yeni e

iki aylık kültür sanat edebiyat dergisi

Filistin ve Liberal Özgürlük Masalları

Hamas’ın 7 Ekim saldırılarıyla İsrail’in, bu saldırıları bahane ederek başlattığı ve şu ana kadar 24 bin Filistinlinin öldürüldüğü katliamları bütün dünya siyasetinde yakıcı bir gündem hâlini aldı. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde ABD emperyalizmi, Ortadoğu’daki yakın müttefiki İsrail’in bütün suçlarının arkasında durdu ve İsrail’e askerî yardımda bulundu. Avrupa’da da Fransa, İngiltere ve Almanya başta olmak üzere siyasi iktidarlar Siyonist siyasete ödünsüz desteklerini sundu. Hamas’ın saldırılarının ardından İsrail’i ilk ziyaret eden lider olan Almanya Başbakanı Scholz, İsrail’in “kendini savunmak için her türlü hakka sahip olduğunu” vurguladı. Bunun yanında birçok Batılı ülkede, bizzat devletlerin organize ettiği, İsrail’le dayanışma etkinlikleri düzenlendi. Yani emperyalist devletler açıkça, sadece İsrail’in Hamas’a karşı kendisini “savunma hakkı”nın değil, “terörle mücadele” bahanesiyle her gün yüzlerce sivilin katledilmesi pratiğinin arkasında durduklarını deklare etti, bu uğurda katliamcılarla dayanışma içerisinde olduğunu vurguladı.

İş bununla da kalmadı. Fransa ve Almanya’da Filistin’le dayanışma eylemleri ve Filistin bayrağı açılması yasaklanmak istendi. İsrail’in soykırımcı siyasetine karşı enternasyonal dayanışma için sokağa çıkan on binlerce insan bu yasak girişimini boşa düşürse de kolluk kuvvetleri hemen her eylemde saldırı girişiminde bulundu. (En son Berlin’de düzenlenen Lenin-Liebknecht-Luxemburg anma yürüyüşüne polis Filistin bayraklarını bahane ederek saldırdı örneğin.) İngiltere İçişleri Bakanı Suella Braverman, Filistin eylemlerini “nefret yürüyüşleri” olarak tanımlayarak, Filistin’le dayanışmayı kriminalize etmeye çalıştı ve “Nehirden Denize Özgür Filistin” sloganının İsrail’in ve dolayısıyla Yahudilerin yok edilmesi çağrısı olarak anlaşılması gerektiğini belirtti. ABD’de ise Filistin Hakları Kampanyası başta olmak üzere, Filistin’le dayanışma amacı taşıyan birçok örgütlenmenin faaliyetleri iptal edildi. Bu yasaklamalarda resmî kurumların gayreti kadar, İsrail lehine lobi yapan grupların da büyük etkisi oldu.

Medya alanına baktığımızda ise 7 Ekim’den bugüne Batı medyasının, devletlerine paralel bir şekilde, açık olarak İsrail yanlısı bir yayıncılık çizgisi sürdürdüğünü söyleyebiliriz. Hamas’ın saldırılarını kendilerine odak noktası olarak alan bu medya kuruluşları, sonrasında gelişen sivil katliamlarını bir ayrıntı olarak görerek arka plana attı, bütün süreci 7 Ekim saldırıları üzerinden çerçeveleme yoluna gitti. Öyle ki bu açık tarafgirlik, haber dilinin kendisine işledi. BBC’nin yaptığı bir haber bu konuda çok konuşulan bir örnek oldu: “Gazze Sağlık Bakanlığı’na göre, İsrail’in misilleme niteliğindeki hava saldırıları sonrasında Gazze’de 500’den fazla kişi öldü. Hamas’ın cumartesi günü saldırılarını başlatmasından bu yana İsrail’de 700’den fazla kişi öldürüldü.” “Misilleme” vurgusuyla başlayan bu haberde, Gazzeliler faili ve nedeni belirsiz bir şekilde ölürken, İsrailliler ise Hamas tarafından öldürülüyordu.

