yeni e

iki aylık kültür sanat edebiyat dergisi

Bir Sürgün Hikâyesi: Büyük Zarifi Apartmanı

İstos Sahne’den geçtiğimiz yılın sonuna doğru çıkan Büyük Zarifi Apartmanı oyunu, 1964 yılında Rumların sürgün edilmesini bir apartman dairesinde yaşanan üç ayrı hikâye üzerinden anlatıyor. Üç ayrı aile hikâyesi sürgünün yarattığı tahribat, zorunlu ayrılıklar ve yerinden edilenlerin kentleri ve ilişkileriyle bağlarının kopması veya değişmesi üzerinden kuruluyor.

Beyoğlu’nda Pembe çıkmazında 150 yıllık Büyük Zarifi Apartmanı’nda geçen oyun kurulan dekorlarla dairenin içinde sahneleniyor. Seyirci gerçekten var olan ve pek çok Rum’un hikâyesinin yaşadığı bu apartmanda, kurmacayı deneyimliyor. Oyunun bir diğer özgün yanı ise dijital araçların kullanımının seyirciyi sahneden uzaklaştırmıyor olması. Telefondaki bir uygulamadan çeviri yardımıyla diyalog kurulması, sürgünde yaşananların bir kesitinin beyaz perde aracılığıyla oyunun içinde kullanılması gibi yöntemler oyuna bir derinlik katmaya da yardımcı oluyor.

Anna Maria Aslanoğlu’nun yapımcılığını üstlendiği oyunun oyuncu kadrosunda Çağdaş Ekin Şişman, Gafur Uzuner, Pınar Fidan, Rasmi Tsopela ve Umut Çınar yer alıyor. Oyunun hikâyesini, yaratım sürecini ve deneyimlerini oyunun yazarları Can Utku ve İlias Maroutsis, yönetmeni İlyas Özçakır ve oyuncularından Çağdaş Ekin Şişman ile konuştuk.

SÜRGÜN VE AYRILIK BAĞLAMINDA ÖZLEM

⁠Oyunda üç farklı hikâye var ama üçünde de bir ‘yerinden edilme’ ve bunun geçmişten günümüze bıraktığı izler yer alıyor. Bu izler, bir yakınını kaybetme, bağını/ilişkisini kaybetme, pişmanlıklar ve özlem duygularından oluşuyor gibi. Bu tercihleri nasıl ve neye göre yaptınız/kurguladınız? Bu meselede en yoğun ve öne çıkan duygular bunlar mıdır sizce?

İlyas Özçakır: Kurgulamaya başlamadan önce projenin danışmanı (aynı zamanda yapımcısı) Anna Maria ve yazarlarımız Can ve İlias ile uzun toplantılar yaptık. Ne tür hikâyeler yazabiliriz ve bu hikâyeler birbirlerini nasıl besleyebilir, destekleyebilir ve tamamlayabilir üzerine tartışmalarda bulunduk. Yazarlarımız bir yandan fikirlerini geliştirirken ben de konu hakkında belgeleri inceliyor, kurgu ve kurgu dışı kitaplar okuyor, sözlü tanıklıkları dinliyor, kurmaca ve belgesel filmler izliyordum. Topladığım bütün bilgi, hikâye ve tanıklıkları heybeme attım. Yazarlarımız da bu sırada üçer-beşer alternatifle geldiler. Yeniden toplantılar yaptık ve elimizdeki malzemeleri seyirciye en iyi şekilde aktaracağımız formülü bulmaya çalıştık.

Can Utku: Sürgün ve zorunlu ayrılık söz konusu olduğu zaman kuşkusuz öne çıkan ilk tema özlem oluyor. Gerçi biz elimizden geldiğince çok boyutlu bir anlatıya ulaşmayı hedeflediğimiz için kendimizi tek bir temaya hapsetme tuzağına düşmemek üzere özel bir çaba harcadık. Bir yandan söz konusu özlemi üç oyunda farklı boyutlarıyla anlatabilmeye uğraşırken öte yandan da tematiğimizi aidiyet, bağ kurma, ikilem, pişmanlık, bağışlanma gibi yan temalarla zenginleştirmeyi denedik. Bütünü oluşturan üç öyküde hem belli bir çeşitliliği sağlamak hem de temalarda dağınıklığa yol açmayacak bir bütünlüğü tutturabilmek adına da öykülerimizi akrabalık ilişkileri üzerinden geliştirdik. Birinde anne-kız, birinde baba-oğul ve birinde de kardeşlik ilişkileri üzerine gittik. Ama bunların her birini farklı ve beklenenden biraz da olsa uzak birer yaklaşımla geliştirmeye çalışarak, tematiğimizi oluşturan kavramlara her birinde yeni boyutlar kazandırmaya çalıştık.

