlığının dini kökenlerinden kopuş sürecinin başlangıcını temsil eder. Yahudiler, domuz soyundan bir canlı türü olarak resmedilerek onlara yönelik düşmanlık artık sadece –Yahudinin bireysel tercihle değiştirebileceği– dini inanca değil, kökene de dayandırıldı.

YENİÇAĞ; BİR SÜRGÜN, GÖÇ VE KATLİAMLAR SİLSİLESİ

‘Domuzlar’ (marranos), 15. yüzyılda İspanyada vaftiz edilmiş ama kendi dinlerini gizli şekilde sürdürmekle suçlanan Yahudiler için kullanılan bir küfür olarak dolaşıma girdi. Bu dönemde hâkimiyet kazanan itham ve kuşku iklimi, yeniçağa özgü bir ırkçılığın ilk dışavurumlarıyla birleşti. İspanyol kan yasaları (limpieza di sangre) Yahudi ve Müslüman kökenli insanları ayrımcılığa uğratıyordu. 1492 yılında, Müslümanların İber yarımadasından sürülmesinin ardından Katolik krallar, bundan böyle Yahudilere de tahammül edilmeyeceğini ilan ettiler. Ardından Yahudileri zorla vaftiz etme, Yahudi yerleşim bölgelerine çok sayıda ölümle sonuçlanan vahşi saldırılar ve vaftiz edilmemiş Yahudileri İspanya’dan sürgün etme pratikleri yaşandı.

Yeniçağın erken dönemlerinde hemen hemen her orta Avrupa ülkesinde Yahudiler, Hıristiyan olmayan nüfusun en büyük azınlık grubunu oluşturuyordu. Ortaçağda kendilerine kapalı tutulan geçim yolları nedeniyle Yahudilerin çoğunluğu alt tabakaya mensuptu. Avrupa Yahudilerinin yalnızca küçük, yüzde ikiden de az bir kesimi varlıklı ve ‘saray taciri’[2] ya da hekim olarak saygın bir konum elde etti. Bunun dışındakiler kent gettolarında dinsel, yasal ve ekonomik dışlanmışlık içinde yaşıyor ve toplumun geri kalanıyla ağırlıklı olarak küçük çaplı ticaret faaliyetleri ile pazarlarda temas kuruyordu.

Doğu Avrupa’da soylu sınıfı için çeşitli memuriyetler dolayısıyla ya da kereste ile at tüccarları olarak belli bir konuma yükselebilenler olduysa da burada da sıklıkla katliamlara uğradılar, sürüldüler. Çarlık Rusya’sında zorunlu sürgün ve iskânlara tabi tutuldular. Ataları orta Avrupa’daki katliamlardan kaçmış olan doğu Avrupa Yahudileri 18. yüzyılın sonlarında yeniden batıya göç etmeye başladı. Sürekli olarak yerlerinden edilen, küçülen, sefalete mahkûm edilen Yahudi cemaatlerinin bu durumu Yahudilere dair olumsuz bir diğer algının, ‘gezgin Yahudi’[3] imgesinin pekişmesine yol açtı.

1700’de Alman bir İbrani dili araştırmacısı olan Johann Eisenmenger (1654-1704) “Entdecktes Judenthum” [Açığa çıkan Yahudilik] başlığı altında bir kitapçıkla, Ortaçağın Yahudilik karşıtı motiflerinden beslenerek keyfi bir şekilde yorumladığı, bağlamından koparıp tahrif ettiği alıntılar yoluyla Talmud’a karşı bir ajitasyon materyali üretti. Yahudilerin gizli niyetlerle hareket ettikleri ve tam da bu yüzden son derece tehlikeli oldukları fikrini aşılayan bu belge, 18. yüzyıldan itibaren ortaya çıkan komplo fantezilerinin bağ kurabileceği uygun temayı sunmuş oldu.

  1. yüzyılın ortalarından itibaren Yahudilerin toplumsal konumu tekrardan büyük bir çatışma konusu haline geldi. 1789 Fransız devrimiyle yükseltilen bütün insanların yasalar karşısındaki eşitliği ilkesi, Yahudilerin toplum içindeki konumlarına ilişkin tartışmaları da belirledi. Napolyon Bonaparte’ın iktidarı, nüfuzu altındaki orta ve güney Avrupa devletlerinde ilk eşitlik yasalarının çıkmasını sağladı. Ne var ki yasal eşitlik kısa süre sonra Yahudi nüfusla ilgili çıkarılan özel düzenlemelerle tekrar sınırlandı. Ama bu arada Fransız egemenliği altında bulunmayan ülkelerde de Yahudiler ilk yasal eşitliğe kavuştu ve onların toplumsal konumlarında ciddi değişimlere yol açtı.

MODERN ANTİSEMİTİZM

Modern çağ, toplumsal yaşamın hemen tüm alanlarında krizler, devrimler ve birbiriyle bağlantılı iç içe geçmiş kökten alt üst oluşlarla şekillendi. Aydınlanma, sanayileşme, kentleşme, sekülerleşme, uluslaşma, zümreler toplumundan burjuva toplumuna geçişi nihayetlendiren etmenler oldu.

1800’de daha Yahudilerin büyük çoğunluğu yaşamlarını küçük çaplı ticaret ile idame ettirirken yüz yıl içerisinde bu alandaki faaliyetleri yüzde 10’un altına düştü. Tüm Yahudilerin yüzde 62’si artık meta ticaretiyle, ulaşım ve nakliye işleriyle uğraşıyor, yüzde 27’si zanaat ve sanayide, yüzde 8’i kamusal ve özel hizmet kollarında, yüzde 1,6’sı ziraat ve ormancılık işletmelerinde çalışıyordu. Geçmişte olduğu gibi Yahudiler arasında hala neredeyse hiç köylü bulunmuyor ve çok azı sanayi işçisiydi. Prusya’da 1833’de kabul edilen eğitim yasasıyla birlikte Yahudilerin yoğun olarak bilime ve sanata yönelmesiyle birlikte aralarındaki serbest meslek sahipleri de katlanarak arttı. Kentli Yahudilerin refah düzeyi de diğer nüfusun ortalamasını hızla geçti. Yahudilerin sahibi olduğu büyük işletme ve banka sayısı da 1914’e dek artmaya devam etti. Büyük kentlerde ve ticari mesleklerde yoğunlaşmış olan Yahudiler böylelikle kapitalist burjuva toplumunun sunduğu olanaklardan sosyal konumlarını yükselmek için güçlü bir şekilde faydalandılar.

Bu süreçte Yahudi düşmanlığının da niteliği değişti ve dini köklerinden tamamen kopan yeni bir biçim aldı. “Modern antisemitizm” terimi her şeyden önce 19. yüzyılda ortaya çıkmış seküler, politik ve sosyal motifli Yahudi düşmanlığını ifade eder. Antisemitizm, Yahudilerin yasal ve sosyal eşitliğini reddediyor, Yahudilerin eşitliğini engellemeyi ya da feshetmeyi amaçlıyordu. Yahudiler, eş zamanlı olarak giderek artan bir şekilde, modernleşme sürecinde ortaya çıkan tüm toplumsal olumsuzlukların müsebbibi olarak kodlandılar. Yahudi düşmanlığının bu yeni biçimi eski önyargılarla birleşti ve kendini –1819’da Hep-Hep Olaylarında veya 1848 devrimleri sırasında olduğu gibi– Yahudilere yönelik açık saldırı eylemleriyle açığa vurdu.

1860’larda modern Yahudi düşmanlığının merkezi motifleri yalnızca Alman devletlerinde ve Avusturya’da varlık sürdürmüyordu komşu ülkelere de yayılmış, doğu Avrupa’da özellikle canice bir hal almıştı. Çarlık Rusyası’nda Yahudi nüfusa yönelik kanlı saldırılar Avrupa’da büyük yankı uyandırdı. Rusça pogrom sözcüğü, 19. yüzyıldan itibaren birçok dilde azınlıklara karşı girişilen kolektif şiddet saldırıları tanımlamak için kullanılır oldu.

Almanya’da başlangıçta demokratik hedeflerle aristokrasi ve feodalizme karşı çıkan ilerici ve liberal milliyetçilik, 19. yüzyılın seyri içerisinde saldırgan, ‘farklı’ insanları dışlayan bir karakter kazandı. Milliyetçi dünya görüşleri bir iç ve dış grup varsayımı üzerine kuruldu. Bu keskin ayrımı ise niteliği açıkça belirlenemeyen üçüncü bir grubun varlığı sarsıyordu. Antisemitist düşüncede Yahudiler, milliyetlere ayrılmış bir dünyaya dahil edilemeyen ‘yabancı madde’ olarak algılandılar.

Napolyon karşıtı savaşlara ve eski toplumsal düzenin dağılmasına, Prusya’da ve diğer küçük Alman devletlerinde yeni türden bir milliyetçi hareketin doğuşu eşlik etti. Hareketin odağında ‘halk’ kavramının milli bir birlik anlamında yeniden tanımlanması tartışması bulunuyordu. Bu yeni milliyetçi hareketin temsilcilerinin neredeyse tamamı eğitimli burjuvalardı. En önemli sözcüleri arasında Ernst Moritz Arndt (1769-1860) gibi yazarlar, Johann Gottlieb Fichte (1762-1814) gibi filozoflar vardı. Ortak noktaları Yahudilere duydukları antipati ve Yahudilerin Alman ulusunun parçası olamayacaklarına ilişkin kanaatleriydi.

Otto von Bismarck’ın (1815-1898) etkin bir rol oynadığı siyasal değişimle birlikte milliyetçilik, Almanya’yı içeriden ve dışarıdan tehdit eden ‘düşmanlar’a işaret eden imparatorluk milliyetçiliğine dönüşüp resmi ideolojinin bir bileşeni haline geldi. Alman imparatorluğunun bir ulus devlet olarak kuruluşundan iki yıl sonra, 1873’te patlak veren ekonomik ve sosyal kriz, otoriterlikle yönetilen toplum içinde bu tür tasavvurları besleyip güçlendiren etkenlerdi. Ekonomik gidişatın eleştirisi ve antisemitizm, bu dönemde popüler çakışma noktaları buldu ve sözüm ona ‘Yahudi liberalizmi’, daha doğrusu ‘Yahudi sermayesi’ karşıtı önyargıları harekete geçirdi. İkisini dışlamak ulus olmanın gereği sayılmaya başlandı.

IRKÇILIK, ANTİSEMİTİZM VE KOMPLOCU DÜŞÜNCE

Özellikle 19. yüzyılın son çeyreğinde mevcut dünyayı komplo teorisiyle açıklayan bir nitelik kazanan antisemitizm, Yahudileri, insanlığın geri kalan kısmı üzerinde gizlice egemenlik kurmayı amaçlayan yekpare, yabancı ve kötücül bir grup olarak yansıttı. Çok sayıda antisemitist Yahudi düşmanlıklarını modern ırk teorileri yardımıyla ‘ırk antisemitizmi’ adı altında sözüm ona bilimsel olarak gerekçelendirdiler. Yahudiler hakkındaki yaygın ön kabuller, sözde ırksal özelliklerden (‘kavisli burun’, pazarlıkçı Yahudi) karakter özelliklerine (işgüzarlık, düzenbazlık, vurgunculuk vs.) dek kanıt gerektirmeyen klişeler işlevli birer propaganda malzemesi olarak kullanıma sokuldu. Yahudiler artık ayrı bir soy topluluğu veya ırk kabul ediliyor ve ona akla gelebilecek her tür olumsuz özellik atfediliyordu. Irkçılık, Yahudi insanların Yahudiliklerini örneğin inanç değiştirme yoluyla terk etmesini de imkânsız kılıyordu.

Dönüşüm içindeki toplumda ırkçılık ve antisemitizm, milliyetçilikle, sosyal endişelerle, kültürel ve dini belirsizliklerle, politik sorunlarla bağlar kurdu. Bu etkenler, kendini biyolojik saflığa sahip ‘üstün cermen soyu’ olan bir ‘Alman halkı’ iddiasını benimseyen ırkçı bir hareketin oluşumuna yol açtıysa da yazını son derece kışkırtıcı olmakla birlikte bu süreçte ciddi bir politik etkiye ulaşmadı.

1878’de yazar Wilhelm Marr (1819-1904), protestan din adamı Adolf Stoecker (1835-1909) gibi kişilerin etrafında Yahudiliğe dair ne varsa Alman ulusuna yönelik bir iç tehdit olarak gören sosyo-politik bir hareket oluştu. Marr, politik Yahudi düşmanlarının kendini tanımlamak için kullandıkları antisemitizm teriminin yaratıcısı olarak kabul edilir. 1879’da Marr “Antisemitistler Ligi”ni kurdu. Stoecker, örgütlü antisemitizmiyle büyük siyasal başarılar elde edemediyse de Yahudi düşmanı ajitasonuyla eğitimli kesimlerin üst tabakalarının bilincine nüfuz etmeyi başardı. Aynı yıl içinde tarihçi Heinrich von Treitschke’nin (1834-1896) başlattığı ve Yahudilerin Alman toplumundaki rolü üzerine bugün “Berlin Antisemitizm tartışması” olarak bilinen akademik bir tartışma yaşandı. Theodor Fritsch, 1887’de bir “Antisemitler için ilmihal” yayınladı. Bu kitapçık “Yahudi Sorununa Dair El kitabı” adıyla 1944’te 49. basımına ulaştı. Karl Eugen Dühring, ırkçı komplo uydurmalarıyla antisemitizmin bir diğer önemli ideoloğuydu.

Almanya, bu türden “entelektüel” antisemitizmin tipik örneklerinin boy verdiği coğrafya oldu. Fakat şiddete dayalı pogromlar nasıl ki sadece Rusya’ya özgü kalmadıysa, antisemitizm de sadece Almanya’ya özgü kalmadı. Dreyfus Olayı 1890’lı yıllarda Fransa’yı sarstı ve ikiye böldü.

Avrupa’daki toplumsal hareketlerin bazı kesimleri Yahudiliği ve Yahudileri adaletsizliğin ve yoksulluğun, yani genel olarak kapitalizmin sorumlusu kılarken, tersinden ve eş zamanlı olarak gelişen toplumsal hareketleri bastırmak üzere egemenler tarafından ‘Yahudi devrimci’ stereotipi de kullanıma sokuldu.

Antisemitizmin çelişkili düşünce evreni 20. yüzyılın başında belki de en popüler karşılığını tüm Avrupa’da dolaşıma giren sözde “Siyon Bilgeleri Protokolleri” ile buldu. Özellikle Birinci Dünya Savaşından sonra olağanüstü bir yaygınlık kazanan, sözüm ona Yahudilerin dünya egemenliğini ellerine geçirme planını oluşturan bu protokoller, Çarlık gizli polisi tarafından üretilmişti. Belgelenin sahte olduğu kısa sürede ortaya çıkmasına rağmen antisemitist düşüncenin demir başları arasına girdi ve Yahudi düşmanı komplo teorileri için turnosol işlevi gördü. Modern çağdaki tüm krizlerden, devrimlerden ve savaşlardan sorumlu olan, ulusları ve halkları parçalamayı amaç edinmiş, planlı hareket eden global bir Yahudi komplosuna ve birbiriyle çatışan siyasal fenomenlerin aynı öcüde uğursuz bir ‘dünya Yahudiliğine’ hizmet ettiğine dair tasavvur bugüne bile vehim etkisini sürdürebiliyor ne yazık ki.

Birinci emperyalist paylaşım savaşı sırasında Almanya’daki Yahudi karşıtı önyargılar yeni baştan körüklendi. Alman Yahudilerinin 1914 yazında savaş şevkini paylaşmış olmaları ve Yahudi gönüllü asker sayısının –Yahudi nüfus üzerinden oran itibarıyla– çok yüksek olduğu olgusu göz ardı edilerek, “Yahudi kaytarmacılığı” söylentisi yayıldı. Almanya’nın savaştan yenilgiyle ayrılmasının suçu, siyasal sol ile birlikte Yahudilere atıldı. “Arkadan bıçaklanma efsanesi” aracılığıyla Almanya’nın savaştaki yenilgisinden sorumlu tutuldular. Diğer bir yaygın antisemitist inanç da, Yahudilerin “anadan doğma vurguncu ve spekülatörler” olarak savaştan kazanç elde ettikleri ve vatanın müşkül durumundan nemalandıklarıydı. Sayısız yayında bu klişeler propaganda edildi.

Bu şekilde savaştan sonra ırkçılık ve Yahudi düşmanı propaganda yeni bir şahlanma yaşadı. Sınıf düşmüş küçük burjuvaların korkuları ve örselenen Alman milli gururu, “Yahudi”yi hedef tahtasına koydu. 19. yüzyılda ekilen tohumlar, Hans F.K. Günther’in ırk bilgisi üzerine 1920’li yıllarda yazdığı eserlerinde yeniden filizleniyor ve politik ajitasyon için geniş bir zemin hazırlıyordu. Günther’in 1922 yılında yayınlanan “Alman Halkının Irk Bilgisi” kitabı, 1933’te 16. baskısını yapıyordu. Bu tür “bilimsel” yazınlar, NSDAP gibi aşırı sağcı faşist partilerin oy avına çıkarken kullandıkları Yahudi karşıtı aşağılayıcı propagandanın yolunu düzledi.

NASYONAL SOSYALİZM

Almanya’da vurucu mücadele birlikleri halinde örgütlenmeye başlayan antisemitist güçler nasyonal sosyalist hareketin toplamını oluşturdular. Savaş sonrasının milliyetçi ve ulusalcı partilerin, özellikle de 1920’den sonra NSDAP’nin ve Alman Milli Halk Partisi’nin programlarında antisemitizm, cumhuriyet ve demokrasi karşıtlarını, sosyalizm düşmanlarını yandaş olarak kazanabilmek için, varoluş korkularına, ekonomik ve sosyal sorunları açıklama çabalarına somutluk kazandıran ideolojik harcı oluşturdu. Antisemitizm nasyonal sosyalistlerin elinde, kaybedilen Birinci Dünya Savaşından beri Almanların yaşadığı tüm ulusal, sosyal ve ekonomik acıların nedenini açıklayan formül olarak hizmet gördü. Hitler’in “Kavgam”ında dile getirilen, partinin kuruluşundan beri vaaz edilen ve “Yahudi sorunun çözülmesi” talebiyle taçlanan görüşler, 19. yüzyılın son çeyreğinde ırkçılıkla temellendirilen “modern antisemitizm” anlayışına dayanıyordu.

Hitler’in evren tasarımındaki, Yahudilerin dünya komplosuna dair kuruntularla zirveye ulaşan –ve bunları, varoluşsal bir tehdit olarak algılanan komünizme (Yahudi Bolşevik) eşitleyen– çarpık tasavvurlar, Birinci Dünya Savaşı öncesinde ekilen ırkçı antisemitizm tohumlarını yeşertti ve halktaki yaygın korkularla buluştu. Propaganda aracılığıyla da bu hissiyat köpürtüldü.

NSDAP’nin programında, 19. yüzyılda yaygınlaştırılan antisemitizmin tez ve ilkeleri benimsendi:

“Yalnızca ulusun ferdi olanlar vatandaş olabilir. Yalnızca Alman kanından olanlar mezhebine bakılmaksızın ulusun ferdi olabilir. Bu nedenle hiçbir Yahudi ulusun ferdi olamaz.”

“Vatandaş olmayanlar, Almanya’da sadece misafir olarak yaşayabilir ve yabancılar yasasına tabidir.”

“Devletin yönetimi ve yasamasında ancak ve ancak vatandaşlar söz hakkına sahip olabilir.”

“Bundan böyle Alman olmayanların ülkeye göç etmeleri engellenmelidir. 2 Ağustos 1914’ten itibaren Almanya’ya göç etmiş Alman olmayanların derhal imparatorluğu terk etmeye zorlanmalarını talep ediyoruz.”