Bunun yanında, haber kanallarına konuk olarak davet edilen İsrail yetkililerine ya da İsrail’i savunan isimlere herhangi bir köşeye sıkıştırıcı soru sorulmazken, Filistin tarafında yer alan isimlerin katıldıkları programlar “Hamas’ın saldırılarını kınıyor musunuz”, “Hamas terör örgütü müdür?” minvalinde sorularla bir sorgu hâlini alıyordu. İsrail’in çoğunluğu çocuk ve kadınlar olmak üzere binlerce sivili katletmesine dair uydurduğu bahaneler, örneğin hastanelerin altında yer alan tünellerde Hamas’ın askerî karargâhları olduğu propagandası gibi, Batılı medya tarafından iştahla sahiplenilip yaygınlaştırıldı. Kendilerini gazetecilik geleneğinin en nitelikli temsilcileri olarak tanımlayan yüzlerce gazete ve televizyon 24 bin sivilin öldürülmesini meşrulaştırmak için seferber olmuştu. Üstelik, Batılı medya kuruluşlarının bu tarafgirliği sadece yayın politikasıyla sınırlı kalmadı. ABD’den Kanada’ya, Almanya’dan Fransa’ya kadar birçok gazeteci, Filistin meselesine dair şahsi sosyal medya hesaplarından yaptıkları paylaşımlar gerekçe gösterilerek işlerinden atıldı.

ABD’de anti-komünist McCarthy dönemiyle benzeştirilen bu Filistin karşıtı cadı avı kampanyası, kültürel alanın bütün cephelerinde olduğu gibi akademide de kendisini gösterdi. Öncelikle Filistin’le dayanışma eylemleri düzenleyen öğrenciler hedef alındı. Eylemler yasaklandı, Filistin destekçisi öğrencilere soruşturma açıldı, öğrenci kulüpleri kapatıldı. Eylemlerin gerçekleştiği üniversitelerin akademik yönetimleri sponsorlukların ve bağışların iptal edileceği tehdidiyle dize getirildi. Sonrasında ise Filistin lehine paylaşımlar yapan akademisyenlerin işine son verildi, kalanların ise çalışma alanları ve yayınları kısıtlandı. İsrail-Filistin meselesine dair görüş ve taraf bildirmeyi ifade özgürlüğü sınırları içerisinde değerlendiren Harvard, Pennsylvania ve MIT’nin yöneticileri, üniversitelerinde antisemitizmin güçlendiği suçlamasıyla, ABD Temsilciler Meclisi’nde ifade vermeye zorlandı ve iki üniversitenin rektörü bu sorgulamaların ardından istifa etti. Avrupa’da da öğrenciler ve akademisyenler benzer bir baskı ortamıyla karşı karşıya kalırken, Fransız Fayard yayınevi, ünlü tarihçi Ilan Pappe’nin Filistin’de Etnik Temizlik kitabını piyasadan toplattı, Alman Heinrich Böll Vakfı ise Masha Gessen’e verdiği Hannah Arendt ödülünü, Gessen’in İsrail politikalarını eleştirmesi nedeniyle iptal etti.

Almanya, sanat alanında cadı avını en iştahla yürüten ülkelerin başında geldi. Berlin’de yaşayan sanatçı Ahmet Öğüt, 7 Ekim’den bugüne sanat alanında yaşanan sansür ve yasaklamaları şöyle özetliyor:[1]

“Berlin’deki kültürel mekân Oyoun’un 2024 yılı için olan fonu yakın zamanda Berlin Kültür Senatosu tarafından kesildi. Şair Ranjit Hoskote, documenta direktörü ve Federal Hükümetin Kültür Komiseri’nin kendisini antisemitizmle suçlamasının ardından, documenta’nın Seçim Komitesi’nden istifa etti ve ardından Seçim Komitesi’nin kalan üyelerinin tümü protesto amacıyla istifa etti. Fotografie Bienali, ortak küratörlerden birinin sosyal medya hesaplarından birinde eleştirmesi nedeniyle iptal edildi. Frankfurt Kitap Fuarı, Filistinli yazar Adania Shibli’nin ödül törenini ‘süresiz olarak erteledi.’ Suriyeli-Filistinli şair Gayyâs el-Medhûn’un

(Ghayath Almadhoun), Haus für Poesie’nin Berlin’deki Arap şiiri antolojisinin tanıtımını 7 Ekim’e tepki olarak ertelemelerinin ardından iptal etti, yazarların sözleşmelerine bir BDS maddesi eklendi ve Filistin’den bahseden şiirlerin kaldırılmasına yönelik editoryal kararlar dayatıldı. Bochum Şehri Konseyi’nin ‘Birleşik Krallık Filistin İçin Sanatçılar’ tarafından yapılan bir açıklamaya ortak imza attığı için, yazar Sharon Dodua Otoo’ya verilen Peter Weiss Ödülü’nü geri çekti. Alman kamu yayıncısı ARD, Filistinli film yapımcısı Annemarie Jacir’in WAJIB filminin galasını iptal etti. Berlin’deki 7. Monolog Festival, Filistinli şair Darîn Tatûr (Dareen Tatour)’un performansını süresiz olarak erteledi. Münchner Kunstakademie, Instagram’da İsrail ve ABD’yi eleştiren Nicolás Jaar’la yapacağı etkinliği iptal etti. Yahudi-Güney Afrikalı sanatçı Candice Breitz’in Saarland Kültür Merkezi’nde 2024 için planlanan sergisi iptal edildi.”

Öğüt’ün de altını çizdiği gibi, bu yasaklamaların hiçbirisinin sanatçıların ürettikleri eserlerle ilgisi yok. Sanatçılar, sadece Filistin meselesi hakkındaki fikirleri nedeniyle kültürel alanlardan uzaklaştırıldı, ürünlerine sansür uygulandı.

Dünyayı demokrasiler ve otokratik yönetimler şeklinde ikiye ayıran ve kendilerine demokrasinin ve insan haklarının koruyucusu payesini yakıştıran Batılı ülkeler, konu İsrail dolayımıyla kendi siyasi ve ekonomik çıkarları olduğunda hem devlet hem de “sivil toplum” eliyle ifade, basın ve akademik özgürlükleri ayaklar altına almaktan çekinmediler özetle. Bunu yaparken de otokrasi olarak niteledikleri ülkelerde muktedirlerin muhalifleri susturmak için “terör”, “vatana ihanet”, “dış mihrak” gibi anahtar kelimeleri kullanmasına benzer bir şekilde antisemitizm kavramını sonuna kadar kullandılar. Siyonizme karşı olmakla antisemitizmi eşitleyen bu söylem, Holokost’un hatırasını da İsrail’in katliamcı siyasetini meşrulaştırmanın bir aracına indirgemeye çalıştı. Bu öyle bir noktaya geldi ki dünyanın saygın Holokost tarihçileri bir bildiri yayımlayarak, bu durumu protesto ettiler.

İsrail yandaşlarının, 24 bin Filistinlinin katledilmesine ses çıkaran herkesi antisemitist olarak damgalayıp hedef hâline getirirken, son yılların politik olarak görülen, öz itibarıyla politika karşıtı bir alana doğru daralan iptal kültürünün yarattığı birikimden faydalandığını söylemek yanlış olmayacaktır. 7 Ekim sonrasında X platformu başta olmak üzere, sosyal medyada ortaya çıkan ve İsrail propagandasının ağır bastığı saflaşmalar, sosyal medya üzerinden üretilen politikanın egemenler lehine işleme olasılığının daha yüksek olduğunu kanıtlayan yeni bir örnek olarak karşımızda duruyor. Bu tartışmaların çok büyük çoğunluğunun, Filistin meselesinin tarihini 7 Ekim’den itibaren başlatması, sosyal medyanın ürettiği bağlamsızlaştırmanın, nasıl politik tehlikeler barındırdığını bir kez daha göstermiş oldu. Bunun yanında, sosyal medya üzerinde tekel konumundaki teknoloji şirketlerinin, İsrail yanlısı propagandanın önemli bir bileşeni olduğu, yine bu şirketlerin Filistin meselesine dair gerçeklerin sansürlenmesinde etkin bir rol üstlendiği de unutulmamalı.

