Tanıl Bora ile zamanımız ve kelimeleri üzerine: ‘Yeni’yle kastedilen, daha çok ‘eskidir’

Bir süredir Türkiye’de egemen siyaset odaklarının dilinde milliyetçi mitolojik ögeler dikkat çekiyor. İktidarın, hatta bizzat Erdoğan’ın maddi-manevi desteğine sahip “Diriliş Ertuğrul” gibi diziler; Kayı boyuna ilişkin sembol ve simgelerin popülerleşmesi; Kutul Amare, Abdülhamid gibi başlıklar altında yürütülen tartışmalar ve popüler kültür ürünleri… Bu frekans yoğunluğunun bu dönem için nasıl bir anlamı var?

Birincisi, milliyetçi-muhafazakârlığın en geniş şemsiyesi açılıyor böylece. Ortalama milliyetçi-muhafazakârlığın, İslamcılığın, Türk milliyetçiliğinin farklı ekollerinin, hatta Türkçülüğün motiflerini kullanarak büyük, çok büyük bir halı dokumaya çalışılıyor. Hatta bazen buna “ulusalcı” tabir edilen milliyetçiliğin motiflerinin de katılabildiğini, onlara da göz kırpılabildiğini görüyoruz. Uç bir örnek olarak, Erdoğan, Nihal Atsız’ın bir şiirinden de parça okudu mesela. Oysa siyasi serencamı boyunca asla okumuş olmadığı, okumasının düşünülemeyeceği bir “kaynak”tır Atsız. Dine açıkça mesafeli, ırkçılığı sakınımsızca benimseyen bir ideolog. Bu geniş şemsiyenin niye açıldığını, belki daha doğru bir teşbihle bu kocaman çadırın niye kurulduğunu izaha gerek yok: MHP’yle işbirliğinin, kurulan seçim ittifakının icabıdır. Genel olarak, rıza ve itaat üretiminin zeminini genişletme taktiğinin icabı.

İkincisi, hamaset işlevi var. Dikkat ederseniz, verdiğiniz örnekler, hep “şecaat arz etmeye” dönük; yani kahramanlık, mehter havası, “biz öyle büyük bir milletiz ki” dolduruşu, hey hey de vay vay. Bu ajitasyon ne için, neye yarıyor? “Karşı tarafa” karşı seferberlik havası yaratmaya, böylece taraftar kitlesini tavında tutmaya, siyasi hasımları yıldırmaya yarıyor. Meselelerin gerçekten tartışılmasını önlemeye yarıyor. Ve kuşkusuz korkuları, kaygıları, güvensizlikleri örtmeye yarıyor. Bununla sadece iktidarın dar halkasındakilerin ve ona canı gönülden bağlananların siyasi ikballeriyle ilgili kaygılarını kastetmiyorum. Son birkaç yıl içinde darbe görmüş, toplu ölümlü suikastlar görmüş, ekonomik krizden etkilenen ve daha ciddi bir kriz endişesi taşıyan insanların müphem kaygılarına da hitap ediyor sanırım bu ajitasyon.

 Siz de, bu yakınlarda yayınlanan son kitabınız “Zamanın Kelimeleri”nde, milliyetçi-muhafazakâr iktidar blokunun siyasi temsilcilerinden doğarak muhalefete hatta gündelik yaşama kadar yayılan söylem ve kavramları analiz ediyorsunuz. Bu dönemi, kendi jargonu açısından diğerlerinden ayırt eden temel özellikler nelerdir? ‘Yeni Türkiye’nin lügatı, hangi siyasal-toplumsal saiklerden doğuyor?

Jargon dememeli bence buna. Çünkü, birincisi, bu lafların bir çoğunun, Türkiye’nin siyasi dilinde, özellikle Türk sağının dilinde, bir geçmişi, geleneği var. En kudretli söz olarak “yerli ve milli” başta olmak üzere… Bu iktidar, bir yandan, geleneksel bir sağ söylemi işleyerek yeniden üretiyor. İkincisi, kitapta da örneklediğim gibi, lafların hepsini değil ama birçoğunu, pekâlâ bu iktidarın sıkı muhalifleri de kullanıyorlar; mesela “algı operasyonu”, mesela “hiçbir farkı yoktur”, mesela “büyük resmi görmek”… Bu lafların çoğu iktidarın icadı da değiller, fakat bu iktidar tarafından hararetle çoğaltılıyor, tantanalı bir şekilde kullanılıyorlar. Birçok durumda da muhalifler aynı lafları iktidara karşı seferber etmeye çalışarak, ama bazen de nötr bir malzeme olarak devralarak, bu çoğaltıma katılıyorlar. İki durumda da, jargondan değil, adeta “mesleki” bir lügat gibi dar bir zümreye sıkışmış bir dilden değil, yaygınlaşmış, popülerleşmiş bir ağızdan söz ediyoruz.

Ayırt edici özelliği ne, karakteristiği ne, diyorsunuz… İlk sorunuza verdiğim cevabı devam ettireceğim bir bakıma. Feci hamasi bir dil bu. Bir vahamet ve aciliyet havası estiriyor. Husumeti estetize ediyor. Sözü ve konuşmayı boğuyor. “Kamuoyu” denen ortamı gaza boğan, kamuoyunun soluk almasını, hayat etmesini imkânsızlaştıran bir dil.

Bu sağcı dil, yeniden çağırdığı ya da icat ettiği kavramlar ve söylemle yeni bir kurucu anlatı mı inşa ediyor? Böyle bir yaklaşıma katılır mısınız? Türkiye’de cumhuriyetin büyük kurucu anlatısı yerine inşa edilen İslam-Türkçü bir yeni anlatı çabası var mı sizce?

İddiası, kurucu anlatı olmak. Ne diyorlar? “İhya ve inşa” aşamasına geçtiklerini söylüyorlar. Yani Batılılaşma-yanlış modernleşme-Kemalizm belâlarının bozduğu zemin iyi kötü temizlendi, tarla yeniden ekime hazır hale getirildi, şimdi bu tarlada artık Osmanlı ve Türk-İslam medeniyetinin bir yeni rönesansı yeşerecek. İddia, bu.

Fakat kuruculuktan beklenecek “pozitif” söylem, yine zayıf kalıyor. Kültürel yozlaşmaya, yabancılaşmaya yol açtığı söylenenlere kahretmek, işte “gayrı milli” denen aydınlara verip veriştirmek, hâlâ en zevkli iş ve esas mesai buna veriliyor.

“İhya”, biliyorsunuz canlandırmak, diriltmek demek. Zaten olanı, eskiden olanı yeniden hayata getirmek. Burada, kaçınılmaz bir nostaljizm meyli var. Elbette “ihşa ve inşa”cı söylem bunu reddeder – ama var! Her şeyden önce, bu kültürel ve ideolojik politikanın popüler dinamiği, nostaljiyle işliyor. İlk başta konuştuğumuz hamasetin yakıtıyla beslenen bir nostalji. Az evvel bahsettiğimiz husumet enerjisiyle de birlikte düşünmek lazım bunu. Melankolik bir nostalji değil, hınçlı bir nostalji söz konusu. Hem dünya aleme karşı “bize neler ettiler!” mağduriyetiyle, hem işte “aydınlara” ve “gayrı milli” unsurlara karşı “hainlik yaptılar”, “tarihimizi unutturdular” hıncıyla birleşiyor. Neticede, vülger ve yavan, verimsiz bir nostalji çıkıyor. Nitekim birçok İslamcı, muhafazakâr, milliyetçi yazar çizer de bundan rahatsız, “kültürel ihya işi bu iş böyle olmaz” diye mızırdanıyorlar.