NSDAP’nin 1933’te iktidara gelmesiyle birlikte modern antisemitizm devlet politikası haline geldi. “Devlet memurluğunun yeniden inşası yasası” (1933) gibi yasama hamleleriyle Yahudileri kamu hizmetinden dışlayan ve özellikle “1935 Nürnberg Yasaları” eliyle tüm Alman Yahudileri kısıtlı haklara sahip vatandaşlar haline getiren ırkçı ideoloji, meslek icra etme yasakları, sayısız idari engelleme ve baskı yoluyla hayata geçirildi. 1 Nisan 1933’te ilan edilen Yahudi dükkânlarının boykot edilmesi, devletçe meşrulaştırılan dışlama hamlelerinin ilkiydi. İkinci zor eylemi, 1938 “Reichskristallnacht” (Kristal Gece/Kasım Kıyımı), Yahudileri yasal ve idari yöntemlerle haklarından mahrum edip mülksüzleştirdikten sonra Almanya’dan sürmeyi amaçlayan Yahudi politikasının son buluşudur. Kasım pogromları, o andan itibaren gettolara, toplama kamplarına kapatma, damgalama aşamalarıyla fiziksel imhayı hazırlayıp hayata geçiren kilometre taşları olmuştur. Zorunlu çalışmaya tabi tutmaları, işaretlemeleri (Eylül 1941’den itibaren Yahudi yıldızı) ve yurtdışına çıkma yasaklarını, 1941-1945’te Almanların egemenlik alanının tamamında soykırım olarak tecelli eden “Yahudi sorununun nihai çözümü” takip etti ve bu, antisemitizmin vardığı son noktayı oluşturdu.

Nazizmin antisemitist evren tasarımında, kapitalizmin hızlı gelişimine Yahudi aracılığıyla vücut bulduran ve onunla özdeşleştirilen bir düşünme biçimi öne çıkmıştır adeta. Burada söz konusu olan, geleneksel antisemitizmde olduğu üzere Yahudilerin basitçe paranın hamili olarak algılanmasından öte Yahudilerin hızlı endüstrileşmenin eşliğinde yaşanan ekonomik krizlerden sorumlu tutulmasıdır, toplumun yapısal dönüşümleri ve alt üst oluşları ile özdeşleştirilmesidir.

Nazi propaganda afişlerinden biri bu algının plastik örneğini sunar: Güçlü, dürüst işçi imgesiyle temsil edilen Almanya batıdan şişman zengin Amerikalı tarafından doğudansa vahşi, barbar bir Bolşevik komiser tarafından tehdit edilir. Ne var ki bu iki düşman güç salt birer kukladır. Yerkürenin tepesinden aşağı, kuklaları sıkıca elinde tutan Yahudi bakmaktadır. ‘Küresel Yahudilik’, mantar gibi türeyen metropollerin, ‘kaba, materyalist, modern kültürün’ ve genel olarak geleneksel sosyal ilişkilerin, değerlerin ve kurumların çöküşüne yol açan tüm güçlerin arkasındaki özne durumundadır. Dolayısıyla Yahudiler ulusun toplumsal ‘sağlığına’ zarar veren yabancı, tehlikeli ve yıkıcı bir gücü temsil etmektedir.

Böylece kapitalizmin soyut işleme mekanizmalarına günah keçiliği eden Yahudilerin somutlaşmış bir hedef olarak toptan yok edilmesi gerekiyordu.

[1] Roman halkının aynı süreçte uğradığı soykırım ne yazık ki yeterince araştırılıp açıklığa kavuşmamış (toplama kamplarında katledilen, ölüm yürüyüşlerinde hayatını kaybeden Romanların sayısı –on binlerle milyona varan bir sarkaç– bugün bile tam olarak saptanmış değil), ‘tali’ bir olgu olarak kaldığına bu yazının çerçevesi nedeniyle ancak bir not biçiminde dikkat çekmiş olalım.

[2] Hükümdar saraylarına veya derebeylerinin malikânelerine lüks mallar, ordu tedariki ya da sermaye bulup sağlayan, birçok durumda da birden çok saraya/derebeyine bağlı çalışan, para ve finans işlerinden sorumlu tüccarlar. Bunların birçoğu Yahudi olduğundan ‘Saray Yahudisi’ tabiriyle de anılmışlardır.

[3] 13. yüzyıla ait Hıristiyan halk söylencelerinde geçen bir figür. Hikaye aslen bilinmeyen bir kökenden gelen bir adamın, çarmıhla yürüyüşünde İsa’yla alay etmesi üzerine onun tarafından lanetlenip sonsuza dek dünya üzerinde gezginlik etmeye mahkum edilmesini anlatır. Bu söylencenin 1602 yılında anonim olarak yayınlanan Almanca bir versiyonunda söz konusu figür Yahudi haline getirildi ve bu versiyon tüm Avrupa’ya yayıldı.