YENİ METAFİZİK

GÖKSEL AYMAZ

O kuşku ve duraksama anlarında, kaç kez umutsuzluğa düşecek oldum!

Umutsuzluktan doğmuş bitkinlik içinde

beni büsbütün düşkün duruma sokmak isteyen düşünceleri,

derin düşüncelerden sonra vardığım duygulara yeğleyemezdim.

Aklımın, çevremi saran korkunç gizlerle şaşaladığı

ve kaygımın etkisiyle zayıflayarak güçten kesildiği bugün,

(önceden) hazırladığım avunma yollarını geri mi çevireceğim;

aklımın sağlam yanı dururken çöken yanına mı sarılacağım?

Hayır.

Bütün bu yüce davalar için karar verdiğim günden

ne daha akıllıyım, ne de daha bilgili.

Seçmeye daha elverişli bulunduğum zaman ne seçtimse,

her bakımdan seçtiğimle kalacağım.

(J.J.Rousseau, Yalnız Gezerin Düşlemleri)

Çağımızın önemli sosyal bilimcilerinden Peter Burke, Bilginin Toplumsal Tarihi’ne, günümüze ilişkin çatışmalı bir durum tespitiyle başlar. Sosyologların “bilgi toplumu” ya da “enformasyon toplumu”nda yaşadığımızı, iktisatçıların da “bilgi ekonomisi” ya da “enformasyon ekonomisi” içinde iş gördüğümüzü söyledikleri bir dönemde, yani bilginin böylesine “sahne ışıkları altına” girdiği bir zamanda, garip bir biçimde düşünürlerin, “git gide daha köktenci bir edayla”, “gitgide daha yüksek bir sesle” bilginin güvenilirliğini sorgulamakta olduklarının altını çiziyor Burke.  “Bizim keşfedildiğini düşünegeldiğimiz şeyler” diyor, “şimdilerde sık sık, icat edilmiş ya da kurgulanmış diye anlatılıyor.”[1]

Bilinçten bağımsız nesnel gerçekliğin olmadığı, bilginin keşfedilmeyip kurgulanmış olduğu iddiası, bilgiye dair (varoluşçuluktan anarşizme, dilbilimden yapıbozumculuğa dek pek çok ekol ve akımda nüanslarla varlık gösteren) yürürlükte ve revaçta olan bir teoridir. Bu çeşit bir bilgi teorisi (epistemoloji), bilimde her türlü yasayı ve evrenselliği reddeder, bilimsel bilgilerin pek çoğunun bilimcilerin kendi kurguları olduğunu iddia eder.

Bugün bilimin doğruyu temsil etme yetkisi, doğrudan bilim alanından gelen bir etkiyle, kuantum ile aşındırılıyor. Bilimsel doğruyu, evrensel gerçeği şüpheli kılan atom altı fizik araştırmalarının, mesela Schrödinger’in kedisi olarak bilinen meşhur düşünce deneyinin epistemolojik sonucunun şu olduğu söyleniyor: Gerçeklik diye bir şey, biz onu gözlemlediğimiz sürece vardır. Oysa biz, Burke’nin altını çizdiği gibi, gerçekliğin, gözlem ve deneyimimizden bağımsız olarak var olduğunu, biz onu gözlesek de gözlemesek de varlığını sürdüreceğini düşünüyorduk. Kurgulamıyorduk, keşfediyorduk.

