YENİ MÜESSES NİZAM

Recep Tayyip Erdoğan’ın çoğunlukla çarpıtmaya dayalı, kronolojiyi, farklılıkları, kopuşları ve diğer aktörleri hiçe sayan, ‘tek hadiseli/tek kahramanlı’ tarih anlatısı ile Türkiye’nin yaşadığı ekonomik ve siyasi değişim arasında güçlü bir bağ vardır. Bu açıdan yeni tarih miti oluşturma çabası, aslında kurulmaya çalışılan yeni iktidar modelinin ideolojik arayışlarına tekabül eder. Osmanlı nostaljisinden Selçuklu’ya, İttihatçılıktan Abdülhamit sevgisine sıçrayan, kimi zaman Malazgirt’e uzanıp kimi zaman onun da ötesine geçme ihtiyacı duyan tuhaflığın nedeni, tarih cehaletinden ziyade, iktidar bloğundaki güçler dengesinin oluşumundaki sancıların göstergesidir. ‘Müesses nizam’a reaksiyonla başlayan siyasi retoriğin, bir iktidar programına evrilerek bizatihi kendisinin ‘müesses nizam’a dönüşmesinin hikayesidir bu…

Karl Marx, Fransa’da Sınıf Savaşımları kitabında, “Devletlerin kökeni, tartışılmaması, yalnızca inanılması gereken bir mit içinde karanlıklara gömülür” der. Tarih mitinin büyüsü, arkeolojik kazılara, karşılaştırmalı metinlere, belgelere, zamansal hiyerarşiye tabi olmamasına, kendisini bilinir kılabilecek bütün deneylerden ve gözlemlerden azade kılmasına bağlıdır. Sürekliliğin koparılması elzemdir. Geriye ‘tarih ardiyesinden’ ihtiyaç duyulan imgeleri, duyguları, olayları, isimleri seçmek kalır. Elde edilen ‘tarih süprüntüsünün’ ideolojik işlevselliğini sağlayacak olansa siyasi bir taşıyıcı formdur. İşte ‘Yeni Türkiye’ retoriği de Erdoğan’ın yaratmaya çalıştığı yeni tarih mitinin konakçısı rolünü üstleniyor. Dolayısıyla bu retoriğin evrimi, yeni tarih anlatısının oluşumunun da serencamı gibidir.

Kavram ilk başta, Avrupa Birliği’ne uyum ve neoliberal pazarla ilişkinin sıkılaştırılması ile bu iki dinamiğin ihtiyaçları çerçevesinde içeride belli bir esnekliği (çözüm süreci vb.) sağlamaya yönelik iradeye denk düşüyordu. 2010 referandumu milat kabul edilip kültürel zenginliğe, sağlam sosyal dokuya, güçlü ekonomiye, özgürlükçü demokrasiye atıfla ‘eski rejim’den ayrışmayı tanımlamak üzere kullanıldı.

İkinci durak; 2014 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimiydi. Erdoğan’ın seçim sloganı olarak Cumhuriyet’in 100. yılını hedefleyen yeni bir inşa momentinin ülküsüne işaret ediyordu bu kez. Seçilen hedef  ve içeriği belirleyen Osmanlıcılık vurgusu restorasyonculuğu çağrıştırsa da, yine de politik bir programdan ziyade; siyasi tahayyülleri ‘askeri vesayet’le etiketledikleri Kemalizmle hesaplaşma ile sınırlı liberallerin onayını da alan, reaksiyoner bir söylem düzeyindeydi. Çoğunlukla da AKP ve çevresine kümelenmiş çıkar gruplarının ‘liberal muhafazakar’ kimliklerini ifade etmesinin kolaycı formülü oldu.

Kavramın son durağı ise; içerik desenini gücün belirlediği aşamayı temsil ediyor. Erdoğan’ın 2015 yılında yaptığı bir konuşmada “Artık milletimizin kızıl elmasıdır” sözleri, ‘Yeni Türkiye’nin, mağduriyet sosuyla yumuşatılmış reaksiyoner söylem olmaktan çıkıp, bir iktidar modeline evrildiğinin ifadesiydi. Çok kimlikli, çok kültürlü Osmanlı romantizminin yerini alan milliyetçi referanslar, liberaller başta olmak üzere kimi sol çevreleri de eksenine katan ‘anti-vesayetçi’ ittifakı dağıttı.

