YİNE BİR 2 TEMMUZ’A DOĞRU
YİNE BİR 2 TEMMUZ’A DOĞRU

YİNE BİR 2 TEMMUZ’A DOĞRU

EREN AYSAN

Dino Buzzati’nin Tatar Çölü romanında, askeri okuldan yeni mezun teğmen Giovanni Drago’nun Eylül sabahı ilk görev yeri olan Kuzey Krallığı’nın sınırındaki Bastiani Kalesi’ne gidişi anlatılır. Drago’nun yaşamı, yaklaşık otuz yıl kalede kaldıktan sonra eve dönüş yolunda, bir han odasında son bulur.

Aslında kaleye dört aylığına gelmiştir. Bir yanda dik kayalıklarla dağların, diğer yanda Kuzey Krallığı’na ait uçsuz bucaksız Tatar Çölü’nün yanı başında otuz yıl boyunca kuzeyden gelen düşmanı bekler. Ama bir türlü düşman gelmez. Bu can acıtıcı bekleyiş aslında hayatın insanı sınaması gibidir. Bir türlü umudu elinde tutamaz kişioğlu. Çok uzun zamandır 2 Temmuz yaklaştığında gördüğüm hep, “Bir gün mutlaka!” direnciyle geçip giden hayatlar, taziyeler içinde geçen ömürler oluyor. İşte bütün bunlar, yaşam hakkının kutsallığını bir kez daha yüksek sesle vurgulamamızı sağlıyor. Ama o kadar!

Çok uzun yıllardır Türkiye’nin okuyan, anlayan insanlarının vicdanında kanayan bir yara: Failleri meçhul bırakılan siyasi cinayetler. Aileler eli erdiğince yakınını unutturmamaya çalışsa da, bireysel çaba ve etkinliklerin geniş kitlelere ulaşamadığı bir gerçek. Gerçekleştirilen anmaların da çoğu zaman, alışılageldik bir formaliteyi yerine getirmenin ötesine geçmediği rahatlıkla gözlemlenebilir. Süreçte ailelerin çoğunlukla sonuçsuz bir hukuk mücadelesiyle karşılaştığını ve alanlarının daraldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Böylesine acı deneyimden gelen ortaklığı yaşayanların ise bir araya gelip birbirlerinin yaralarını sardığını, dahası yine birbirlerinin yürüyen hukuk mücadelesine manevi destek olduğunu vurgulamak ise şaşırtıcı olmaz. Ne acı ki, adaletin sağlandığı ülkelerde ne faili meçhul cinayetler olur, ne de aileler kendilerinin ve toplumun yarasını sarmak için sürekli bedel ödemek durumunda kalır!

Aslında bütün siyasi cinayetler sonrasında yaşanan acılar birbirinin kopyası gibidir. Mesela bir panelde aynaya bakar gibi benzer konuşmaların içinden geçebilirler dinleyenler. Aileler ise adeta tek vücut olur. Kendisini bir başkasının gövdesinde görebilir çoğunlukla. Belki de bu yüzden süreçte kendini en yakın hissettiği yer bir başka yakınını kaybedenin omzudur. Tıpkı Dario Fo’nun bir oyunun adı gibi Hepimizin Hikâyesi Aynı’nın girdabından dışarı çıkılmaz. Süreçte aktarım mağdurun diliyle çoğalır. Salonlarda sesler yankılanır. Ama duyması gereken kulaklar onları duymaz. Görmesi gereken gözler görmez!

Rus şairi Aleksandre Blok’un çok sevdiğim dizeleridir: “Durgun yıllarda gelmiş olanlar dünyaya/ anımsamazlar geçtikleri yolları.” Ülkemizin çalkantılı döneminden geçerken aklımızda, kalbimizde biriktirdiğimiz ne çok acıya, ne az sevince tanıklık ettik. Bizi biz kılan görüp geçirdiklerimiz değildi yalnızca. Yaşadıklarımızın ruhumuza kederle dokunması, parmak uçlarımıza kadar derin bir hüzünle savrulmamızdı.

Kazancakis’in o meşhur Zorba romanında hayattan beklentilerini olabildiğince azaltmış bir entelektüel bir süreliğine ruhunu dinlemek için Girit’e gider. Kendisine ait linyit kömürü madenleriyle cebelleşirken karşısına “Zorba” çıkar. Ve onun kulağına bir gün, “İnsan zorlayıcı olurken bir yanı zorba olmak istiyor, hayatı yaşamak istiyor kısacası…” sözünü fısıldar. Hayatı tüm iliklerine kadar yaşamak, aşkla, sevdayla, tutkuyla, arzuyla harmanlamak kolay değildir. Bizim gibi ülkelerde ise yaşamak ve insanca yaşamayı savunmak ise bedel ödemekten geçer. Ne acı ki…

Geçtiğimiz yıl Nisan ayının son günleri. Ankara’da bahar ayında rayiha kokuları yayılır sokaklara. Hep söylerim erguvan İstanbul’a, nergis Ankara’ya yakışır diye. Güzel bir Pazar günü. Ama ülkem iyi değil. Gencecik bir askerin daha bedeni toprak olacak. Bir anda Çubuk’taki cenaze töreninin görüntüleri düşüyor internet gazetelerine. Ana muhalefet partisi genel başkanının, Kemal Kılıçdaroğlu’nun darp fotoğrafları. Öylece duruyorum. Durmak ne kelime… buz gibi oluyorum. Çözülemiyorum. Tam o anda bir kadın çığlığı kulağımı tırmalıyor: “Yakınnnn… yakınnnn…”

Babalarımızın öldürümünden tam yirmi altı yıl sonra yeniden içimden bir alev gibi taşan, dahası çaresizliğimle harmanlanan andır bu. Daha önce de yaşadık olanca linç görüntülerini. Parti binalarından mültecilere, havaalanı peronlarından sahil kasabalarına kadar taştı her biri.

Oysa linç adına sosyal teoride en önemli unsur bellidir: Ajitasyon. “Halktan bir topluluk” onları eyleme çağıran birileri tarafından sevk edilmiştir. Peki linç kimi zaman “hukuk devletleri”nin gözden gönülden ırak tutmasına karşın kapatılamamış, hatta ara ara geçit verilen yan yollarına dönüşürse ne olur? Ya da “devleti yönetenler” gerekli gücü linç girişimine rağmen gösteremezse?

Vahim diyebileceğimiz tartışmanın başlama noktası tam da burası: Linç tasarımı sosyolojide “medeniyet kaybı” unsuruyla bağlantılı olarak ortaya çıktığı için hemen her şey, bütün değerler alt üst olur. İzleyin tekrar tekrar görüntüleri… İnsan toplulukları bir anda yırtıcı hayvan sürüsü gibi saldırıya geçiyor. Bir grup aslan ağızlarından salyalar akıtarak ceylanlara saldırıyor. Barbar kavimlerden daha ötesini tasarlayarak öldürme şekilleri üzerine hareket alanı planlıyor: Boğazını kesin, paramparça edin ya da elinize kan bulaştırmadan en temizini yapın: Yakın!

Asıl korkuncu bu linç girişimi yapan gruplara bir şekilde “tahrik olma hakkı” bahşedilmesi. Bu hak çok çeşitli olabilir: “Dini inançlarımıza saldırdı!”dan “Ülkemizi bölmek istiyorlar”a kadar. Eskiden gazete ve dergilerin yapamadıkları şimdilerde önce sosyal medyada karşılık buluyor. Hemen toplum vicdanındaki en hassas noktalara atıf yapılıyor: Dini ve milli değerler! Bunların karşısında düşmanlaştırılan bir ya da bir kaç kişiye sistemli psikolojik linç uygulanıyor. Hatta kimileri kova kova kanla yıkamak istiyor birilerini.

İşte böyle bir ortaçağ karanlığının topluma sunduğu, hâlâ o karanlığın isinden kurtulamadığımız bir yangın, katliam ve linç vahşetinde babamı yitirdim. Yaşasaydı belki sayısız şiire imza atacak, istediği romanı yazacak, bir yandan da hekimlik mesleğini sürdürecekti. Bir insanın kaybını şüphesiz ölümün katı gerçekliği içinde düşününce çaresizlikle bütünleşebileceğimiz bir sarmalda kayboluruz. Oysa toprak altına giden yalnızca beden değil, onun biriktirdiği değerler, entelektüel bakış, bilgi, yaratıcılıktır da. Açık konuşmak gerekirse hayatım boyunca babamın yaşam hakkının ihlali sonucunda yapacaklarının yarım kalmasının hüznünü atlatamadım. Çocuk yaşımdan bu yana acımı hafifletmek için çok şey yaptım. Sırtıma çantamı alıp uzaklara, başka ülkelere de gittim. Hayatta bir anlam bulacak kadar zeki hissediyorum kendimi. Şehir sözlüğündeki kıvraklığın ne olduğunu kestirebiliyorum. Ama onun bende bir şey değiştiremeyeceğini biliyorum. Çünkü kardeşim Zeynep de ben de, babalarımız yakıldığından beri ne kalbimizi soğutmayı başarabildik ne de yaşadığımız coğrafyada siyasal islamın palazlanmasının önüne geçebildik.

Payımıza düşen taziyelerin içinden geçen bir ömürmüş meğer. Bir ağız vişne dolusu gülebilirdik oysa. Cinayetler, katliamlar ülkesi olmazdık o zaman. Siyasi cinayetlerde “cezasızlık” olgusunun yerine gerçek anlamıyla “yargılama” sağlanabilseydi ezber ettğimiz bir hikayenin içine gömülmezdik.

Ne acı ki, bize dayatılan hikayede, hak ve hukukun ayaklar altına alındığı o duruşma salonlarını, öfkeye ve umuda kesmiş haykırışları duyduk. Zulmü duyduk o sözlerde… O sözlerde yıllardır kırmızı bültenle aranmasına rağmen yakalanamayan, hatta onlara ehliyet, evlilik cüzdanları verilen tetikçilerimizin umursamazlığını duyduk. Sürekli sorular sormaktan yorulduk. Ama yorgunluğumuz soru sormamızdan değil, yanıtsız kalmamızdan…

Ey babalarımızı yakanlar, katiller, onların işbirlikçileri ve işverenleri… Yıldönümünüz kutlu olsun! Siyasal islamcılarla her türlü çıkar işbirliğine giren yapılar… Sizin de kutlu olsun yıldönümünüz! Tek bildiğimiz, inadına, birgün, son sözü söyleyecek taraf olacağımızdır. Birgün bizler babam Behçet Aysan’ın “Yarın diye bir şey var” şiirini haykırarak söyleyeceğiz!

İnanıyorum!