KEŞİF’TEN VE KURGU’YA

Keşif fikri, yani araştırma, ortaya çıkarma, özgünlük, yenilik fikri, Geç Rönesans döneminin ürünüdür. Bundan öncesinde keşif yoktur. Öncesinde, yani Rönesans’ın erken döneminde bile entelektüellerin asıl hedefi başlı başına yeni bilgiler edinmek değil, geçmişin kayıp kültürünü geri getirmekti.[2] O zamanın düşünürlerince uygun uğraşın bilgiyi keşfetmek değil aktarmak olduğu varsayılıyordu; geçmişin (Aristo, Arşimet, Pisagor gibi) büyük bilginlerinin ve filozoflarının görüş ve yorumlarının eleştirilmesi ya da geliştirilmesi bir yana, onların düzeyine bile erişilemeyeceği kanaati hâkimdi.[3] Daha öncesi ise Ortaçağ Hristiyan skolastiğidir ki burada zaten İbrahim’in, Musa’nın ve İsa’nın bilmediği bir bilgi türünün varlığı kabul edilemezdi. Kilisenin büyük öğreticilerine göre, Yunanlılar -ki Aristo tek başına hepsini temsil edebilirdi- ne biliyorlarsa hepsini Mısırlılara borçlu olduklarını kabul etmişlerdi; Mısırlıların da bunları Yahudilerden aldıklarını anlamak kolaydı. Bu bakımdan, Aristo’da bile yeni bilgi diye bir şey yoktur; yeni bilgi gibi görünen şey, kaybolmuş ya da unutulmuş olan eski bilgilerin bulunması veya hatırlanmasından ibarettir. Sokrates’in, bizi cahil bir kölenin hipotenüsün karesinin diğer iki kenarın karelerinin toplamına eşit olduğunu önceden bildiğine ikna edişini de unutmayalım! İslâm dünyasında da durum bundan çok farklı değildi. Bilhassa İslâm uygarlığın ilk yıllarında Kur’an ve sünnet dışında başka bir izah kabul görmemekteydi. Ama bilindiği gibi, on ve on ikinci yüzyıllar arasında, Aristoteles’e yaslanarak geliştirilmiş, Rönesans ve Aydınlanmaya kaynaklık etmiş, son derece kendine özgü “materyalist canlılığa” sahip Ortaçağ İslâm felsefesi diye bir gerçeklik var. Bilhassa İbni Sina ve İbn Rüşd’le devleşen bu felsefede ilimler, filozofların yaptığı tasnifte bazı nüanslar olsa da, temelde nakli ve akli diye ikiye ayrılmıştı. Nakli ilimler, fıkıh, tefsir, kıraat, kelâm gibi Kur’an ve sünnete dayalı ilimlerdi. Akli ilimler ise tıp, hikmet (felsefe), riyaziye (matematik), heyet (astronomi) gibi rasyonel ve deneysel ilimlerdi. Osmanlılardaki ilim anlayışını da şüphesiz İslâm’ın ilim anlayışı belirlemiştir.

Sonuç olarak, 17. yüzyılın Bilimsel Devrim’ine kadar, araştırmacıların (mesela dünya sularında yeni karalar keşfeden büyük kâşiflerin bile, Kolomb’un bile) kelime dağarcığında henüz keşif anlamında bir kelime yoktu.[4] Arşimet, Siracusa sokaklarında çıplak halde “Evreka!” diye bağırarak koşarken, zaten bildiği bir şeyin (suyun kaldırma kuvvetinin) anlık bir deneyimle (hamam havuzuna girdiğinde taşırdığı suyla) farkına vardığını düşünüyordu muhtemelen. Fakat Kolomb’un, klasik coğrafyanın tamamen yanlış tasarlandığını ortaya koymasından sonra, geçerli varsayım artık Antik düşünürlerin savlarını sorgulamak gerektiğiydi. 1661 yılında, “Eski dönemden kalma bir belge olmaksızın, ibrenin dikliğine [yani pusulanın kuzeyi işaret ettiğine] inanıyoruz” diye hayret bildiren satırlar yazılıyordu.[5] Artık keşfedilecek çok şey vardı.[6] Buna rağmen, Newton bile büyük keşiflerini kitap halinde (Philosophia Naturalis Principia Mathematica, 1687) yayımladıktan sonra, aslında bunların yeni olmadıkları, mesela kütle çekimine dair kanıtların Pisagor ve Platon gibi Antik düşünürlerin metinlerinde bulunduğu, dolayısıyla sadece yeniden keşfedilmiş oldukları şüphesine kapılmıştı. Benzer şekilde, Galileo kendini Arşimet’in öğrencisi olarak görüyor, onun sahip olmadığı bir bilgiye sahip olduğunu hâlâ dahi hiç düşünmüyordu.[7] Bu koşullarda, Francis Bacon’ın kitaplarından birine Yeni Organon (1620) adını vererek Aristo’ya alternatif oluşturduğunu ilan etmesi “görülmedik bir cüretkârlık”[8] idi.