Yaygın kanı, reformcu AKP’nin Erdoğan’ın kişisel hırsı yüzünden etkili söylemini kaybettiği, Batı ideallerinden uzaklaştığı, liberal muhafazakar kimlikten totaliter kimliğe büründüğü yönünde. Bu görüş AKP’nin, mücadele ettiği ‘eski rejim’e eklemlendiğini, onun aracına dönüştüğünü –popüler tabirle– ‘derin devlet’in kucağına oturduğunu savunuyor. Kıyafetten isimlere, mimariden dizilere, düğünlerden dövmelere uzanan geniş bir alanı hakimiyetine alan ‘ecdat modası’ da bu dönüşümün gündelik yansımaları olarak okunuyor. Siyaseti ‘merkez-çevre’ ekseninde ele alan liberal yaklaşımın tezahürü olan bu bakışa göre, Erdoğan’ın politik hattındaki değişim ‘rotadan sapma’, bir geri sıçrama, hatta restorasyonculuktur. Ancak burada ihmal edilen şey, ‘Yeni Türkiye’nin reaksiyoner retorikten iktidar modeline evrilme sürecinin sadece Erdoğan’ın siyasi ihtiyacının ve tutkusunun sonucu olmadığı.

Gezi protestoları, cemaat ile koalisyonun dağılması, 7 Haziran 2015 seçimleri, Suriye savaşı ve küresel kredi havuzunun kurumasıyla bozulan ekonomik yapı, ne pahasına olursa olsun iktidarı koruma meselesini yalnızca Erdoğan’ın ajandasında ilk sıraya taşımadı. Aynı zamanda Erdoğan’ın temsi ettiği İslami sermaye kesimlerinin, iktidar yolculuğunda sert çatışmalar yaşadığı İstanbul burjuvazisinin, bürokratik güçlerin de gündemine bir ‘beka’ sorununu soktu. Kısa sürede art arda yaşanan sarsıntılar bir anlamda ‘özel çıkar’la ‘genel çıkar’ı örtüştürdü, Erdoğan’ın tek adamlığıyla sermayenin ihtiyaçları ve devletin bekası birbirinin koşulu haline geldi.

Ne var ki iktidarın bekasıyla ilişkilendirilen bir söylemin işlevini yerine getirmesi, nihayetinde onun hegemonik gücüne bağlıdır. Burada Erdoğan’ın ve temsil ettiği siyasetin sıkıntıları devreye giriyor işte. Sağ ve muhafazakar gelenek, Marksist literatürden apartılan hegemonyayı ideolojik etki kapasitesi olarak görmekten çok, jeopolitikten devşirilmiş bir askeri, siyasi ve ekonomik güç projesi olarak algılar. Böylece hegemonya ‘rıza’ ve ‘ikna’yı dışlayarak doğrudan güç çevresinde kurulmuş şiddet, baskı ve tahakküm politikasına bağlanır, zorbalığa dönüşür. Her seçimde çoğunluk oyununun alınmasına ve tehditkar seviyeye ulaşamayan muhalefete rağmen ‘Yeni Türkiye’nin sürekli kolluk kuvvetiyle tahkim edilme mecburiyeti bundandır. Erdoğan’ın tarih anlatısındaki eklektizmin nedenleri de bu marazdan kaynaklanıyor zaten. Siyasi ikbali için kendi ‘kurucu babaları’nı izlemeye çabalarken, sermayenin ve devletin bekası için de toptancı adlandırmayla ‘kurucu felsefe’ olarak nitelendirilen ve kriz anlarında başarısı sınanmış dinamiklere de başvurmak, hatta hasmı Kemalizmin alanını gasp etmek zorunda kalıyor.

Tıpkı bir sarkaç gibi, yeni tarih anlatısı bu iki nokta arasında salınıp duruyor. Abdülhamit’in yanına gerçekte İttihatçı bir kampanya olan ‘yerli ve milli’ sloganı ilişiveriyor mesela…

TÜRKİYE BURJUVAZİSİNİN ‘DOĞUM LEKELERİ’

Türkiye’de burjuvazinin gelişimi ile uluslaşma sürecinin iç içeliğinden dolayı ‘kurucu felsefe’ olgusu hep sorunlu olmuştur. En kaba haliyle imparatorluğun yıkıntıları içinden tek milli unsura dayalı ‘imtiyazsız-kaynaşmış-sınıfsız’ toplum özleminin ifadesi olarak yeni devletin kurulduğu, bu devletin felsefesinin de Cumhuriyet’in değişmez nitelikleriyle formüle edildiği düşüncesi, egemen tarih mitini oluşturur. Burada Marx’ın söylediği gibi, karanlıklara gömülen şey Türkiye burjuvazisidir.

Bu tarih döngüsünün dışına çıkmaya çalışanların yarattığı bir başka anlatı daha var ki, muhalif tonuna rağmen kulaktan kulağa aktarılarak adeta bir başka mite dönüştü. ‘Devlet eliyle burjuva yaratma’ biçiminde özetlenebilecek bu yaklaşım, gerçekte egemen tarih anlayışının zehirli meyvesidir. Üstelik Türkiye burjuvazisinin ‘doğum lekeleri’ni (Tehcir, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül vb.) örtme, onun meşruiyet sorununu devlet aygıtına yükleyerek bir şeyleri karanlıkta bırakma işlevini, resmi tarih tezinden daha başarılı yerine getirdiği söylenebilir. Sınıfsal içeriğe sahipmiş rolü yapan bu anlatının mahareti, sermaye birikimindeki devamlılığı, toplumsal artığa el koyma biçimlerinin zor yoluyla örgütlenmesini ve buna denk düşen sınıfsal iktidar ilişkilerini ustaca gizleyebilmesinden gelir.

Bugün ‘Yeni Türkiye’de somutlaşan ve ‘yeni’ olan herhangi bir unsur katmak yerine geçmişi eşeleyen, bir parçasını koparıp diğerine ekleyen, deforme eden, deforme edemediğini gasp eden, başa çıkamadığını tasfiyeye çalışan eklektik ideolojinin temellerini de bu tarih tezlerinin gizlediği burjuvazinin gelişiminde ve onun ‘doğum lekeleri’nde aramak lazım.

***

  1. Meşrutiyet’in ardından başlayan Balkan Harbi, Türkiye’nin uluslaşma süreciyle milli burjuvazinin doğumunu eşzamanlı kıldı. Kırım Savaşı’nda ilk dış borcun alınması, Kapitülasyonlar, Islahat Fermanı ve 2. Meşruiyet sayesinde hukuki ve ticari statülerini güçlendiren Gayrimüslimlerin elinde biriken sermayenin transferi, İttihat ve Terakki’nin ‘ulus inşası’nın ana motivasyonuydu. Müslüman Türk kimliği üzerine örgütlenecek yeni birikim rejimi ve bunun ürünü olacak ‘yerli ve milli’ burjuvazi ülküsü gücünü, bugün Erdoğan’ın da sık başvurduğu, sükût ve istikrar adına ‘dış düşman-iç hain’ tezgâhında dokunan gerilimden alıyordu.

Türkiye’nin resmi tarihinin başlangıcı için nokta atışı bir milat verilecekse eğer, bu kuşkusuz Averof zırhlısının satıldığı gün olurdu. Cumhuriyet’e giden ulusal kimlik serüveninden milli iktisata, yerli burjuvaziden devletin milliyetçi karakterinin oluşumuna kadar pek çok sürecin kristalize olduğu Averof zırhlısı vakası, her kriz anında iktidarların başvurduğu ‘birleştirici ve bütünleştirici’ paket siyasi programın da ilk imalathanesiydi. Balkan Harbi’nde Yunanistan’ın satın aldığı ve parasını bir Osmanlı vatandaşı olan Mısır doğumlu Rum George Averof’un ödediği savaş gemisi, Osmanlı donanmasını yenilgiye uğratmakla kalmamış, 12 adaların alınmasında ve Selanik’in düşmesinde rol oynamıştı.

Suyun bu yakasında ise İttihatçıların 1913-1914 arasında başlattığı ‘Müslüman Boykotajı’nın ajitasyon unsuru olarak yeni bir devletin doğuşunun fitilini ateşledi. Okullarda açılan ‘intikam’ köşelerinden müfredata giren ‘Bulgar ve Yunan mezalimi’ derslerine kadar toplumun her alanına yayılan boykotajın esası; Rum esnaftan alışveriş yapmamayı, Gayrimüslim tüccarlardan mal almamayı ve devletin yabancıların işletmelerine, fabrikalarına el koymasını içeriyordu. “Müslümanlara Mahsus Kurtulmak Yolu” başlığını taşıyan ve neredeyse tüm Anadolu’da dağıtılan broşürde, Rum esnafa yapılan her kuruş ödemenin Averof zırhlısına kurşun olarak gittiği yazıyordu. Haçopulo, Yanko, Alsetopulo gibi ‘yabancı’ isimlere ait mağazalar yerine; Kahyaoğulları, Karaosman, Uşakizadeler, Hacı Muhiddin gibi çalışanları ve sahipleri Türklerden oluşan ticarethanelerden alışveriş yapılması isteniyordu. ‘Müslüman Boykotajı’ zor yoluyla servet transferinin ve sermaye birikiminin rotasını Müslüman Türk unsura çevirmenin açılış perdesiydi. Sonraki sahneler tehcir, Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül’dü…

Balzac’ın “Her büyük servetin altında bir büyük suç yatar” sözü herhalde en fazla Türkiye burjuvazisi için geçerlidir. Bugün önde gelen çoğu sermaye grubunun, holdingin, burjuva ailesinin zenginliğinin kökeni bu kanlı servet transferi harekâtlarına uzanır. Dolayısıyla doğarken lekelenmiş burjuvazi, meşruiyetini devlet aygıtının geniş toplumsal kesimlerin nezdindeki meşruiyetine havale eder. Sık sık zor yoluyla (darbeler vs.) önü açılan birikim rejiminin bekasının devletin bekasıyla birleşmesi nedeniyle de güçlü, etkili ve kapsayıcı bir ideolojik şemsiyeye ihtiyaç duyar. Türkiye’de burjuvazinin otoriter eğilimlere kolayca teslim olmasına, hukuki mekanizmalardan çabucak vazgeçmesine şaşıranların gözden kaçırdıkları şey, sermayedarların meşruiyet için ‘sivil toplum’a değil, devletin bekasına bakmak zorunda olmalarıdır. Yıllarca Merkez Bankası’nı yönetmiş Durmuş Yılmaz’ın seçim dönemi yaptığı, “Türkiye burjuvazisi hiç bir zaman demokrasiden yana olmadı” açıklaması, bu tarihsel beka sorununun, görevdeyken sermaye kesimlerinin takdirini kazanmış üst düzey bir bürokrat vasıtasıyla dile gelişidir aslında.

Nitekim ekonomik krizin baş gösterdiği ve birikim rejiminin işleyişinin tehlikeye girdiği her dönem, iktidarların kullandığı dil neredeyse aynıdır. İttihatçıların Rum’a verilen paranın kurşuna döndüğü propagandasıyla Erdoğan’ın doları ülkeye sıkılan kurşuna benzetmesi, aynı ajitatif söylemin tek parti iktidarında CHP’de de görülmesi veya Menderes’in 1958 krizinin belirtileri ortaya çıktığında döviz vurguncularından bahsetmesi ya da Özal gibi görünürde saf bir piyasacı politikacının bile 1989 krizinin öncesinde doları hedef alması dikkat çekicidir. Yine İttihatçıların dış borcu vatandaşın parasıyla ödemek için yastık altı birikimlerinin bankalara getirilmesi amacıyla başlattıkları ‘istikraz’ (borçlanma) kampanyasıyla bugün Erdoğan’ın miting meydanlarında yaptığı benzer çağrılar da sadece siyasi benzerlik veya ironi olarak görülemeyecek derecede birbirine bağlıdır. Keza ‘yerli ve milli’, ‘ekonomik saldırı’, ‘esnaf ruhu’, ‘iç-dış düşman’ vb. yeni keşfedilmiş, imal edilmiş söylemler değildir. Süreklilik arz eder ve bu retoriksel devamlılık, sermaye birikim rejiminin sürekliliğine denk düşer. Risk arttığında gerilim tezgâhı daha hızlı çalışır; Cumhuriyet kurulurken boyu Orta Asya’ya uzatılmış, derinliği Hititlere kadar kazılmış tarih harmanından gerekli ürünler toplanıp ihtiyaç duyulan ideolojik zırh yeniden dokunur.

Türkiye’nin sancılı siyasi ve ekonomik süreci, bu zırhın yeniden dokunmasını gerekli kılıyor şimdi. Erdoğan, tek adam iktidarını tahkim edecek tarihsel koordinatlar arasında bir patika açmaya çalışırken; başkanlık rejiminin, henüz güç dengesinin sağlanamadığı, en küçük arızanın ciddi sarsıntılar yarattığı emekleme döneminde bir de ekonomik krizin hoyrat rüzgârlarına maruz kalması nedeniyle, birikim rejiminin güvenliğini sağlayacak ana yollardan sapmamaya özen gösteriyor. İşin doğrusu sapamaz da zaten.

Tarihin kedi gibi eşelenecek bir çöp kutusu olmadığı, fazla deştiğinde kanlı servet transferlerinin, kılıçtan geçirilmiş farklı kimliklerin ve dini grupların trajedilerinin de çıkacağını Erdoğan da temsil ettiği sermayedarlar da iyi biliyor çünkü.

Bir bilgisayar gibi kitlelerin bellek kartı çıkarılıp yerine yenisi takılamayacağından, ‘Yeni Türkiye’ anlatısı da olsa olsa ideolojik bir aparat düzeyinde kalıyor. Sonuçta yeni bir ekonomik ve politik sistem önermediğinden, eskinin sınıfsal ilişkileriyle birlikte onların tüm zaaf ve lekelerini de taşıdığı için meşruiyetini ‘eski Türkiye’ye iltica etmekte görüyor. Yeni bir tarih miti yazamıyor, ‘eski Türkiye’nin yeni ‘müesses nizamı’ rolüne soyunabiliyor ancak.

PAYLAŞ