Bir şey daha ekleyeyim… İslam-Türkçü veya Türk-İslamcı dediğimiz terkip, öyle yekpare, bütünlüklü bir ideolojik formasyon mu? Değil. Kendi içinde de ayrışmalar var, bir mücadele var. Sadece İslamcılık içinde dahi var. Birçok İslamcı çevre, zaten İslamcılık bakımından arızalı gördükleri Milli Görüş çerçevesinin bile artık dışına çıkıldığından, İslamcılığın muhafazakârlığa evrildiğinden rahatsız. Bir milliyetçileşme ve devletçileşme eğiliminden rahatsız. Bu çevrelerin bazıları, bir yandan yine de “sahip çıkma” ve böylece etkilemeye çalışma taktiğiyle davranıyorlar. Milliyetçi çevreler, bir uçta “fikrimiz iktidarda” hevesine kapılmaktan, diğer uçta “milli beka” davası adına bekamızı tehlikeye düşürecek bir yozlaşmaya ve manipülasyona yelken açıldığı kaygısına kapılmak arasında ayrışıyorlar.

Bir üstyapı fenomeni olarak ‘zamanın kelimeleri’ ya da ‘zamanın lûgatı’ dünya ölçeğindeki bir sağcı popülizmle eşzamanlılık içinde zuhur ettiğini söyleyebilir miyiz?

Doğru, söyleyebiliriz. Zaten genellikle bizim Türkiye’de her şeyi kendi biricikliğimiz görmek gibi, kendimize mahsus görmek gibi bir eğilimimiz var. Oysa öyle değil. “Çağdaş” dünyaya gayet uygun bir gidişat içindeyiz! Dünyanın batısında da doğusunda da, güneyinde de kuzeyinde de, mukayese edilebilir bir iktidar tekniği ve politik-ideolojik “tarz”, diyelim, etkisini gösteriyor. Elbette tıpatıp aynı değil, tarihsel ve bölgesel şartlara göre farklılaşıyor ama işte, mukayese edilebilir ortaklıklar da var açıkça. Teşhisi tastamam yapılmış, adı konmuş bir “şey” de değil bu. İki dünya savaşı arasının karambolüne benziyor. Faşizmlere benziyor, daha şüphesiz bir biçimde popülizmlere benziyor. Ama siyasetbilimcileri bu adlarla yetinmekten alıkoyan, bu terimleri şerh düşerek kullanmaya iten bir fark, bir yenilik de var. Klasik faşizmlerle mukayese açısından bence önemli bir fark, bir sosyalist-komünist “tehdidin” yokluğu – “yakın ve acil” anlamda yani.

Velhasıl, yeni bir zamanın yeni fenomenlerini anlama çabasından vazgeçmemek kaydıyla, faşizan bir popülizmin birçok belirtisi, beynelmilel bir geçerlilik kazanmış durumda. ABD’de Trump, Hindistan’da Modi, Macaristan’da Orban, bu işin en meşhurları. Modi hep “milletimiz” adına konuşuyor, arada hiç aracı yok ve o millet içindeki meselelerden bahis yok. Yoksul kökenini “elitlere” çatmak üzere gururla vurgularken, “çay sattım, milleti satmadım” gibi bir vecize telaffuz edebiliyor mesela. Orban, göçmenlerin “hayat tarzımızı, kültürümüzü, ahlâkımızı, Hıristiyan geleneğimizi tehdit ettiğini” söyleyerek, dehşetengiz bir “barbar yabancılar” imgesi kuruyor. “Sıradan adama” hitap eden, “dobralık” suretinde anti-entelektüalizm, milli “öze dönüş” hamaseti, siyaseti, yargıyı, kamuoyunu “aradan çıkartmak” isteyen bir “ne diyorsak o” heyheylenmesi…

Siz ‘yeni sağ’ın, solun değişim ve yenilik iddiasını çalarak devrimci bir kılık kuşandığını da söylüyorsunuz. Bugünkü ‘yeni’ kavramlaştırmalarını da bu minvalde değerlendirebilir miyiz?

Batı’da yeni sağ, 1970’ler/80’ler dönümünden itibaren bu iddiayla çıktı. Özgürlük ve yenilik şiarlarını gasp eden solun, tam tersine bunların köküne kibrit suyu döktüğünü ileri sürdü. Bu kavramları solun sultasından kurtarmanın “devrim”in ta kendisi olduğunu söyledi. Piyasayı serbestleştirmenin en has özgürlük olduğunu söyledi. (Reklam endüstrisi, zamanla tek mümkün özgürlüğün bu olduğuna da alıştırdı bütün dünyayı!) Solun dogmatizmiyle ve ahlaki-kültürel hegemonyasıyla insanları “kastığını”, onları yapay ve kendilerine yabancı birtakım züppeliklere zorladığını, onlara kendileri gibi olma imkânı vermediğini, bu “hegemonyadan” kurtulmanın başlı başına bir devrim ve ön açıcı bir yenilik olduğunu söyledi. Özal’ın Türkiye’de kurduğu dil de buydu.

AKP, en fazla 2013’e kadar uzatabileceğimiz liberal döneminde, bir bakıma bu hattı devam ettirdi. Buna bir de askerî vesayeti alt etme misyonunu ekleyerek pekiştirdi. Gerçekten de bir sorun olduğunu belirtmemiz gerekir bunun, askerî vesayet diye de bir bela gerçekten vardı ve vardır da bu memlekette. Mesele şu ki, bu dönemde askerî vesayet, bütün kötülüklerin anası olarak bir “Kartaca yıkılmalıdır” kampanyasına vesile edildi, her somut mesele buna indirgendi, araçsallaştırıldı ve bir yandan da iktidarın husumet duyduğu, bastırmak istediği çok şey de askerî vesayet çuvalına tıkıldı.

“Yeni Türkiye” sloganı da, ilk çıktığında, bu çizginin devamını ima eder gibiydi. En azından Davutoğlu hükümetinin “Yeni Türkiye” programında, hâlâ hava biraz buydu. “Medeniyet inşası” iddiasıyla, “vatandaşının kafasına ideoloji kakmayan devlet” vaadini mandalla da olsa tutturmaya dönük bir imaj çabası, en azından, vardı…

Fakat aşağı yukarı son bir iki yıldır, sadece 15 Temmuz da değil, adım adım yükselerek 2015 Haziran sonrasından beri, “çözüm süreci”nin bitirilmesinden beri, “Yeni Türkiye” sloganı pek o kadar revaçta değil artık. Tamamen cayılmış da değil, bir kenarda duruyor… Ama şimdi bahsettiğimiz reaksiyoner nostaljizm daha baskın, köklere, “öze” dönme mehteri daha baskın. “Yeni”yle kastedilen, daha çok “eski”dir. Batılılaşmacı politikaların tahribatının silinmesi, böylece üstü onun tozuyla örtülmüş eski güzel kültürümüzün gün yüzüne çıkarılmasıdır. Yine daha önce söylediğim gibi, ihya ve inşa söylemi de, yeni bir hamleyle kurucu olmaktan ziyade, “arızayı gidermeye”, “yanlış” ve “yabancı” kültürü kazıma işine odaklanıyor. Yani yenilikçilikten ziyade, restorasyonculuk momenti baskındır.

Bu yeni ‘İslam-Türkçü’ söylemin fiziksel etkinlik açısından sınırlanmışlıkları nelerdir? Muhafazakâr milliyetçilik bu söylem ve kavramlarla toplumun zihinsel algısını kuşatmaya devam edebilecek mi?

“İslam-Türkçü” dediğiniz veya milliyetçi-muhafazakâr ideolojik içerikten öte, “format” önemli burada. Hatta format belki daha önemli! Kaskatı, su geçirmez bir “biz”e kapanmak, dehşetli bir hınç üretimi, habis, şehvetli bir karalama dili, muhalefete de sirayet edebiliyor. Sadece politik zemini kastetmiyorum, günlük ilişkilere de sirayet edebiliyor. Zihin şirazesini iyice kaydıran bir şey bu, çok vahim. Onun için, başka bir dil kurabilmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum.

PAYLAŞ