YÜZÜME HOHLA YERYÜZÜNÜ!

ALTAY ÖMER ERDOĞAN

Mehmet H. Doğan, “Çağdaş bir destan havasında şiirin yeniden doğuşu” diye nitelemişti Hüseyin Ferhad şiirini, Kılıç İpekte Sınanır üzerine kaleme aldığı yazıda. Hüseyin Ferhad’ın divanı sayılabilecek Toplu Şiirleri, barbar kalmaya özen gösteren bir kalbin elektrokardiyografisi gibiydi.

Bu gibi olma durumu, kendini arkaik olanda da sınıyordu bir bakıma. Eski bir Japon geleneği olarak katana ustaları, çeliği döverek kılıcın yapımını bitirdikten sonra havaya ipek bir mendil atıp kılıcın keskin tarafını mendilin altına tutarlarmış. Tüy kadar hafif olan ipek mendil süzülüp kılıcın üstüne düştüğünde iki parçaya ayrılıp da yere düşerse, kılıç sınavı geçti sayılırmış. Eğer ki mendil kesilmeden kılıçtan sıyrılıp tek parça hâlinde yere düşerse, katana ustası “Hüzünlü Feryat” adı verilen bir yas dönemine girer, evini ve şehrini terk ederek yıllar süren bir inzivaya çekilirmiş. Övgü kılıcın, yergi ustanınmış. Hüseyin Ferhad’ınyeniden doğurduğu şiir, bir sosyomorfolojinin küllerinden göğe yükselen Anka kuşudur adeta, ustasına yergi bırakmayan türden. Bu şiirin izini sürdüğümüzde, en çok kendimize çıkabildiğimiz kadar en az belleğimizi taze tutan bir hesaplaşma çemberinin ortasında buluruz kendimizi. Nihayetinde bir cümleyizdir! Bilcümle kendisine çalışılmış…

Cümle o kadar büyüktür ki, sayısız an ve anıyı biriktirir gövdesinde. Cümlede sevinç de barınır keder de; acı da vardır, ayrılık da, ihanet de… Özne hep aynıdır da yüklem değişir, tümleçler de. Çünkü mekân ve zaman değişim içindedir. Nesneler de… İnsanı buradan kavramak yalnızca şaire has olmasa da ölümlü oluşa karşı ölümsüz sözcüklere sığınmanın oluşturduğu bir yordam kadar gözün hikâyesindeki derinliğin ölçüsüdür. Bu ölçü şairi şair yapan, onu varoluşun tutsaklığından kurtarabilen, hayata karşı duyarlı kılan, onu zamansızlıktan çekip tarihe dipnotlar düşürmesini sağlayan, mekânsızlıktan azat edip bütün yeryüzünü ona mekân kılan bir ölçüdür aynı zamanda. Hüseyin Ferhad şiirinde fazlasıyla yer alan bu ölçü, yer yer bir isyana ve barbar bir kalbin haykırışı hâline dönüşse de (ki Karl Marx “insanlık henüz barbarlık çağında” diyordu), şiirinin en belirgin özelliği olarak göze çarpıyor. Poetikasının sınırlarını gün be gün genişleten Hüseyin Ferhad, Nihayet Bir Cümledir İnsan’ınZeyl 1 bölümünde kendine ve çağdaşı şairlere şerh koyarak ilerliyor menzilinde; “Ama sen ne bir Fuzûlî’sin, ne Şeyh Galib. Teşbih ve istiarelerin kanyonunda boğulmayı göze almalısın ama: Ahmet Haşim’vari bir melâlle, Nâzım Hikmet’vari bir hınçla, Ahmet Muhip Dranas’vari bir aşkla kalbini sınamayı…” Haşim’i ve Nâzım Hikmet’i ayrı gelenek zincirlerine tasnif eden işlevci edebiyat tarihine kelimenin tam anlamıyla “yabancı” gelen bu tavır, Hüseyin Ferhad’ın elinde tanıdık bir insan yüzünücanlandırıyor sanki. İnsanın yüzü baktığı menzile benzermiş; Hüseyin Ferhad’ın yüzü kendini yeryüzüyle buluşturan bir aynaymış meğer. Geriye kalan ıslık ya da figan…

ISLIK YA DA FİGAN

Saklan, bir aynaya saklan
salt o değil, o ve o da değil
kan revan görmesin kimse
kirpiklerine biriken hüznü

Saklan diyorum bir cep aynasına saklan
sır ol: ıslık ya da figan
sır ol: umu ya da vesvese
hüznüne zerk et yüzünü
sır ol: puhu ya da mâr
bir kanatlı yılan
yüzüme hohla yeryüzünü

 

Nihayet Bir Cümledir İnsan, “Karanfil niye kokar hem de kıpkırmızı” sorusuyla başlatıyor kendini. Kitapta ilk bölüm “Ah’lar, Sagular” adıyla sınıflanmış şiirlerden oluşuyor. Yer adları ve tarihlerle kanıtlı şairin bireysel tarihinden kesitler içeren bir bölüm olmasına rağmen toplumsal tarihimize de ışık tutuyor. Üstelik şairin kendi yanıtına da tanıklık ediyoruz; “elbet kanatmak için kokar yaralarımızı”. Melih Cevdet Anday’ın Julius ve EthelRosenberg’in idam edilmeleri üzerine yazdığı “Anı” adlı şiiri geliyor ilk elden aklımıza. Sonra başka başka karanfillere yöneliyoruz; Cansever’in “elden ele” karanfili dilden dile düşüyor bu sefer. Büyüttüğümüz şey aşk mı, Aşk mı? Bunun da yanıtı verilecektir bir gün ben ile Ben’in savaşında. Bu bölümde yer alan “Ex Orient Lux” adlı şiir, eski lüksü kalmayan Doğu’dan kendi güneşini batıran şaire bir çağrı niteliği taşıyor; “Ebu Simbel’i anlat, Nefertari’yi / Puduhepa’yıanlat,Kadeş’i / Penelope’yi anlat, İthake’yi / yurdunu unutan o şaire”. “Hariçten Gazel” adlı şiir de, şairin politik reflekslerine ve toplumsal yüke karşı sorumluluğuna dikkat çekiyor; “Yoo, / sen Kadı Burhaneddin değilsen / değilsen onun taht şehri / içrek hevesi, yüğrük nefesi, lacivert kederi / sungur olsan ne çare / dür, hepten kapat o defteri”. Tarihsel olanla güncele dersler derkenar eden Hüseyin Ferhad, “İzmir, Sırf Bu Yüzden” adını taşıyan şiirinde ise deneyimsiz, küstah, çobanıl diye tarif ettiği kadim Türkçe sevgisini, bir hayat dersiyle taçlandırarak bu şiire bir son ve sonuç ediyor; “Şaşı bir arkadaşım vardı eskiden / bir beden büyük benden / ondan kaptım belki de / baktığım yere düşmemeyi”. Ferhad’ın zaman kurgusu, günceli kapsayacak olanağı en çok bu toplamda bulmuş kanımca.

Kitabın “Kurtların Tanrısı Yine Bir Kurttur” adlı ikinci bölümü, Kılıç İpekte Sınanır’ın kaldığı yerden devam ediyor. Geleneğin taklidinden sakınıp bir bileşime çalıştığını çeşitli söyleşilerinden okuduğumuz Hüseyin Ferhad, bu bileşimi bir adım daha ileriye taşıyor. Tarih bilgisinin derinliğinde günceli sınayan şair, tarihi elinde bir kılıç gibi kullanıyor. Cemal Süreya’dan armağan yırtılan ipek sesi kalıyor okura. Günceli böyle ipeksi bir düzlük gibi görme, ele alma hakkımız olmasa da, şairin yüreğini mesken tutan o Yerli’ye kulak kesiliyoruz. Çünkü herkes bir yerlidir. Çünkü yerimizde durmayışımız, daha iyi bir dünyayı bize getirecek kelimeleri arayışımızdandır. “Çünkü şiir hayattır, unutmayalım, düştür, tarihtir, geçmişte saklı gelecektir, insanoğlunun macerasının yarınıdır”Ferhad’ın söylemiyle. İşte Ferhad, en çok da geçmişte saklı geleceğe, insanoğlunun macerasının yarınına çalışıyor şiirde. Bölüm de şu dizelerle kapanıyor:

Okudum ne buldumsa, kâhin

aşk ve Aşk ile

İki zeyl bölümü ile sona eriyor kitap. Hüseyin Ferhad’ı daha sıkı kavramak için okur, bu iki bölüme özel bir önem vermeli diye düşünüyorum. Poetikaçıklayıcılık taşıyan bu iki bölüm, şairin tarih anlayışından kültüre bakışına, hayatın mimarisinden insan anlayışına uzanan düşünsel bütünlükteki şiirsel metinlerden oluşuyor. Şairin,varlığı arkaik dönemde doğal, modern çağda ise hayal olan insan tipine olan inancı, şiirini de besleyen kaynakların başında geliyor. Şu sözcüklerle tanımlıyor o insan tipini; “Doğayla barışık, evcimen, hayatı sanatsal bir tasarım olarak yaşayan…” Bu bölümlerde medeniyetin etimolojisine dair kafa yoran şair, olan ile olması hayal edilenin gerginliğinden türeyen bir hınçla yazıyor şiirini. Bu hınca bir keder gerekmese de aşkın gerekliliği aşikâr. Acımasız ve kaba bir gerçeklik payı ile bakılan tarihten kafasını kaldırıp gökdelenlerin arasından bozkıra bakabilmeyi deniyor. “Edebiyat kendi gerçekliğini yaratır, yaratmıştır. Bu yüzden, tarihe, edebiyatçıların perdesini araladığı pencereden bakmayı yeğlemişimdir hep” diye özetliyor bakışını. Gerçekliğini dayatmak gibi bir maksat taşımasa da, bu gerçekliği algılayabilecek kalp ile kafa arasındaki uyumu aşılamak istiyor okuruna. Necatigil, “Yazı Gerçeği” adlı şiirinde “Gerçek çok zaman örtülüdür” diye ele alır ya bu durumu; tarihin hangi süsleriyle işlenmiş olursa olsun, Ferhad bu süslü örtüyü de indirmek istiyor gözlerimizin önünden.

Hüseyin Ferhad hep içerik üzerinden değerlendiriliyor, oysa kendi sesine ulaşmış bir ustalık, Celal Soycan’ın deyimiyle kripto dille yazılan bir şiir, “için” olsun bir içtenliğin biçem kazanması, bunlar da eklenmeli şiirinin kâr hanesine. Haydar Ergülen boşuna demiyor Hüseyin Ferhad için “Şiirlerinin kaderini yaşayan bir imla çırağı” diye. Tam da bu tırnağa alınmış çıraklıktaki ustalığı görmek gerekir ki, edebiyatın renk kaybettiği günümüzde imla çıraklığını ele almış bir ustalığa gereksinim var. Fromm, Marx’ın İnsan Anlayışı’nda“Bir insanın yalnızca hissettiklerini yazması onu bir şair yapmaz. Oysa bir insan, yüreğinde dünyayı taşıdığı ve bu dünyayı dile getirebildiği sürece büyük bir şair olabilir” derken oldukça haklıdır. Yüreğinde taşıdığı dünyayı yüzüne yansıtan çok az şair vardır yeryüzünde. Hüseyin Ferhad, bu şairlerden biri. Marx’a göre “İnsanları, kendi dışlarında bir nesnel dünyanın gerçek varlığına asıl inandıran şey, aşktır”. Ferhad’ta bu Aşk olur. İnsandan Aşk’ı söküp atarsanız, ne kalır geriye? Hüseyin Ferhad şiirinden Aşk’ı çıkarırsanız, elerseniz ne kalır geriye? Sıfatlarla egoların şişirildiği, insanın kendi görüntüsüne âşık olduğu bir çağda, şairin görevi yeryüzünü insan yüzüne hohlamak, insan yüzünü yeryüzüne geri döndürmek olsa gerek. Başlangıçta basit kelimelerdik…

Nihayetinde bir cümledir insan. Yeter ki öznesi yüklemiyle aynı yolda yürüsün!