Bu yüzden 17. yüzyılın Bilimsel Devrim’i, modern bilgi tarihinde birçok bakımdan bir dönüm noktası oluşturur. Her şeyden önce, keşfe dönük bir bilme faaliyeti olarak “araştırma” fikrinin kendisinin ortaya çıkışını biz bu dönemde görürüz. Araştırma, soruşturma ve deney gibi terimlerin düzenli kullanıma girmesi de yine bu dönemde olmuştur.[9] Ve modern düşünürler nihayet Antik düşünürlerden farklı olduklarını yine bu dönemde anlamışlardır.[10]

İnsanın gerçeklikle ilişkisi “Gerçek olan nedir?” sorusunda içerilir. 17. yüzyılda başlamış ve henüz bitmemiş olan Bilimsel Devrim, bu meseleyi doğanın ve tarihin işleyişinde akılla arama sürecidir. Bu sürecin içerdiği bütün ilerlemenin ardından bugün post-modern düşünce aklın gerçekliği arayışıyla ilişiğini kesmiştir. Düşünce rasyonel denetimden çıkartılmıştır. Gelinen noktada, bilginin böylesine “sahne ışıkları altında” olduğu bir dönemde üstelik, aklın bütün keşiflerinin bir kurgu olduğuna inanmamız isteniyor bizden.

Hiç şüphesiz, postmodernist yetki ile mümkün olabiliyor bütün bunlar. Ama bu akılsızlaştırıcı yetki günümüzde, nesne karşısında insan zihnine merkezi bir konum atfeden kuantumcu yetki ile bilimsel bir ambalaj içerisinde sunuluyor.

KUANTUM JARGONU

Einstein’ın 1916 yılında genel görelilik kuramını geliştirmesinden sonra, zamanın ve kütlenin göreli olduğu, bunların gözlemcinin gözlem çerçevesine bağlı olduğu anlaşılmıştı. Benzer şekilde, kuantum mekaniği de, gözlemlenen atom altı dünyadaki nesneye müdahale edilmeden herhangi bir gözlemin gerçekleştirilemeyeceğini (örneğin, bir atomun içindeki elektronun konumunun atom yok edilmeden belirlenemeyeceğini veya belli bir konumda gözlem yapmak isteyen bir parçacık dedektörünü belirli bir yöne çevirmenin başka bir konumdaki başka bir parçacık dedektörünün yapacağı gözlemi etkilemekte olduğunu vs.) gösterdi. Kuantum mekaniği, böylece, gözlemden bağımsız nesnel gerçekliğin olmadığı fikrine destek sağlamış gibi oldu.

Ne var ki, bu araştırmalar etrafında oluşan kuantum mekaniği jargonu[11], kuantum mekaniğinden gizli mesajlar çıkarılmasına sebep oldu. Parçacık fiziğinin günümüzdeki önemli temsilcilerinden Victor Stenger’in dediği gibi, birçok yazar, kuantum mekaniğini ve onun katı işlevsel kavramlarını, “insan zihninin, gerçekliğin doğasını etkileyecek merkezi bir konumda olduğunu ima edecek şekilde” yorumlamıştır.[12] Stenger’e göre, birçok modern yazar, kuantum mekaniğinin, insan zihniyle evren arasındaki Doğu ve Batı gizemcilerinin binyıllardır iddia ettiği bağlantıyı sağlamış olduğuna inanmaktadır.[13] Pek çok güncel yazar tarafından, yirminci yüzyıl fiziğiyle birlikte, evrenin tözünün madde değil bilinç olduğunun keşfedildiği ilan edilmiş ve bu çerçevede, bilimin ve gizemciliğin birleşerek, maddenin ve tinin, bedenin ve zihnin bir olduğu yeni bir paradigma oluşmuştur. Stenger, buna kuantum metafiziği diyor.[14]

Günümüz araştırmacıları tarafından bu metafiziğin vardığı yerin sahtebilim ve mantık safsataları olduğuna dair yığınla örnek verilebilmektedir.[15] Burada bizim açımızdan dikkate değer husus, doğa bilimleri kökenli bu kuantum metafiziğinin düşünce dünyası üzerindeki etkisidir.

Kuantum mekaniğinin matematiksel formülasyonuna ve (bilişim, tıp gibi alanlardaki) pratik uygulamalarına neredeyse hiç itiraz edilmemiş olmasına karşın, köktenci ve yüksek sesle yapılan tartışmaların daha ziyade kuantumun felsefi anlamları konusunda sürüyor olması ilginçtir. Nitekim Stenger de, haklı bir istihzayla, “Fizikçilerin çoğu kuantum mekaniğinin bu ‘derin anlamını’, sözcüklerin anlamı üzerine tartışarak geçimini sağlayan ve hiçbir zaman herhangi bir konuda uzlaşıya varamaz görünen felsefecilere bırakmayı tercih eder” diyor.[16]

Kuantum mekaniğinin felsefi anlamları üzerine yapılan köktenci ve yüksek sesli tartışmaların sebebi, daha önce de söylendiği gibi, bilinçten bağımsız bir gerçekliğin olup olmadığı, dolayısıyla toplumsal gerçekliğin bilinip bilinemez olduğu meselesidir ve bu tartışmada kuantum metafiziğine yaslananlar gerçekliğin bilinemez olduğunu iddia ederler.

DÜZEN VE YASA

Toplumsal gerçekliğin bilinemez olduğunu ileri süren kuantum jargonu, anti-pozitivist olduğunu iddia eden bu postmodernist yaklaşım, doğa bilimlerinden gelen kaos ve bilinemezcilik ilkesine yaslandığı için aslında pozitivizmin dik âlâsıdır, belki öncelikle bunu söylemek gerekir. Fakat bu başka bir tartışma konusu. Bizim açımızdan dikkat çekilmesi gereken nokta, atom-altı dünya ile atom-üstü dünyanın farklı olduğudur. Etrafımızda gördüğümüz, dokunduğumuz her şey atom-üstü düzene aittir. Bu bölgede var olan her şey determine olmuştur, belirlenmiştir yani. Bir ağacın balık, bir diktatörün de demokrat olma olasılığı kalmamıştır. Kaotik ve düzensiz olan atom-altı bölgedir. Atom-üstü doğada her şey düzenlidir.

Yüzyılımızın (Lynn Margulis ve Dorian Sagan gibi) önemli doğa bilimcileri, insanın dünyasını alt üst edip karmaşa yaratan kasırganın bile kendi içinde alabildiğinde düzenli bir yapı olduğunu söylüyor. Lynn Margulis ve Dorian Sagan’a göre, tıpkı canlı varlıklarda olduğu gibi bütün doğa olaylarında da görünen “karmaşıklık” ve “rastlantısallık”, “doğanın çok istediği düzenli hale yardım etmenin bir yolu”dur. Bu bakımdan: “Bir kasırga, oldukça organize olmuş doğal bir yapıdır ve ‘amacı’ yüksek ve alçak basınçlı hava kütleleri arasındaki barometrik değişim oranını azaltmaktır ve kasırga bu amacı gerçekleştirmek için kendiliğinden organize olacaktır. Hava kütleleri daha olasılıklı durgun durumlarına eriştiğinde, hızla dönüp duran karmaşık kasırga, işlevini yerine getirmiş olur ve ortadan kaybolur.[17]

Aynı şekilde… Zamanın başlangıcı ve kozmosun oluşumunda bir yığın fiziksel olay vardır, değil mi? Patlamalar, çarpışmalar, kuarklar ve gluonların devinimi, hidrojenden yıldızların doğuşu, gezegenlerin oluşumu vs… Bunların hepsi “kalabalık bir bilardo masasındaki topların devinimi gibi, göze ne denli karışık görünse de o hep geçerli temel basit kurallara uyarak” gerçekleşmiştir.[18] 20. yüzyılın dahi fizikçilerinden Hawking de düzen ve yasayı kabul eder. “Evrenin bir noktada son derece küçük -belki de proton da bile küçük- olduğunu biliyor oluşumuz fazlasıyla kayda değer bir şey ifade eder” diyor büyük fizikçi; “Buna göre evren, akıl almaz derecede büyüklüğü ve karmaşıklığıyla birlikte, bilinen herhangi bir doğa yasasını ihlal etmeden birdenbire varoluşa gelmiş olabilir.[19]