“Demokratik” dünyada durum buyken, Batı’nın insan haklarına yönelik bu ikiyüzlü tutumunun üzerine atlayan AKP ideologları hakkında da bir şeyler söylememiz gerekiyor. AKP medyasını incelediğimizde, 7 Ekim’den bugüne kadar Batı’nın Filistin konusundaki antidemokratik uygulamaları hakkında yüzlerce yazı yayımlandığını görebiliyoruz. Bu yazıların çoğunluğu ifade, basın ve akademik özgürlükler konusunda neredeyse ders niteliği taşıyan ifadelerle dolu. Örneğin ideologlar, akademisyenlerin en radikal fikirleri dile getirdikleri durumda bile baskıyla karşılaşmaması, gazetecilerin şahsi fikirleri ya da haberleri nedeniyle yaptırıma uğramaması, ifade özgürlüğünün en ağır koşullarda bile korunması gerektiğini savunuyorlar. AKP Türkiye’sinde bu satırları okuyunca aklımızla alay edildiğini sanıp sinirlenebiliriz. Ancak ideologların ürettiği bu söylemin arkasında Batılı ülkelere yönelik öfkeden çok, bu baskıların o ülkelerde yaşanmasından doğru gelişen bir sevinç açıkça hissediliyor. AKP’li yöneticiler tam da bu yasak ve baskılardan, kendi kurdukları istibdat rejimine ve baskıcı pratiklerine bir onay çıkartıyorlar. Bu açıdan yazdıkları yazılarda anlattıkları demokrasi ve insan hakları masalları, diplomatik bir mütekabiliyet gösterisinden başka bir anlam taşımıyor. Ayrıca, Filistin meselesini iç siyasette kullanışlı bir araç olarak gören AKP, tıpkı Batı’nın işine gelmeyen herkesi antisemitist olarak damgalaması gibi ülke içerisinde kendisine muhalif olanları Siyonist olarak damgalayarak, bir yandan muhalefeti kriminalize etmenin, diğer yandan İslamcı ve muhafazakâr kitleleri yerel seçim öncesi konsolide etmenin yollarını arıyor. Yani gerek İsrail’in arkasında saf tutanlar gerekse Filistin davasının kendi davaları olduğunu iddia edip Akdeniz’deki gemi ticaretini hızlandıranlar, Filistin topraklarında yaşananları kendi ekonomik ve siyasi çıkarlarını güçlendirmek, elindeki baskı ve zor sopasını daha da sağlamlaştırmak için araç olarak kullanıyor.

7 Ekim sonrası büyüyen İsrail zulmüne Batı’nın verdiği destek ve bu destek doğrultusunda kendi ülkelerinde insan haklarına yönelik gösterdikleri ikiyüzlü tavır, yıllardır dünya çapında ciddi bir tehlike hâlini alan popülist sağ/faşizan siyasete karşı var olan statükocu siyasetin kurtuluş olmayacağını bir kez daha kanıtlıyor. Bu liberal siyaset, aşırı sağa karşı bir bariyer olmanın ötesinde, onu güçlendirici ve teşvik edici bir rol oynadı, oynamaya devam ediyor. Liberal demokrasilerin insan hakları ve özgürlükler üzerine yazdığı masalların yaldızları birer birer dökülürken, AKP’nin anti-emperyalizm ve anti-siyonizm hakkındaki yalandan ibaret bağırıp çağırmalarına kendileri bile inanmazken, gerçek bir özgürlük ve eşitlik siyaseti için, Filistin halkının onurlu mücadelesini yükseltmek için sola yeniden görev düşüyor. Batı şehirlerinde Filistin bayraklarıyla sokağa çıkan insanlar, İsrail’e yönelik sevkiyatları önlemek için grev yapan işçiler, Türkiye’de bir yandan Filistin’e destek eylemleri yaparken, diğer yandan siyasi iktidarın foyasını ortaya çıkartmaya çalışan sosyalistler özgürlük ve eşitlik için hâlâ umut olduğunu bizlere gösteriyor.


[1] Burak Delier, Ahmet Öğüt, “Güvencesiz ifade özgürlüğü mümkün mü?”, E-komite, https://e-komite.com/2023/guvencesiz-ifade-ozgurlugu-mumkun-mu/

Emre Tansu Keten
diğer yazıları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir