YUSUF YAĞDIRAN: KÜÇÜREK ÖYKÜ NE DEĞİLDİR

 1. KISIM: KÜÇÜREK ÖYKÜ[1]

 Küçürek öyküler, akreple yelkovan arasına sıkışan özgür görünümlü; ama bürokrasinin kâğıttan kelepçelerle tutukladığı çağcıl mahkûmların kendini fark ettikten sonraki çığlığı gibi kısa, keskin ve tizdir. Bu keskin çığlıkta, sınırlarına çarparak ‘hiçbiyerdeliğini’ keşfeden insanın bunaltılı arayışları vardır. Yurtsuzluğunu birey olarak duyumsayan insan, umutsuzca yaşamı sorgulamaktadır. O yüzden yabancılaşma, köleleşme, umutsuzluk, yalnızlık, iletişimsizlik, çöküntü ve bunaltı ana izlekleri üzerine kurulan küçürek öyküler, çağın baskın eğilimi doğrultusunda ulusal ya da geleneksel öğelerden çok, bireysel öğeleri işler.

Bu tür öykülerdeki şiirsel tadın kaynağı, insanın en uyanık haliyle kurduğu rüya halini dile taşıması ve böylesi sezgi/algı anları üzerinde yoğunlaşmasıdır. Anlatıcı, bir kişideki herkesi görmeye ve göstermeye gayret ederken dilin bütün çağrışım değerlerini hesaba katarak kullanır.

Dadaizm, fütürizm, sürrealizm, irrealizm ve postmodernizm gibi akımların etkisi altında hızlı tüketim çağının ürünü olan küçürek öyküler, bu çağın ruhuna uygun bir biçimde; anlatısını tip, olay ve betimlemeden olabildiğince arındırır, soyutlar ve yaşamın sonsuz derinliğini şimşek gibi anlık parıldamayla bir noktadan aydınlatmaya, göstermeye çalışır.

Çağımızda her şeyi parçalayan, küçülten, minimize eden baskın görüş, uzun anlatı yapılarını da aynı eğilim doğrultusunda kısaltmış ve minimize etmiştir.

Küçürek öyküler genellikle kahraman bakış açısı ve tanık bakış açısıyla anlatılır. Olay örgüsünün genel karakteri epizodiktir. Klasik anlatılardaki giriş-gelişme-sonuç bölümlerini dışlayan bu epizodik yapı, küçürek öyküleri tam da bir kesit öyküsü yapar. Ancak bu bölümlerin yokluğu, nedensellik bağlarının tamamen dışlandığı anlamına gelmez. Küçürek öykülerdeki nedensellik bağı, gerilimin doruk noktasındaki olaya, aynı noktada kendini açımlayan başkişiye ve tüm bu olayların simgesel bir göstergesi olan mekâna içkindir. Sonuç ise müstakil bir bölüm olarak değil, kimi zaman bir kelimenin çağrışımında, kimi zaman da bir tümcede saklıdır. 

Kısa öykü, anadüşünceyi oluşturacak, besleyecek ve geliştirecek bir oyluma sahipken küçürek öyküler,  anlık aydınlanmaları ve vurguları esas aldığından böyle bir olanağa sahip değildir. Onu var kılan, her türlü ayrıntıyı silerek ana izleğe kuş uçuşu ulaşma yeteneğidir. Dolambaçlı yollar, zamansal sapmalar/sarkmalar/geri dönüşler ve kopuşlar küçürek öyküde pek görülmez. Zira küçürek öyküler, anlık/birdenbire/ansızın aydınlanmaları ve patlamaları içeren kurgulardır ve asıl öykü bittikten sonra çağrışımlarla kendini tamamlar.

Anlatılardaki ayrıntıları silme ve öze ulaşma duyarlılığı, kişilerin adlarından çok niteliklerini ve temsil yeteneklerini esas alır. Durum öykülerinde öykü unsurlarının sezdirme yoluyla verilmesi özelliği küçürek öyküler için de vazgeçilmez kurgu özelliklerindendir.

Küçürek öykülerde genelde şiirle bağdaştırılan zamanın durması olarak düşünülebilecek askıda kalma anları vardır. Zamanı durdurup zamansızlığı gerçekleştirmesi, bir karakterin anatomisini çıkarması ya da karmaşanın hüküm sürdüğü küçük bir köşeye düzen getirmesi gerekmektedir. Tabii bizi, hiç de basit ve kolay kabul edilebilir olmayan gerçeklerle yüzleştirerek rahatsız da etmelidir.

Zamanın göreceliği hususu, niteliksel ve niceliksel bir ayrımdan doğar. Nicelikselliği ile herkes için olanı ifade eden sosyal zamanda yaşayan bireyler, zamanı içselleştirdiğinde bu kavram niteliksellik kazanır ve insanın ruh durumuna göre değişen bireysel zaman algısından söz etmek gerekir. Bireysel zamanın nitelikselliği, varoluşun hissedildiği âna göndermede bulunur. Yine varoluşun hissedildiği yerler, küçürek öykülerin ana matrisini oluşturur. Bu öykülerde mekân büyük bir ağırlıkla labirentleşen kapalı ve dar mekânlardır. İnsanın kendi ve dünya ile kavgalı olduğu bu mekânlar, fiziksel olarak geniş çöl, ova, dağ başı da olsa; daralan, insanı yutan bir özelliğe sahiptir ve anlatı karakterleri, yaşamak için o kocaman mekânlarda kendilerine yer bulamazlar. Mekânın koruma niteliğini yitirmesi, onun labirentleşmesine yol açan en önemli unsurdur; zira korumayan mekânlar insanı tutuklar, boğar, yok eder. Soyutlaştırılan ve bireyin varoluşunu hissettiği yere dönüşen mekân, bireyin yalnızlığı/iletişimsizliği bağlamında izlekleşerek algısal anlamda mekânı darlaştırır. Küçürek öykülerde mekân, Bachelard’ın deyimiyle, doğrudan izleğin ve karakterin ‘dışardaki içerdeliği’dir[2]. Mekânın temsili değeri doğrudan adından kaynaklanır ve şehir, kalabalığı/tutunamayışı; köy, bakış açısı darlığını; deniz, öteler özlemini; duvar, yalıtılmışlığı/iletişimsizliği; kuyu/mahzen, dışlanmayı/unutulmayı; dağ başı, terk edilmişliği/unutulmuşluğu simgeler.

Öyle görünüyor ki küçürek öyküler de şiir gibi zamanla ortak bir sembol dili oluşturacak şekilde konumlanmaktadır.

  1. KISIM: DİL VE ÜSLUP

Küçürek öykülerde ayrıntıların atılarak betimlemelerin en kestirme yoldan özü ifade eder şekle büründürülmesi ile sağlanan yoğunluk, başat değer olarak kabul edilir. En iyi örnekleri çoğunlukla dolambaçlı bir dil kullanır ve derinlikli bir biçimde insanlık durumundan söz eder ve doğrusu bunu, başka hiçbir biçimde bu kadar açık görülemeyecek şekilde yapar. Farklı anlatım teknikleri ve biçimleriyle kurgulanan küçürek öykülerde konuşma/diyalog tekniği sıkça kullanılır.

İnsanın merkezde olduğu bu anlatılarda içerik ve biçim açısından metin içi ve metin dışı göndergeler önemli rol oynar. Bu metinler, gösterge ve anlambilim açısından incelendiğinde birer ‘açık yapıt’ olma özelliği ile dikkat çeker. Sözcük, tümce haline gelmeden önce tek başına sadece kendini temsil eder; ama tümce haline gelince bir başka gerçekliği, başka bir oluşu betimler.

Dilsel sapmaların yer aldığı bu tür öyküler, ilk başta anlamsız, eksiltilmiş, tamamlanmamış, farklı tümce dizisiyle yapılandırılmış gibi görünse de yazar, sözcüklerle yetinerek okuru, bu sözcüklerin çağrışım dünyasına davet eder. Bu ve benzeri bağıtta, estetik yapısıyla küçürek öyküler şiire yaklaşır. Ne var ki sözcükler şiirde ‘değeri’ itibariyle, küçürek öyküde ‘anlamı’ itibariyle öne çıkar. Şiir, doğası gereği; küçürek öykü, zorunluluktan yoğundur.

III. KISIM: KISA ÖYKÜ – KÜÇÜREK ÖYKÜ

 Kısa öyküden küçürek öyküye evrilmenin en önemli dönüm noktası, şüphesiz modern zamanların insanı parçalaması ve her bir parçasını ayrı zamansızlığa mahkûm etmesidir. Zaman unsurunun bu kadar insan dünyasına hâkim olduğu ve onu parçaladığı bir dönemde sanat da kendini parçalamalı, küçültmeli, minimize etmeliydi; çünkü hızlı ve ayaküstü yaşamayı/yemeyi tercih etmek, insanları daracık alanlara kapanmak zorunda bırakmıştı.

Kısa öykünün atomize biçimi olan küçürek öyküleri, ontolojik anlamda zamansızlığını ve yurtsuzluğunu hisseden insanın bir farkındalık çığlığı olarak kabul etmek çok yerinde olacaktır. Kısa, keskin ve tiz bir çığlık. Kısa öykü bu çığlığı her zaman aryalaştıran bir yapıya sahiptir ve çoğu zaman bu çığlığı korodaki diğer sazların sesine feda eder. Bu nedenle kısa öykünün vurgusu tek bir izlek üzerinde yoğunlaşmaz ve çoğu zaman kısa öyküde ana izlek tartışmalıdır. Oysa küçürek öykünün çıkış noktası aynı zamanda dönüş noktasıdır. Kısa öyküde anlatımın sonuç kısmına doğru varılan doruk nokta, küçürek öykülerin başlangıç noktasıdır.

Charles Baxter, roman biçimini ‘törel seçimlerin eyleme dökülmesi’ olarak tanımlar ve roman kahramanlarının yaptığı seçimlerden sorumlu olduklarını belirtir[3]. Kısa öyküde de başkişi genelde bir tür seçme ya da en azından bir seçim yanılması hakkına sahiptir. Ancak bu öyküler törel seçim ya da ruhsal eğilimleri sergileyen eylemler değildir. Küçürek öykü kişileri ise anlık gerilimlerin kurmaca unsurları oldukları için, çoğu zaman eyleme bile geçmeden sadece düşünsel tepkileri ile varlık bulurlar. Kahraman tepki verdiğinde, durum kahramandan daha geniş boyutlu ve daha güçlüdür. Zira daha kahraman yokken durum vardır ortada. Küçürek öykü kahramanı, yalnızca geçmişten gelen verili bir bilincin temsilcisi değil, o anki duruma göre tepki geliştiren ve kişiler düzleminden çok kavramlar veya semboller düzleminde yer alırlar. Bu soyut ve sembolik tavır, küçürek öyküyü şiire yaklaştıran önemli bir özelliktir.

Anlık bir fark ediş, duyuş veya etki üzerine kurgulanan küçürek öykülerde konunun ya da izleğin durumuna göre şekillenen mekân, olayların üzerinde geçtiği topografik bir yer olmaktan çok doğrudan mesaja/izleğe hizmet eder. Bachelard’ın savını tersyüz ederek söylersek bu öykülerde mekân, ‘içerdeki dışardalıktır’.

Kısa öykü, küçük bir ânı anlatırken içe doğru genişleyerek veya bir kahramanın uzun hayat sürecini anlatırken özetler, zamanda atlamalar yaparak kazandığı süreyi; betimlemeler, benzetmeler, mecazlar için rahatça harcayabileceği bir oyluma sahiptir. Küçürek öykü ise böyle bir oylumdan yoksun olduğu için sırtını bir anlık saptamaya veya etkiye yaslar.

Burce Holland Rogers, roman, kısa öykü ve küçürek öykü farkını şöyle anlatır: “Okur; edebiyat evini keşfetmek üzere odalarda bir gezinti yapmaya ve mahrem alanları araştırmaya davet edilebilir, bu romandır. Okur; evin odalarından birinin penceresinden içeriye bakmaya davet edilebilir, bu kısa öyküdür. Okurdan evdeki kapının anahtar deliğinden, odanın sadece bir bölümünü görecek şekilde diz çökerek içeriye bakması istenebilir, bu da küçürek öyküdür.[4]

 

  1. KISIM: MESEL – KÜÇÜREK ÖYKÜ

Mesel, bir hakikate atfen anlatılan alegorik öyküdür. Kısa bir yapıya ve eğiten/ders veren bir içeriğe sahiptir. Mesellerin asıl önemi, kendisinin dışındaki bir konuya yaptığı atıftandır. Kendisi yardımcı ve eklenti bir metindir; ancak kendi içinde tutarlılığı olan bir metin. Eklenti metnin yorumu, açımlanması, çıkarımı; ana metne/duruma uygun olarak yapılır. Meseller muhataplarına rol, davranış, düşünce ve anlama modelleri sunarlar ve evrensel bir kapsayıcılıkları vardır. Küçürek öykülerinse doğrudan bir mesaj iletme, halkı eğitme, ders verme gibi bir işlevi, içeriği yoktur. Bu bağlamda sembolik söylem dışında mesele benzemez. Meseli anlatan, dünya ile barışıktır; oysa küçürek öykü yazarı, kendisi ile dahi kavgalıdır; endişeli ve huzursuzdur; insanın yabancılaşmasına içerlemekte ve yaşam adına kökensel kaygılar taşımaktadır.

 

  1. KISIM:KÜÇÜREK ÖYKÜ ÖRNEKLERİ

EVDE OLMAK – ISTVAN ÖRKENY

Küçük kız, yalnızca dört yaşındaydı. Aklı birçok şeye yetmiyordu henüz. Annesi yaşamlarındaki büyük değişimi kavratabilmek için, kızını dikenli tellerin yanına götürdü ve uzaktaki treni gösterdi.

– Ne güzel değil mi? Bak bu tren bizi evimize götürecek.

– O zaman ne olacak ki?

– Evimize kavuşacağız!

– Peki ev ne demek? diye sordu çocuk.

– Bundan önce yaşadığımız yer demek.

– Orada ne var?

– Oyuncak ayıcığını hatırlıyor musun? Belki bebeklerin de duruyordur?

– Anneciğim peki orada gardiyan var mı?

– Hayır yok.

– O zaman, dedi: Oradan kaçabilir miyiz?

 

KISA HAYVAN MASALI – FRANZ KAFKA

“Öf!” dedi fare: “Dünya da günden güne daralıyor. İlkin bir genişti ki, korktum, koştum ileri, uzakta sağlı sollu duvarları görür görmez dünyalar benim oldu. Ama bu uzun duvarlar da bir çabuk birbirlerine doğru yaklaşıyor ki, en son odadayım işte; orada, köşede de kapan duruyor,

gide gide kısılacağım kapana.”

Kedi: “Sen de öyleyse yönünü değistir,” dedi ve fareyi yedi.

YAZGININ ÖLÇÜSÜ – KÜÇÜK İSKENDER

Issız adaya bile düşsem özgür ve/veya yalnız değilim; çünkü aklım var.

[1] Okuyacağınız bu yazı, öğrencisi olma kıvancını hep duyumsadığım ve bana kattıklarıyla düşünmenin formları (zaman ve mekân) üzerinde sürekli bir çalışma olanağı bulduğum sevgili öğretmenim Prof. Dr. Ramazan KORKMAZ’ın ‘Küçürek Öykü’ye değgin okumalarının ve kitaplaştırılmış çabasının bir derlemesidir. Bunun içindir ki yazımın; ondan esinlendiğim, onun izinden giderken ona öykündüğüm pek çok satır ve dize için de mahsus bir selam, sevgi ve minnet ifadesi olarak görülmesini dilerim.

[2] BACHELARD, G., Mekânın Poetikası, Çeviri, Aykut Derman, Kesit Yayınları, 1996.

[3] BAXTER, C., Anlık Kurmaca, Çeviri: Taner Karakoç, Adam Öykü (Kısa Kısa Öykü Özel Sayısı), 12, (Eylül-Ekim 1997). 85-90.

[4] ROGERS, B.H., New Sudden Fiction, Short Short Stories From Amerika And Beyond, (ed: Shapard R., Thomas J.), Norton&Company Ltd., Amerika, (2007).