GÜVENİLİR BİLGİ

Düzen ve yasanın varlığı, nesnel gerçekliği ve demek ki bilinçten bağımsız mutlak doğrunun varlığını apaçık ortaya koyar. Ama bilimsel bilginin temel özelliği, mutlak doğruyu ortaya koyması değil, güvenilir olmasıdır. Maddenin 19. yüzyıldaki yapıtaşı atomdu. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde atomların da bileşik olduğu keşfedildi ve atom, yapıtaşı olarak, yerini elektron, proton ve nötronlara bıraktı. Artık fizikte, “Bu sonsuza kadar böyle mi sürecek, yoksa bir en küçük yapıtaşı var mı?” sorusu soruluyor. Buna kesin bir cevap henüz verilemiyor. Ama her şeyin belirli bir yapıtaşı takımından oluştuğundan ve en küçük olarak her ne seçilirse seçilsin diğerlerinin hep bileşikler gibi davranacak oluşundan şüphe edilmiyor.[20] Yine benzer şekilde, evrenin astronomlarca hesaplanan büyüklüğü, 20. yüzyıl başında 1000 ışık yılı civarındayken, 21. yüzyıl başında 46.5 milyar ışık yılına ulaştı[21] ama -zaten bu nedenle- hiç kimse Büyük Patlama’dan beri evrenin genleşmekte olduğundan şüphe etmiyor.

Bilimsel bilgi, mutlak doğruyu ortaya koyduğu için değil, güvenilir olduğu için vazgeçilmezdir. O yüzden biz bugün, temelleri 17. yüzyılda atılmış olan Bilimsel Devrim’in içinde yaşıyoruz hâlâ. Astrofizikçiler uzay araçlarının rotalarını belirlemede hâlâ Einstein yerine Newton’dan yararlanıyorlar.[22] Bilgisayar biliminin temelinde de yine Newton var; “günümüzde öğretilen yerleşik programlama yaklaşımları, Newton fiziğine göre işleyen bir dünyayı esas almaktadır.”[23] O yüzden, kütle çekimi kanunu, göreliliğin yasaları bu kanunda ciddi gedikler açmış olsa dahi, semanın somut gerçekliği üzerine matematiksel bazı hesaplamalara dayandığı için belirli sınırlar içinde hâlâ sağlamdır. Demek ki biz Einstein’ın görelilik teorisiyle, Newton’ın kütle çekim yasalarının çok yakından uyuştuğu bir dünyada yaşıyoruz.

Kuantum hesaplamaya, olasılıksal bilgi işleme dayalı yapay zekâ da doğal yasalara dâhildir; o da hesaplama denilen olguya ilişkin doğa yasalarının keşfiyle mümkün olabilmiştir. Yapay zekânın mucidi sayılan Alan Turing’in hesaplama kuramı, “akıllı telefonlarımızdan kuantum bilgisayarlarına ve aynı zamanda beyinlerimize dek her türlü bilgi işlem sisteminin uyması gereken doğa yasalarını belirler.[24] Çünkü bilgi işlem denilen şey matematik bilimidir ve matematik, sayısal alandan alınıp bilginin diğer alanlarına aktarılamayacak kadar matematikle sıkı sıkıya bağlı değildir.[25] Spinoza, Etik kitabını, kapağında “geometrik yöntemle kanıtlanmıştır” (ordine geometrico demonstrata) diye niteliyor ve John Locke da İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme’sinde, ahlâkı matematik gibi “kanıtlanmaya elverişli bilimler arasına” katıyordu.[26] Marx’a göre matematiksel soyutlamalar, madde hareketinin gerçek bilgisini içermektedir.[27] Diyalektik materyalist yöntemin can alıcı bazı matematik problemleri aydınlatmak için kullanmak, Marx’ın zihninde hem diyalektik yöntemi zenginleştiriyor, hem de matematik sonuçların felsefi bakımdan genelleştirilmelerine olanak sağlıyordu.[28]

Dolayısıyla, düşünmenin matematiksel altyapısı açıklanmadan yapay zekâ ya da kuantum bilgisayarlar anlatılamaz. Düşünen makine hayalinin ortaya çıkışından elektronik bilgisayarın üretimine dek geçen sürede yaşananlar, “250 yıllık bir matematik serüveni”dir[29] ve bu serüvenin kökleri 17. yüzyıl Bilim Devrimi’ndedir. Toplama ve çıkarma işlemlerini yapabilen ilk mekanik hesap makinesini icat eden Pascal’da, ama bilhassa aritmetik işlemin dördünü de yapabilen ilk hesap makinesini geliştirmekle kalmayıp, düşünmeye dayalı bütün işleri yapabilecek bir makine (zira nihayetinde insanların akıl yürütürken yaptıkları da bir tür hesaptı ve bu sebeple ihtiyaç duyulan şey de sadece düşüncelerdeki kavramları matematiksel olarak temsil edecek sembolik bir dildi) hayal etmiş olan Leibniz’dedir.

Bilgi işlem veya yapay zekâ denilen bilimsel uğraş gibi, parçacık fiziği ve kozmoloji de, genetik mühendisliği ve evrimsel biyoloji de 17. yüzyıl Bilim Devrimi’ni sürdüren yepyeni doğa yasalarının keşfinin kapısını açmıştır. Böyle olmasına rağmen, nesnel gerçekliğin ve ona dair bilginin sorgulanması, kuantumcu yetki ile değil, hâlâ günümüz düşünce dünyasını domine edebilen postmodernist yetki ile mümkün olabilmektedir.

DÜŞÜNMENİN SAYGINLIĞI

Bugün sosyal teori alanında tam olarak (Rousseau’nun tarif ettiği türden) bir “kuşku ve duraksama” ânındayız. Aklın kendinde olanı en iyi verebildiği zamanda ortaya koyduğu düşünceler, ânın umutsuzluğundan doğmuş, bitkinlik içinde yalpalayan entelektüel ilgiler tarafından itibarsızlaştırılıyor. Kapitalizmin olumsuz sonuçlarının bütün sorumluluğu, el çabukluğu ile inşa edilmiş bir suçlamayla, modernist düşünceye yıkılıyor. İnsan yüreğine silinmemek üzere kazılmış sonsuz gerçekler, hileli metafiziklerle hükümsüz kılınmaya çalışılıyor. Aydınlanmacı nesnelliğin kapitalist Avrupa kültürünün tarihsel varsayımlarıyla şımarmış olması gibi, neoliberalizmin yıkıcılığında kendi cüretini bulmuş olan postmodernist düşünce de çarpıtılmış kuantum ile şımarıyor.

Kuantum metafiziği, sadece epistemolojik bir tavır olarak kalmayıp, her konuda bir temel şekillendirici olma hüviyeti kazanmış durumda. Bu durum herhangi bir konu üzerinde işe koyulmuş düşüncenin serüvenini de belirliyor. Yeni metafiziğin hiçbir şeyden çekinmeden, her şeyi, tarihin, toplumun ve doğanın gerçekliğini yutabilmesine zemin hazırlıyor. Gerçekliğin yutulduğu yerde mitolojinin, saçmalığın, komplo teorilerinin, hurafenin alanı başlar. Çoktandır başladı da zaten. Bugün dünya sorunları üzerine düşünmenin toplumsal standardı, genelde, insanların o sorunları her neyseler o şekilde, başka deyişle olgusal gerçekler bağlamında anlamak yerine, hâlâ büyük oranda kolektif fantezilere teslim etmelerine müsaade etmekte ve bu durum bize Orta Çağ’da doğa olayları üzerine geliştirilen “fantastik düşüncelerin yüksek oranını” hatırlatmaktadır.[30]

Bu durum entelektüelce düşünmenin saygınlığını da zedeliyor. Düşünme eylemi entelektüelin zihninde rasyonel denetim altındadır, öyle olması beklenir. Oysa kuantumcu yeni metafizikte düşünme eylemi, rasyonel denetimden uzaklaşmanın kaçınılmaz sonucu olarak, çığırından çıkmış bir spekülasyona dönüşüyor.

En hazin olanı da bu: Entelektüel faaliyette akıl yadsınmaktadır.

[1] Peter Burke, Bilginin Toplumsal Tarihi (ç.Mete Tunçay), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2010, s.1

[2] David Wootton, Bilimin İcadı -Bilim Devrimi’nin Yeni Bir Tarihi-, (ç.Nurettin Elhüseyni), YKY, İstanbul 2019, s.81

[3] Peter Burke, Bilginin Toplumsal Tarihi, s.38

[4] Bugün alışkın biçimde kullandığımız kelimelerin bilimsel ilerlemeye bağlı olarak ortaya çıktığını unutmamak gerekir. 18. yüzyılda “mantıksal düşünce dilinin matematiksel gösterimi” diye bir hayal kurduğunda Leibniz’in de kelime dağarcığında algoritma diye bir kavram yoktu. Bunu 20. yüzyılda bilgisayar bilimi ve yapay zekânın kurucusu Alan Turing tanımlayacaktı.

[5] David Wootton, age., s.88

[6] Öyle ki, Galileo’nun Pisa’da matematik profesörlüğüne atanmış bir öğrencisi için “keşfedilecek milyonlarca şey varken, tek bir şey keşfetmemek, sonu gelmez bir azap”tı. (David Wootton, age., s.87)

[7] David Wootton, age., s.112 ve 243

[8] Peter Burke, age., s.108. Bacon, bu kitabının başlangıç sayfasında alışıldık düşünceleri yıkma arzusunu simgeleyen çarpıcı bir görsel kullanmıştır. Bilinmeyen dünyaları keşfe çıkmış bir geminin, eski kaynakların hayali olarak Cebelitarık’ta gösterdiği Herakles Sütunları’ndan geçişini gösteren bir çizimdir bu. “Bacon’ın tutkusu” diyor Burke, “besbelli ki, öğrenimin haritasını yeniden çizecek bir düşünce Columbus’u olmaktı.” (age. s.122)

[9] Peter Burke, age., s.49-51

[10] David Wootton, age., s.244. Kepler, De Stella Nova (1606) kitabının başlık sayfasına, bir çiftlik avlusunda etrafı gagalayan bir tavuğun görüntüsünü, ‘grana dat e fimo scrutans’ (‘gübreyi karıştırarak tahıl tanesini buluyor’) düsturuyla birlikte koyma yoluna gitti. Kendini saklı şeyleri keşfetmek için etrafı eşelemeye hazır biri olarak sundu.” Age., s.254

[11] Victor J. Stenger, Bilinçsiz Kuantum (ç.Murat Havzalı), Ginko Bilim, İstanbul 2019, s.23

[12] Victor J. Stenger, age., s.24

[13] Age., s.10

[14] Age., s.11

[15] Bkz. A. B. Acar ve Ç. M. Bakırcı, Şüphecinin El Kitabı: Bilgi Çağında Gerçeği Bulmak, Ginko Bilim, İstanbul 2019

[16] Victor J. Stenger, age., s.22, 23

[17] Lynn Margulis ve Dorion Sagan, Doğanın Doğası (ç.A.Uysal ve G.Uysal), Ginko Bilim, İstanbul 2018, s.292

[18] Cem Say, Yapay Zekâ, Bilim ve Gelecek Yayınları, İstanbul 2019, s.47

[19] Stephen Hawking, Büyük Sorulara Kısa Yanıtlar (ç.M.Ata Arslan), Alfa Yayınları, İstanbul 2019, s.52

[20] Leonard Susskind, Kozmik Manzara (ç.Murat Havzalı), Ginko Bilim, İstanbul 2018, s.398, 399

[21] Victor J. Stenger, Tanrı ve Çoklu Evren (ç.Banu Özgür), Ginko Bilim, İstanbul 2019, s.13

[22] David Wootton, age., s.528

[23] Cem Say, age., s.77

[24] Cem Say, age., s.8

[25] Bu sözün orijinalini 1709’da Fontenelle söylemişti. Şöyle diyordu: “Geometri ruhu, geometriyle, oradan alınıp bilginin başka alanlarına aktarılamayacak kadar sıkı sıkıya bağlı değildir. Ahlâk, siyaset, eleştiri, hatta belki belagat üstüne bir kitap, başka şeyler eşit olduğunda, bir geometrici tarafından yazılsaydı, daha iyi olurdu.” (Peter Burke, age., s224) Antik çağ filozofları da matematiğin soyut bir dil olduğunu düşünmüyordu. Matematik reel bir içeriğe sahipti. Aristo’yu takip eden Orta Çağ İslâm metafizikçilerine göre, sayı, büyüklük, şekil gibi matematik kavramlar somut bir içerik taşımaktaydı, belli bir gerçeklik muhteva ediyorlardı. Bu nedenle, mesela Farabi, astronomi, mekanik ve hatta müzik gibi disiplinleri, matematiğin alt dalları olarak görüyor, onları bir tür “uygulamalı matematik” olarak ele alıyordu.

[26] Peter Burke, age., s.224, 225

[27] C. Smith, Hegel, Marx ve Kalkülüs, Bkz. Karl Marx, Matematiksel Elyazmaları (ç.Öner Ünalan), Kor Yayınları, İstanbul 2019, s.369

[28] E. Kolman, Karl Marx ve Matematik, Bkz. Karl Marx, Matematiksel Elyazmaları, s.297-298

[29] Cem Say, age., s.8

[30] Norbert Elias, Sosyoloji Nedir (ç. Oktay Değirmenci), Olvido Yayınları, İstanbul 2016, s.33