YENİŞEHİR’DE BİR ÖĞLE VAKTİ’NDE KADINLAR

NİLÜFER ALTUNKAYA

Sevgi Soysal, kısa süren yazarlık yaşamında önemli ve hızlı aşamalar kat etmiş, edebiyatımıza getirdiği yeniliklerle öncü bir kimlik kazanmış, yeniden okundukça her kuşağın okurunda yeni pencereler açan bir yazar olabilmiştir. Bu nedenlerle eserleri hakkında ne kadar çok düşünülse, yazılsa, konuşulsa azdır… Ben de bu yazıda yazarın Yenişehir’de Bir Öğle Vakti adlı romanını ele almaya, özellikle kadın karakterleri incelemeye çalışacağım.

Bilindiği gibi Sevgi Soysal, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti adlı romanını siyasal nedenlerle tutuklu olduğu dönemde yazmıştır. Roman, AP’nin tek başına iktidarda olduğu yıllarda Ankara’nın hemen her sınıftan insanın bir arada bulunabileceği işlek saatlerde Kızılay’da geçer.

Romanın zaman dilimi sadece 3-5 saatlik bir öğleden sonra olsa da yazar, farklı sınıfsal kesimlere ait kahramanların dünyasını derinlemesine verir ve böylece 70’lerin Ankara’sından yola çıkarak panoramik bir Türkiye fotoğrafı çizmeyi başarır. Romanda o yılların sosyokültürel yaşantısını etkileyen en önemli olay 12 Mart darbesi sonrasında artan Amerikan ve Batı kültürü hayranlığının farklı yaş ve yaşantılara sahip bireyler üzerindeki etkisi de gerçekçi bir yaklaşımla ele alınır.

Romanı okurken gerçekten de yolları kavağın devrilme anında kesişen bu insanlar gözümüzün önünde bir film sahnesindeymiş gibi canlanır. Bazılarının birbirleriyle olan ilişkileri aynı zaman diliminde aynı yerde olmanın ötesine geçmez. Roman birbiriyle bütünleşmeyen parçalı bir anlatıma sahiptir.

Sevgi Soysal bu romanını klasik anlatının yerine modern bir anlatı anlayışıyla kurgulamıştır. Romanın bütünsel bir anlatı olmadığına dair gelen eleştirileri göze alarak yazdığını söylediği bir röportajından bu biçimsel yaklaşımı özellikle seçtiğini anlarız. Orhan Duru’yla yaptığı bir söyleşide şöyle der:

“Bir kavağın devrilme süreci içinde, bir öğle vaktinde, Kızılay’dan Pikniğe akan başkent kalabalığına, bir film makinasının objektifiyle bakmak ve objektife giren kişileri, bu devrilme olayı içindeki yerlerine oturtmak istedim.”[1]

Romanda kuşaklar arası çatışma ve sınıfsal çatışmalar, bireylerin aile ve toplum içinde yaşadığı yabancılaşma üzerinden ele alınır. Sevgi Soysal’ın bu romanı on dokuz bölümden oluşur ve sosyal meseleleri önceleyen bir tutumla ele aldığı kahramanlar olarak dikkat çeken Ali ve Olcay, dörder, Doğan üç, Mevhibe Hanım iki, diğerleri ise birer kez anlatılır. Ali, Olcay ve Doğan dışındaki kahramanların birbirleriyle olan ilişkileri yüzeysel ve rastlantısaldır.


Çizim: Mina Persis

Değişmekte olan şehir hayatına uyum sağlama çabası içinde olan bu kahramanların sosyal statü atlama ya da bulundukları konumlarını güçlendirme çabaları gibi küçük hesapları, Sevgi Soysal’ın kendine özgü ironisiyle, bazen gülümseten ayrıntılarla verilir. Genel olarak son derece renksiz yaşantılar içinde sıkıcı aile düzenine hapsolmuş kadın ve erkeklerin mutsuzlukla mücadele biçimini almış takıntıları ve tuhaf denebilecek kişilikleri hem çok tanıdık hem de eskimeyen özellikler barındırır.

Sosyal roller gereği kadın erkek ilişkileri oldukça yıpranmış, aile için iletişimler son derece yüzeysel bir hal almış, erkekler ev dışı meselelerle savaşırken, kadınlar kendilerini ev içi yaşantının ‘saçma’ ayrıntılarıyla oyalamayı seçmiştir.

Romandaki her bir kahraman ilgili bölümlerde geçmişi, kişiliği ve genel yaşantısı ile Kızılay’daki sahne içinde konumlanana kadarki hayatıyla okurun yeterince tanıyabileceği şekilde anlatılır. Yazar bunu yaparken bazı sahneleri oldukça canlı ve hareketli kurgulamıştır ama bazı bölümlerde kahramanı anlatma çabası tekdüze bir hal alarak, uzamıştır.

Sosyal roller içinde kadın ve erkeğin yabancılaşması, kendilerini göremedikleri bir aynaya yansıtılır yazar tarafından. Bu ayna toplumun kendisidir. Özellikle ikili ilişkiler içinde ele alınan kadın ve erkeklerin yaşadığı gerilimler toplumsal cinsiyet açısından bugün de önemini yitirmeyen çok önemli unsurlar barındırır. Bu noktada yazarın tavrının toplumcu gerçekçi anlayışa yakın olduğunu, eleştirel bir ironiye yaslanırken gerçekçiliği elden bırakmamaya çalıştığını söyleyebiliriz.

12 Mart çağdaşlarının olduğu gibi Sevgi Soysal’ın da hem yaşamını hem de yazarlığını oldukça derinden etkileyen bir dönem olmuştur. Murat Belge, Sevgi Soysal’ı Oğuz Atay, Yusuf Atılgan gibi “ecnebi” olarak algılanan yazarlara yakın bulur. Soysal’ın kısacık süren yazarlığında modernist eğilimlerini yeterince derinleştirememesini ve toplumcu çizgiye kaymasını 12 Mart koşullarına bağlayarak vurgulamaya çalışır:

“Tante Rosa’yı yazarken tamamen, o kendi bildiği dünyanın anlatım, onun içinde araştırıyor, insan davranışlarını, ayrıntılarını. Ama bir süre sonra kendini 12 Mart ortamında buluyor. (…) yani 12 Mart onun doğal dünyası değil. Çok daha farklı bir hayat alanını çok iyi inceleyecek, yazabilecek biri ama burada buluyor kendini. Burada bulunca da burası ne gerektiriyorsa bu sefer oraya dalıyor. Marksist teori, siyaset anlayışı, şu, bu ve dediğimden sakın şöyle bir sonuç çıkarmayın! Kendisi için yapay bir şeyler yaptı değil, gayet kendisi gene bütün bunların içinde; son derece otantik son derece sahici.[2]

 

Sevgi Soysal’ın toplumsal meselelere olduğu kadar kadın meselesine yaklaşımını da belirleyen ideolojik tutumu olmuştur. Marksist bir kadın yazar olarak, kadın meselesine döneminin siyasi atmosferinin penceresinden baktığını, bu açıdan sınıfsal çatışmayı öncelediğini, yarattığı kahramanlarda bazı klişelerden kurtulamadığını görürüz ama bu bakış açısını esnetebildiği kendi dünya görüşüne sahip erkeklerin düşüncelerine de eleştirel yaklaşabildiği noktalar vardır.

Özellikle Yürümek adlı romanında bunu hissederiz. Roman ‘müstehcenlik’ nedeniyle yasaklanır ama devlet otoritelerinin tepkisinin asıl nedeni, kadının varoluşsal sorunlarına değinirken normatif ahlaki değerleri, özellikle kurumsal bir yapı olarak evliliği, ataerkil düzenin kadına benimsetmeye çalıştığı roller üzerinden eleştirmesinde aranmalıdır. Tek başına bu bakış açısı bile Sevgi Soysal’ın ülkemiz edebiyatının feminist yazarları için öncü bir kadın olmasına yeter aslında. Ondan bize kalan miras biraz daha yaşasaydı neler yazabileceğinin bir tohumu olarak ele alınırsa bu kısıtlayıcı ideolojik bakış açısını derinleştirerek feminist literatür açısından daha önemli bir yazar olabileceğini düşünmek mümkün.

 

Olasılıklar bir kenara bırakılırsa Soysal’ın hemen bütün eserlerindeki kadın karakterlerinin genel olarak Cumhuriyet sonrası şehir hayatını sürdüren, sorguladığı haksızlıkların üzerine gitmek yerine yaşadığı yabancılaşma içinde durağanlaşmış kadın karakterler olduğunu söyleyebiliriz.

Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’ndeki kadınların ise yazarın romanda vermek istediği odak sahnesine uygun olarak, bilinçli bir yaklaşımla farklı yaş gruplarına ve farklı sınıfsal özelliklerine sahip kadın kahramanlardan seçildiğini görürüz. Romanda geleneksel ataerkil düzenin kadına yüklediği temel roller olan ev içi rolleri, zaman zaman ironik bir anlatımla, zaman zaman gerçekçi bir anlayışla yani gerçek neyse belli bir mesafeden onu anlatmak şeklinde bir yaklaşımla ele alınır. Romanın dikkat çekici kadın kahramanları; Hatice Hanım, Mehtap, Mevhibe Hanım, Olcay, Aysel, çok kısa sahnelerle anlatılan burjuva sınıfına ait kadını simgeleyen Mine, Hatice Hanımın kızı, Ali’nin annesi Şükriye, evlilik ya da ilişki içerisinde anılan Tezgahtar Ahmet’in sevgilisi Şükran ve arkadaşı Günseli, Güngör’ün nişanlısı Melahat, Kapıcı Mevlüt’ün karısıdır.

Eşyalarla varoluşsal bir bağ kuran kadınlar, bir müşteri olarak sistem için ne kadar önemliyse, alışveriş etmeyi devam ettiren sosyal süreçlerin içindeki kadınların rolü de o kadar önemlidir. Aile ve yuva kavramına, bu tüketici anlayışın eşyaya yüklediği değerin insan ilişkilerinde yarattığı kısır döngüleri vurgulayarak yaklaşır Soysal:

Eve alınması mutlaka ‘gerekli’ eşya için karılarına surat asmaktan usanmış kocaları, ev ihtiyaçlarını hayatın merkezi sanan dar görüşlü ev kadınlarını, ev eşyalarında hiç bıkmadan yenilik ve değişiklik yaparak hayatlarını renklendirdiklerini sanan ve belki de hayatlarında sadece bu alanda ilerleyen aileleri, yeni kuracakları yuvayı döşemekten anlaşılmaz bir tat çıkaran nişanlıları, kafeslerine delice meraklı, kafesleri için durmadan para ve emek tüketen tutsak ev kuşları, hem alışveriş edip hem de bundan şikâyetçi olanlar (…)[3]

Elbette daha iyi bir yaşam özlemi, statü atlama, daha refah bir yaşam düzeyine ulaşma çabaları erkeklerde farklı parametrelerle kendini su yüzüne çıkarırken kadınların özlemleri daha ‘kadınca’dır.

Günlük hayata yeni yeni yerleşen Amerikan tipi yaşam tarzından aşırılmış sandviççide birer “Goralı” ısmarlayarak kendilerine bir ziyafet çektiklerini sanan Ahmet ve Şükran arasındaki ilişki geleneksel kadın erkek rollerinin sorgulanması açısından önemlidir. Kadın erkek ilişkisinde en temel meselelerden olan cinselliğin özgürce yaşanmasını engelleyen daha da önemlisi ruhsal açıdan oldukça karmaşık hale getiren bakirelik ve evlilik öncesi yakınlaşmalarda kadın bedenine yüklenen namus algısı, ne yazık ki bugün de pek değişime uğramamıştır. Sevgi Soysal eserlerinde bu algıyı eleştirmek adına farklı kadın erkek ilişkilerinde kadının boyun eğen ya da sorgulayan tutumunu birçok defa ele alır. Şükran, geleneksel ama yine de kendi ekmeğini kazanan bir genç kız olarak erkeğe karşı hiç değilse ‘çamaşırı kirletmeyerek’ kendi menfaatini korumak konusunda bilinçlidir:

Hınçla baktı Ahmet’e Şükran. Elinden gelse gözleriyle bir temiz pataklayacak. Dürzü! Benimle gezecen, eğlenecen, aklına kalsa her bi şeyi edecen, sonra, alemin oğlu paşa paşa gelip beni alacak. Herkes enayiydi çünkü. Sen çamaşırı kirlet, başkası yıkasın. Gittikçe artıyordu Şükran’ın öfkesi…[4]

Şükran’ın sevdiği erkekle yaşayacağı cinselliği, ‘çamaşırın kirlenmesi’ olarak görmesi Ahmet’e bedenini kullanması niyetini kız kardeşi üzerinden yansıtması ve Ahmet’in kendi yaşamak istediği yakınlaşmayı kız kardeşinin yaşaması fikrine bile tahammül edememesi, ne kadar da trajiktir.

Şükran’ın anlatımıyla tanıdığımız Günseli, bizi şehir yaşamından köy yaşamına götürür ve orada hüküm süren törelerin kadını çok daha savunmasız bırakan sahneleri okura Günseli’nin tanıklığıyla aktarılır. Bu durum henüz kendi yaşamında hüküm süren törelerle yüzleşme bilincinde olmayan Şükran için bir avuntu gibidir.

Öğretmen Hatice Hanım ise dönemin ülkücü öğretmenini simgeleyen ve romanda Cumhuriyet kadınına yüklenen katı değerlerle hesaplaşmak için yer aldığını düşünebileceğimiz bir kadın karakterdir. Sevgisiz, üstten bakan, hor gören, kendi gibi olmayanları öteleyen ve peynirin iyisinden, hizmet önceliğine her yerde önde olmayı kendi hakkı olarak gören, katı bir karakterdir. Halkına hizmet etmiş bir eğitimciden ziyade Devlet’in rolünü benimsemiş, kendi çıkarı söz konusu olduğunda çiğnemekten sakınmayacağı kanunların kraldan çok kralcısı rolünü üstlenmiş bir temsilci gibidir.

Güngör’ün nişanlısı Melahat evlendikten sonra dişini göstermeye kurgulanmış, değerini eşyayla ölçemeye yatkın bir kadının özelliklerini taşırken Mehtap yoksul anne babasının yüzlerini güldürebilmek için çok çalışmayı seçen vefalı kız evlat özellikleriyle dikkat çeker.

Mevhide Hanım, romanın önemli karakterleri Doğan ve Olcay’ın annesi, Salih Bey’in eşidir. Bir milletvekili kızı olarak Türklüğüyle övünür, zengin bir aile olmalarına rağmen oldukça cimri ve sevgisiz geçen çocukluğunun izlerini taşıyan kişiliği nedeniyle çocuklarına karşı bile soğuk ve mesafeli bir annedir. Mevhide Hanım, babasının vekilliğinden beri Halk Partili olan burjuva kökenli bir kadındır ve statükocu anlayışla örtüşen yanları, aynı zamanda Halk Partili olmaya yönelik birer eleştiri gibidir. Örneğin, kendi evinde çalıştırdığı yardımcılarına karşı son derece merhametsiz davranırken partili olmanın gereği olarak kadın kollarının yardım derneklerinde çalışmaktadır.

Sevgi Soysal’ın romanlarında devrimci kadınların genellikle yakınlarındaki erkeklerden etkilenerek sosyalist ideolojiyi benimsedikleri görülür. Mevhide Hanım’ın kızı Olcay, çok kitap okuyarak evde hapsolduğu mutsuzluktan kaçmaya çalışır. Sonunda kardeşi Doğan gibi yolu Ali ile kesişince onun etkisiyle derin bir dönüşüme uğrar. Ali ile yaşadıkları aşkı gerçekçi nedenlerle bitirmek durumunda kalır Olcay. Kadın erkek eşitsizliğine dair sorularına Ali’nin verdiği yanıt o dönemin sosyalist ideolojisine sahip erkeklerin genel yaklaşımını özetler ya da o dönemin sosyalist düşünceye sahip kişilerin genel düşüncesini yansıtır. Kadın erkek eşitliği aciliyeti olan asıl meselelere göre beklemesi gereken bir konudur, önce ev yapılacak sonra sıra çatıya da gelecektir elbette.

Kızılay’da devrilmek üzere olan kavağı yıkılması gereken düzeni simgelediğini düşünebiliriz. Çevresinde toplanan roman kahramanlarının yaşadığı yabancılaşma ve çelişkilerle dolu hayatları belki kavağın devrilmesiyle değişmeyecektir ama bu düzenin değişmesiyle gerçekleşecektir. İçten içe kurumuş ve devrilmeye başlamış olan kavağın Yenişehir’de bir öğle vakti, kapıcı Mevlüt’ün üstüne yıkılması tesadüf olamaz.

Her konuda olduğu gibi ülkemizde edebiyat alanında da geçmişle bağımızı kurmakta öz değerlerimizi yaratmakta zorlanıyoruz. Belki de bu yüzden piyasa koşullarının belirlediği yeni değerlere şaşırarak sanatsal estetik yargılardan uzak bir ortamda gittikçe yalnızlaşarak ilerlemeye çalışıyoruz. Bu da elbette bir ilerleme değil savrulmaya yakın bir durum oluyor. Sevgi Soysal gibi yazarlar geçmişle bağ kurabilmemiz, bu hava boşluğunda savrulmamak adına yere daha sağlam basabilmemiz için hepimiz adına çok önemli bir işlevi yerine getiriyor. Onun mirası, akıl tutulması yaşadığımız bugünlerde çok daha değerli.

[1] Sevgi Soysal, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti, İletişim Yayınları, 13. Baskı s. 8

[2] Ne Güzel Suçluyuz Biz Hepimiz!, Sevgi Soysal İçin Yazılar, Der: Seval Şahin İletişim Yayınları, 2013, (Murat Belge, Sevgi Soysal’a Dair) s. 216

[3] A.g.e. s. 13,14

[4] A.g.e. s. 32