KENDİ IŞIĞIMIZLA YARINLARA
‘Anadolu ışığı’nı şiirine katan şair Nazım Hikmet, bu ışığı çevresindekilere de cömertçe dağıtmıştı. Bilinen anekdottur: Orhan Kemal’e öykücü, İbrahim Balaban’a ressam olmalarını büyük şair öğütlemiştir.

Nazım Hikmet kimin, hangi sanata yatkın olduğunu bilecek/görecek akla ve deneyime sahipti elbette: “Adli bir vaka” nedeniyle hapse düşmüş bir mahkumdan bir ressam doğacağını görecek kadar… Ona bu öngörü gücünü veren bu topraklardan alıp kendine kattığı ışıktı.

Orhan Kemal’in romanlarında, Balaban’ın resimlerinde ‘içten gelen’ ışık…

‘Komünist ressam’ İbrahim Balaban’ı geçtiğimiz ay kaybettik. Geriye, Anadolu’nun emekçi insanlarını, tarlada, ekinde, çapada, göçte, mahpushane önünde gösterdiği resimleri ve o resimlerin içinden sızan bilgece ışık kaldı.

Balaban’ı, resmindeki ‘Doğu’ya özgü o içsel ışığın izini sürerek sayfalarımıza taşıdık.

Anadolu’nun o ışığının, geçen ay İstanbul’da ‘tek adam rejimi’ne karşı güçlü bir parlayışına tanık olduk. Ülkeyi uzun zamandır esir almış bir tasallutun, başta emekçiler ve Kürtler olmak üzere toplumun güçlü ve birleşik bir itirazıyla geriletilmesinin önemli bir adımı İstanbul seçiminde atıldı. Şimdi, memleketin geleceğinde yaşanacaklarda da bize yine Nazım’dan ve Balaban’dan miras kalan o ışık yol gösterecek. Nazım’ın Balaban’a verdiği, onun da resimleriyle bize ilettiği iç ışık…

2 Temmuz 1993’te Sivas’ta kaybettiğimiz canlara da borcumuzdur, o ışıkla yürümek.