İlias Maroutsis: Öyle görünüyor ki insanlar için her zaman bazı zorunlu göçleri zorlayacak faktörler, sağlam ve kopmayacak bağlar ve ilişkiler olacaktır. Bu faktörler genellikle tek boyutlu değildir. Siyasi, sosyal, ekonomik ve kişisel olabilirler. Büyük olasılıkla bunların bir kombinasyonudur.

Bunun ötesinde, bu tür hikâyelerin geride bıraktığı şey, kahramanları için hayatlarının geri kalanında taşıyabilecekleri ve yönetmek için mücadele edebilecekleri bir travmadır. Ancak bunun yanı sıra, değişim için büyük bir fırsat penceresi yaratır ve dogma ve ideolojiden uzaklaşılmasını sağlar. Kişisel düzeyde, her kriz ya birey olarak gelişmek için bir bahane ya da bizi sıkışmış ve durgun tutan son darbe olabilir. Bu, özgür irade ile sosyal programlama arasındaki ebedi mücadeledir.

Oyundaki hikâyelerde sürgünün sonuçlarını, yansımalarını izliyoruz. Bu durumu yaşamamış veya hakkında çok detaylı bilgiye sahip olmayan ya da hiç gündeminde olmayan seyirciler de bir karşılık bulabiliyor, bir şeyler hissedebiliyor. Siz bu bağ hakkında ne düşünüyorsunuz?

C.U: Oyun Büyük Zarifi Apartmanı’nın tarihçesinden yola çıkarak bugünkü Türkiye toprakları ve tabii ki özellikle İstanbul’da yaşayan Rum azınlığın sürgünlük deneyimlerine odaklanıyor ki bu da apartmanın 150 yıllık tarihi içinde 1924 mübadelesi, 1955’in 6-7 Eylül olayları ve 1964 tarihli zorunlu sınır dışı yasası gibi çeşitli kilometre taşlarını içeriyor. Ancak bu tarihsel gerçeklerin altında sürgünlük, zorunlu ayrılıklar, azınlık olma ve kendini azınlık olarak var etmeye çabalama gibi temalar aslında insanlık durumunun evrensel deneyimlerini yansıtıyor. Bu nedenle biz de somut tarihsel olayları, mümkün olduğunca en genel kapsamına ulaşmayı hedefleyerek ele aldık. Kuşkusuz Anadolu ve İstanbul Rumlarına ait olan özgül deneyim bu öykülerde daha güçlü bir yankı bulacaktır, ancak öykülerimizin ve karakterlerimizin içinde bulundukları durumları kavrayabilmek ve onlarla kısa süreliğine de olsa bir duygu bağı kurabilmek için izleyenin ille de o özgül deneyime egemen olması gerekmiyor. İnsan olmanın kendisi bu temalarla bağ kurabilmek için yeterli malzemeyi içinde taşıyor.

İ.Ö: Kurmacanın gücü sebebiyle olduğunu düşünüyorum bu bağın en temelde. Tiyatro, edebiyat, sinema gibi sanat dallarının gücü, empatiye dayalı olmasından kaynaklanır. Bu sanat dallarında eğer güçlü hikâyeler ve güçlü anlatımlarla karşılaşırsanız hiç yaşamadığınız, hatta yaşama ihtimaliniz olmayan durumlar bile sizi doğrudan etkileyebilir.

İ.M: Performansta, Büyük Zarifi Apartmanı‘nın üç kurgusal sakininin bugünkü hayatlarından kesitleri modüler bir anlatıyla takip ediyoruz. Hikâyeleri kadar yansımaları da kesinlikle güncel. Anlatıların özünde kimlik, bir arada yaşama ve seçimlerle ilgili meseleler var. Bu meseleler son derece insani, kolektif ve zamansızdır. Zamanın akışı içinde gelişir ve değişirler. Diğerleri her zaman buradadır. Bir zamanlar Rum toplumunu ilgilendiriyor olabilirlerdi; bugün başka toplulukları ilgilendiriyorlar. Aynı durum ‘gönüllü’ ya da ‘zorunlu’ yerinden edilmeler için de geçerli gibi görünüyor. Sanki hiç durmamışlar gibi görünüyor. Sadece şekil değiştirdiler. Büyük Zarifi Apartmanı‘nın hikâyeleri geçmişin değil, şimdinin hikâyeleri.

⁠Bir apartman dairesini tiyatro sahnesi olarak, hem de üç farklı alan yaratarak kullanmak nasıl bir deneyimdi? Neden sahne de değil de burada yapmayı tercih ettiniz?

İ.Ö: Projenin kendisi zaten buraya özel tasarlandı. Yani fikir, bu mekâna özgü bir şey yaratmaktı en başından itibaren. Oyunlar bu mekâna özel olarak yazıldı. Yazarlarımız gelip mekânda zaman geçirdiler, incelediler ve mekândan aldıkları ilhamla metinlerini yazdılar. Bunun katkısı çok büyük oldu. Üç farklı alanda çalışmak zordu tabii. Seyirciyi oturduğu yerden hiç kaldırmadan, bulunduğu konumdan üç farklı alanı izlemesini sağlamak sahne tasarımı anlamında bizi epey zorladı, çok dar açılarla çalışmak zorunda kaldık. Ama ben çoğu zaman bu tarz kısıtlamaların yaratıcılığı harekete geçirdiğini düşünürüm.

DAİRE KARAKTERLERİN TARİHİNİN BİR PARÇASI

Oyundaki karakterlerle mekânın ilişkisini nasıl kurdunuz?

C.U: Aslında mekân karakterleri doğurdu demek çok yanlış olmaz diye düşünüyorum. Bütün proje esinini mekânın kendisinden aldığı için gerek öyküler gerekse onların kahramanları olan oyun kişileri mekâna dayalı olarak geliştirildiler. Metinlerde de kimi zaman açıkça, kimi zaman üstü örtülü olarak belirttiğimiz gibi bizzat apartman bize öyküleri ve onları yaşamış olan kişileri kendince “fısıldadı”, biz de onların peşine düştük. Bundan sonrasıysa yalnızca bir çeşitlendirme ve zenginleştirme çabasından ibaret oldu.

İ.Ö: Proje mekâna özgü yazıldığı için mekân kendiliğinden başrole oturmuş oldu. Dolayısıyla ben de oyunun yönetmeni olarak sahneleme yaparken diğer karakterlerin yanında mekânı da artı bir karakter olarak göz önünde bulundurmaya çalıştım hep. Oyunun ana temalarından birini hafıza olarak belirlerken ana aksını da hafızanın mekânda yaşamaya devam ediyor olması hissi üzerine kurguladık.

İ.M: Gösterinin yönetmeni İlyas Özçakır ile yaptığım ilk görüşmede, bana Büyük Zarifi Apartmanı‘na ilişkin fikir ve vizyonunu açıkladığında, apartmanın kendisinin gerçek bir mekân ve aynı zamanda bir sahne alanı olarak, yaratacağım tiyatro eserinin dinamik bir parçası olması gerektiği benim için açıktı. Bu yüzden mekânı sadece bir dekor olarak değil, başka bir rol olarak ele aldım. Kahramanın yıllardır etkileşim içinde olduğu ve kendi örtük diyaloğunu kurduğu bir karakter olarak. Ve oyunun üçüncü bölümü olan “Çatlaklar Arasında Bir Yerde” oyununda, iki karakterden biri olan Leandros’u takip ettiğimiz hikâye anında, duvarlardaki çatlaklar ve yerlerdeki gıcırtılarla eviyle olan ilişkisi, tüm sevdiklerini etrafından uzaklaştırmayı başardıktan sonra elinde kalan tek ilişkidir. Leandros için Rum apartmanındaki bu daire kimliğinin, tarihinin bir parçasıdır. Kendisinin bir parçasıdır.

Sürgün sürecinde yerlerinden ve böylece hayatlarından edilmiş insanlar anlatılıyor. Anıların da yer aldığı bu üç farklı hikâyeyi kurgularken gerçek ve yaşanmış olaylardan etkilendiniz mi? Eğer varsa bunlar nasıl hikâyeler, insanlar, olaylardı?

C.U: Somut olarak bu apartmanda gerçekten yaşamış olan kişilerin tarihçelerini araştırmak gibi bir çalışmaya girmedik. Kuşkusuz gerçek tarihsel deneyimi yaşamış olan kişilerle ilgili önceden bildiğimiz öykülerden de yararlandığımız oldu ama daha çok, kendimizi mekânın adeta büyülü denilebilecek atmosferinin imgelemlerimizde yarattığı figürlere bırakmayı tercih ettik.

İ.Ö: Doğrudan gerçek hikâyeler kullanmadık ama ben kendi adıma bu süreçte o kadar çok gerçek ve yaşanmış olay okudum, izledim ve dinledim ki yaratım sürecinde bütün bu hikâyelerin, insanların ve olayların mikro parçaları oyunun birçok yerine zaman zaman sirayet etti.

İM: “Çatlaklar Arasında Bir Yerde” oyununu yazmadan önce, şu anda Yunanistan’da yaşayan ve 6 Eylül 1955 olaylarını, 1964’te Yunan vatandaşlarının sınır dışı edilmesini doğrudan deneyimlemiş olan İstanbullu Rumlarla konuştum; aynı zamanda ebeveynlerinin 1941’de 25-45 yaş arası 20 sınıf Rum ve diğer azınlıkların askere alınması ve Anadolu’daki bayındırlık işlerinin inşası için çalışma kamplarına gönderilmesiyle ilgili anılarını anlattım.

Onların hikâyelerini kaydettim ve bu kurgunun ihtiyaçları için uyarladım. Oyundaki iki karakterden biri olan Leandros’un bahsettiği kişilerin bir kısmı gerçektir. Ailesinin hikâyeleri olarak anlattığı hikâyeler kendi gerçek hikâyeleridir.

Konstantinopolis Romalıları için bu siyasi olaylar sadece tarihsel düzeyde önemli değildir. Konstantinopolis’ten ayrılsalar da kalsalar da kendi hayatlarını mutlak ve doğrudan bir şekilde belirlediler. Kimliklerinin bir parçası hâline geldiler. Çoğu durumda “kimliklerinin”… Ben de Yunanistan’da hem ebeveynleri hem de tüm akrabaları sınır dışı edilmiş ya da korkudan İstanbul’u terk etmiş bir ailede büyüdüğüm için bunu ilk elden bilebilecek bir konumdayım. Son günlerine kadar bu anılarla yaşadılar ve yaşıyorlar.

Karakterler bir sürgün deneyimini ve sonuçlarını doğrudan yaşamış karakterler. Onları anlamak için nasıl bir hazırlığınız/çalışmanız oldu?

Çağdaş Ekin Şişman: Döneme dair okuma, izleme ve bir rebetiko şarkıcısını canlandırdığım için bolca dinleme ile paralel giden bir süreçti. Marika Ninou’nun hikâyesini anlatan Rembetiko filmi, Bir Tutam Baharat filmi, İmroz ile ilgili belgeseller ve söyleşiler, hem mübadele dönemi hem de sürgün dönemi ile ilgili yazılı kaynaklar çokça vakit ayırdığım yerlerdi. Benim ailemde bu dönemlerle doğrudan bir bağlantı veya geçmiş yok. Fakat kökleri karıştırınca Çerkeslik ve Ermenice kelimelerin bolca konuşulduğu bir Rizelilik mevcut. Coğrafyanın tarihine bakarsak dillerini ve dinlerini değiştirmek zorunda bırakıldıkları kuvvetle muhtemel. Bu bilgilere merakım, inkâr edilmiş geçmiş, aidiyetin yok edilmesi, hafızanın yeniden biçimlenmesi gibi konular hikâyeye yaklaşmama yardım etti. Yurdundan edilmeye çokça benzeyen dilinden edilme, kültürün yok edilmesi gibi konular üzerine karakter özelinde düşünmeye çalıştım.

Çalışmamın bir diğer kısmı da yakın tarihe, bugüne bakarak oldu. Zorunlu göçün, sürgünlerin ve katliamların hız kesmediği bir dünyada tüm bunların öznesi olmasak da toplumsal varlığımız gereği bir parçasıyız. 64 Sürgünü’nün oynadığım karakterdeki yerini ve onda yarattığı yıkımı, acıyı, öfkeyi anlamak için bugünün dünyası da “maalesef” çokça yardımcı oldu diyebilirim. Filistin’de yıllardır süregelen katliamların sonuncusu biz provadayken başladı. Çalışmalarımız da dünyada olup bitenlerden bağımsız değildi hâliyle.

Beyoğlu’nda yaşayan bir karakterin dünyasına yaklaşırken Beyoğlu ve Büyük Zarifi Apartmanı da önemli iki başlıktı. Apartmanın geçmişine ve tekniğine dair öğrendiklerim de çok faydalı oldu. Üniversite zamanında çok daha fazla vakit geçirdiğim Beyoğlu’nu ise prova sürecinde yeniden sıkça arşınlarken şehre en çok ait hissettiğim, sonrasında ise en çok öfkemin biriktiği Gezi’yi, İstiklal Caddesi’nde artık var olmayan mekânları, hayatımda ilk kez opera izlediğim eski AKM’yi vb. hatırlamak da yani Beyoğlu’nun hatıraları ve bana hatırlattıkları da çalışmamın bir parçası oluverdi diyebilirim.

Oyunun yaratım süreci ve sahnelendiği süreç (karakterlerin kendisi, hikâyeyi ve karakterleri ortaya koyuş, provalar, seyirci tepkisi vs.) size ne kattı?

ÇEŞ: Bir rebetiko şarkıcısı Hrisoula’yı hem videodaki 20’li yaşlarında hem de canlı performans kısmında 85 yaşındaki hâliyle canlandırmak fiziksel ve vokal olarak bolca araştırma ve çalışma yapmamı gerektirdi. Bu konuda, istos Korosu’nun şefi Fotini Kokkala ile sahnede söylediğim şarkılar ve telaffuzları üzerine, müzisyen Andreas Sarantidis ile de buzuki eşliğiyle şarkılar özelinde çalışmalar yaptık. Müzikal anlamda çok katkısı oldu. Yunanca telaffuza dair bilgi edinmek de karakterin yaratımı açısından önemliydi. Çalışmalara aksan yapmamaya karar vererek başladık ama nihayetinde Yunanca şarkılar söylemem gerektiği için şarkılar özelinde az da olsa dil çalışmış oldum. 85 yaşında bir karakteri canlandırmak için de yaşlılıkta bedende gözlenen değişimleri konu alan tıbbi makaleleri araştırmak ve tabii yaşlı insanların videolarını izlemek yaşlı oynama klişelerinden uzak durabilmeme yardımcı oldu.

Oynadığım hikâyenin sahneye koyuluş biçiminde, karakterin ruh hâlini somuta yaklaştıran oyuncaklı fikirler var. Bu yapı seyirciyle araya mesafe koyuyormuş gibi yapıp tam tersi hikâyenin ortasına çekiyor. Böyle bir şeyi ilk kez denedim ve her gösterimde kurulu küçük alanın içinde yeni imkânlar keşfedebiliyorum. Seyircilerin tepkileri ve yorumları da çok destekleyici ve mutlu edici. Hayatında benzer hikâyeler olsun olmasın, seyircilerin çoğundan olumlu geri dönüşler almak iyi, sıkı ve doğru çalıştığımızı hissettiriyor. Devam etmek ve geliştirmek için de güven ve cesaret veriyor.

Bu süreçte yaşadığınız zorluklar nelerdi?

ÇEŞ: En somut zorluk 35 yaşında bir oyuncu olarak 85 yaşında birini canlandırmaktı sanırım. Örneğin oyunun video kısmında karakterin 20’lerindeki hâli var ve şarkılara önce bu çekim için çalıştık; fakat sonrasında aynı çalışmayı 85 yaşın ritmi, nefesi, fiziksel kondisyonu ve sesine aktarmam gerekti. Dar bir alanda hem zaman kısıtıyla hem de açı hesabıyla oynamak zorluklardan bir diğeri oldu. Bir oyun çalışmak zaten başlı başına zor bir süreç. İyi, güzel ve doğru insanlardan oluşan bir ekiple çalışınca zorlukları elbirliğiyle halledebiliyorsunuz. Öyle olunca da zorluklar zorluk olmaktan çıkıp tamamlanması gereken başlıklar hâline geliyor. Bu açıdan şanslıyız bence.


Görsel: Haydar Taştan


 

Şeyma Akcan
diğer yazıları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir