yeni e

iki aylık kültür sanat edebiyat dergisi

FİLİSTİN’İN ÖZGÜRLÜK SESİ THE FREEDOM THEATRE: “ASLA SUSMAYACAĞIZ, ASLA DURMAYACAĞIZ”*

Geçtiğimiz sayıda Filistin tiyatrosuna mercek tutmaya çalışmış ve geçmişten günümüze tiyatroda varlık göstermiş ekiplerin izini sürmüştük. The Freedom Theatre (Özgürlük Tiyatrosu) onlardan biriydi. 2006’da kurulmuş olsa da hikâyesi daha eskiye dayanıyordu.

Özgürlük Tiyatrosu’nun temelleri Birinci İntifada yıllarına kadar uzanıyordu. Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Arna Mer-Khamis, hayatını Filistin’e, Filistin’in kadın ve çocuklarına adayan önemli bir barış aktivistiydi. Ömrü boyunca ülkede barışın ve adaletin sağlanması için mücadele etmişti. Sesi herkesten daha gür çıkıyor; tutuklamalar, tehditler onu doğruyu haykırmaktan alıkoymuyordu. Kadınlar, çocuklar ve elbette Cenin’deki, Batı Şeria’daki herkes için daha fazla kültürel alana ihtiyacı vardı. Üretmek, bir araya gelmek, bir yönüyle birbirlerinin yaralarını sarmak için daha fazla alan… Arna, Cenin’de “Kaya Tiyatrosu” diye çevirebileceğimiz bir kültür merkezi kurmaya karar verdi ve Cenin mülteci kampındaki herkesi bir araya gelip oradaki etkinliklerin birer parçası olmaya davet etti. Bu daveti zaman içinde karşılıksız kalmadı. Çocuklar, kadınlar kendilerine bu kültür merkezinde bir mevzi açtılar. 1995’te Arna Mer-Khamis hayatını kaybettikten sonra ardında bıraktığı mirası, oğlu Juliano Mer-Khamis devraldı ve 2006 yılında Özgürlük Tiyatrosu’nu kurdu. 

Özgürlük Tiyatrosu kurulduğu günden bu yana birçok genci yetiştiriyor ve kendi hikâyelerini sahneye taşımayı sürdürüyor. Onların deyimleriyle tiyatroda: Her biri özgürlük savaşçısı olan gençler yetişiyor.

Özgürlük Tiyatrosu’nun faaliyetlerini, işgal altında yaşadıklarını ve direnişlerini tiyatronun hem oyuncusu hem de oyunculuk okulu başkanı Yasmin Sameer’le konuştuk.

Geçmişten bugüne dek süren faaliyetlerinizi merak ediyorum, son dönemde özellikle vurguladığınız “kültürel direniş” ısrarınızı da… Dilersen buradan başlayalım…

Başlangıçtan bugüne sürdürmüş olduğumuz birçok faaliyetimiz var. Drama-terapi sınıflarını hatırlıyorum, şarkı söyleyenleri, nakış yapan kadınları… Tabii ki her zaman bir kültürel direniş yaklaşımımız vardı. Direnişin birçok farklı biçimi olduğuna inanıyoruz ve bunlar birbirinden ayrılamaz. Bizim yaklaşımımız tiyatronun, sanatın ve kültürün işgale karşı direnişe hizmet ettiğidir. Büyük eserlerle çalışırken bile, yani uluslararası tiyatro oyunlarından bahsediyorum, onları mümkün olduğunca ilişkilendirilebilir hâle getirmeye, devrimci perspektifler bulmaya, bizim direnişimize nasıl hizmet edebileceklerine bakmaya çalışıyoruz. Yani evet, kültürel direniş, basitçe bizim yaptığımız şeyin adı. Bunda son derece netiz. Tabii ki elimizden geldiğince. Ve tabii ki sanatsal yönüne de oldukça önem veriyoruz. Bu yüzden bir oyunculuk okulumuz var, bu yüzden tiyatro ve sanat öğretiyoruz. Fakat amacımız yalnızca harika oyuncular yetiştirmek değil. Aynı zamanda insanların gözlerini açmaya, özgürlüğün tek bir yerde olamayacağını öğretmeye çalışıyoruz. Çünkü özgürlük çok önemli, her anlamda; basın özgürlüğü, kadın özgürlüğü, farklılıkların özgürce yaşaması ve tabii ki Filistin’in özgürlüğü. Bu temel meselemiz.

Tiyatronun politik bir araç olarak öneminden bahsettin. Bunu biraz açar mısın? Sizin için sahnede politik söz söylemenin önemi ve işlevi nedir?

Çok ama çok önemli. Size bir şey söyleyeyim: Ben bir oyuncu olarak, yıllardır birçok farklı ülkeden insanla Filistin meselesini, işgali, neyle karşı karşıya olduğumuzu konuşuyordum. Ve kafamda hep bir soru vardı: Ben, sanat yoluyla, gerçekten direniyor muyum? Ne halt ediyorum ben? Acaba kendimi mi kandırıyorum? Ve samimi olarak söylüyorum, 7 Ekim’den sonra bütün kültürel alanlar sıkışıp kaldı. Ne yapacağımızı bilemedik, hiçbir yerde. Herkes dondu kaldı. Televizyonun başında saatlerce insanın psikolojisini bozan o haberleri izledik. Gerçekten durumu idrak etmemiz, sindirmemiz zaman aldı. Ben bundan şunu çıkardım ki eğer bizim rolümüzün direniş için herhangi bir rolden farklı olmadığını kavrarsak, işte bu bizim yeniden başlama noktamızdır. Ve şunu fark ettim ki yıllardır iletişimde olduğum o insanlar artık neyle karşı karşıya olduğumuzu görüyorlar ve çok daha farkındalar. Çünkü savaş gerçekten yaşanıyor. Biz alanlarımızı, sahnelerimizi, sosyal medyayı burada yaşananları anlatmak, yaymak, kendimizi savunmak için kullanıyoruz. Dolayısıyla bu aynı zamanda gerçeği, bizim ne yaşadığımızı açığa çıkarmanın da bir aracı. Bu yüzden bazı işlerimizi sahnelemek için çok çabalıyoruz, turnelere çıkıyoruz. Tabii ki Filistin’de değil çünkü orada mümkün bile değil. “Metro Gaza” isimli bir oyunumuz var mesela, savaştan önce yapmıştık, şimdi birçok yerden davet alıyoruz bu oyun için. Dışarıda olmanın ve içeride olmanın önemini görüyoruz. Böylece, bir sanat eseriyle, buradaki her türlü mesele hakkında bir söz söylüyoruz, bu da insanların daha fazla düşünmesine, Filistin’de ne olduğunu daha fazla merak etmelerine sebep oluyor.

Peki senin yolun Özgürlük Tiyatrosu’yla nasıl kesişti?

Ramallah’ta bir drama akademisinde öğrenciydim. Tiyatro okullarının Almanya’daki bir güzel sanatlar fakültesiyle ortak programı vardı. Oradayken de Özgürlük Tiyatrosu’yla hep iletişim hâlindeydim, herkes birbirini tanıyordu zaten. Böylece Juliano’yla tanıştım, benim öğretmenimdi. Mezun olduktan sonra çalışmaya başladım, turnelere çıktım. Bu arada Özgürlük Tiyatrosu’yla çalışma şansına hemen sahip olamadım, Filistin dışında çok kaldım o dönemde. 2019 yılında bir teklifle geldiklerinde tabii ki kabul ettim. Yakın zamanda da Özgürlük Tiyatrosu’nun oyunculuk okulunun başına geçtim.

Çocuklarla da yürüttüğünüz çalışmalar var. Onlarla çalışmanın güzel veya zorlayıcı yönleri neler?

Hem çocuklar hem gençler için ayrı çalışmalarımız var. Aslında ben çocuklar okulunun başındaki kişi değilim, ayrıntılı olarak cevap veremem ama zorlayıcı elbette. Özellikle Cenin’deki mülteci kampında, yıllardan beri süren o yıkımın içinde, çocuklardaki anksiyete, panik durumlarını görebiliyorsunuz. Genel olarak Filistin’de ama özellikle Cenin’de hiçbir zaman ne yaptığınızdan emin olamazsınız, hep bir sonraki işgali bekliyorsunuzdur. Bu, çocuklar için tamamıyla korkunç bir durum. Sürekli bir sonraki işgali, büyük saldırıları bekleme hâli. Bu onları çok kötü etkiliyor. Bu yüzden çocuklar için birçok faaliyet yürütüyoruz. Mesela 2023 Temmuzu’ndaki saldırıları hatırlıyorum. Korkunçtu. Günler boyunca herkes olduğu yerde kaldı, kimse hareket bile edemiyordu, büyük bir yıkım vardı. Sona erdiğinde, iletişim kurabildiğimiz herkesle birlikte, mülteci kampında büyük bir gösteri düzenlemiştik. Müzik, palyaço oyunları, ilahiler, resim, hediyeler… Buna insanların o kadar ihtiyacı vardı ki; çocukların da yetişkinlerin de. İnsanlar balkonlarından bize eşlik ediyorlar, alkışlıyorlardı. Yıkılmış evlerinden bile. Bu birkaç saatlik törenimiz en unutulmaz anlardan biriydi, o günü asla unutmayacağım.

Filistin tiyatrosunda kadınların konumuna dair neler söyleyebilirsin? Kadınlar tiyatro sahnesinde ne kadar yer bulabiliyor, bu onlar için ne kadar mümkün?

Samimi olalım, algılanma şeklimiz Filistin’de muhafazakâr olduğumuz yönünde. Yani aslında çok öyle de denemez ama, muhafazakârdan ziyade daha çok gelenekselci bir toplum diyebiliriz. Ama son zamanlarda Filistin, kadınların sanat ve tiyatro yapabilmelerine daha elverişli hâle geliyor. Ve gerçekten çok yetenekli kadın sanatçılarımız var. Özgürlük Tiyatrosu’nda da kadın özgürlüğüne daha çok odaklanıyoruz, bu yüzden “Feminist Tiyatro Festivali” adında uluslararası bir kadın tiyatro festivalimiz var. Zorlukları var tabii, dünyanın her yerinde özgürlüğümüz için mücadele veriyoruz. İşgal altındaysanız bu durum çok daha zor. Çünkü o kadar fazla katman var ki; toplum, patriyarka, dünyada kadınların karşılaştığı bütün o zorluklar… Bunların yanında bir de işgal altında olduğumuz gerçeği, bunlar gerçekten iç içe geçen sorunlar. Ve kendinizi birden çok fazla şeyle aynı anda savaşırken buluyorsunuz ki ben bunun aslında oldukça teşvik edici olduğunu da düşünüyorum. Zor tabii ki, ama öte yandan ben her gün söyleyecek daha fazla şeye sahip biri olarak buluyorum kendimi.

Avrupa’da da birçok kez sahne aldınız. Filistinli tiyatrocular olarak dünyaya, özellikle Avrupa’ya açılmanın ne gibi zorlukları var sizin için? Bir de oraya hangi oyunlarınızı götürdünüz ve aldığınız tepkiler nasıldı?

Filistin’i tanımayan bu kadar çok ülkede bulunmak oldukça zor. Filistin’in ne olduğunu ve İsrail işgalini tekrar tekrar anlatmaya çalışmak zor. Ama tam da bu yüzden çok önemli. Bu yüzden bunu yapıyoruz. Avrupa’da ve ABD’de birçok yerde sahne aldık. Çok fazla ırkçılığa maruz kaldık. Mesela bir oyunumuz vardı, İkinci İntifada’yı anlatan. Bunu her oynadığımız yerde İsrail lobisi, oyunu engellemek için oradaydı. 7 Ekim’den sonra mesela, yakın zamanda Ahmed Tobasi’nin bir mono dramasının oynanması Avrupa’da yasaklandı. Ama olay bu zaten. Ne kadar çok konuşursanız, o kadar inkâr ediliyorsunuz. İnkâr edildiğinizi ne kadar hissederseniz de o kadar çok konuşmak istiyorsunuz. Bir yandan da şu an birçok insan tarafından gelip sahne almak için davet ediliyoruz, çünkü sonunda ne olduğunu görüyorlar. Ve şimdi bunun hakkında konuşulmasını istiyorlar. Yani hiç kolay değil. Avrupa’dayken hep bir şeyin farkındalığı içindesinizdir, o da izleyicilerden birinin gizli servis ajanı olabileceği gerçeği. Evet, izleniyoruz ve izlendiğimizi biliyoruz da. Yaptığımız her şey bir şeyleri açığa çıkarıyor, evet yaptığımız bu ve onlar da bundan korkuyorlar. Sonra oradan dönüp sınır polisi tarafından sorgulanıyor, belki hapse atılıyorsunuz. Bir buçuk yıl hapis yatan bir arkadaşım vardı ve suçu çok açık ve netti: Kültürel direniş. Özetle evet, yüzleştiğimiz çok fazla zorluk var. Ama elde ettiğimiz çok şey de var. Bir Filistinli olarak, kişisel görüşüme göre, ben ne yaparsam özgürlüğe hizmet ediyorumdur. Hayatta ne yaparsam, örneğin bu Zoom görüşmesi, özgürlük amaçlıdır. Yaptığım işler özgürlük, kurtuluş amaçlıdır.

Filistin sahnesinde hangi metinler yer buluyor? Dünyadan oyunlar sahneliyor veya uyarlıyor musunuz?

Hayır, biz burada uyarlama yapmıyoruz. Oyunculuk okulunun olayı bu zaten, burada yeni şeyler üretmeyi amaçlıyoruz. Aynı zamanda buradan sadece oyuncular mezun etmiyoruz, sanat üreten insanlar mezun ediyoruz. Bu yüzden öğrendiğimiz bütün Batılı tekniklerin yanında, Arap yazarlara bakıyoruz. Yalnızca tanınan isimlere değil, genç ve yeni nesilden oyun yazarlarına ve yönetmenlere de bakıyoruz. Aynı zamanda öğrencileri kendi başlarına, kendi metinleriyle çalışmaları için sürekli teşvik ediyoruz. Özgürlük Tiyatrosu’nun internet sitesinde yakın zamanda yayınlanmış birçok metin görebilirsiniz. Onlara diyoruz ki siz Filistinli bir sanatçısınız, yani yalnızca bir oyuncu ya da yönetmen değilsiniz, bütün meselemizin savunucususunuz. Siz bir gazetecisiniz, bir sanatçısınız, bir müzisyensiniz, her şeyin farkında olmalısınız. Her şeyi tatmalısınız tabiri caizse. Siz yalnızca bir sanatçı değilsiniz, siz Filistinli bir sanatçısınız. Kendi kimliğimi Filistinli bir sanatçı olarak görüyorum ve bununla gurur duyuyorum. İlk defa Filistin dışına çıktığımdan beri bunu biliyorum, çünkü orada sadece bir oyuncu değilim, aynı zamanda arkamdaki her şeyi ve o çocukları temsil ediyorum. Bu yüzden onlara kimliklerinin neyi temsil ettiğini de öğretiyoruz. Kendi tekniklerini bulmalarını sağlamaya çalışıyoruz. Maalesef birçok teknik ve birçok tiyatro yazarı, beyaz mantaliteyi içeriyor. Bir noktada kapitalist bir özleri var, bizim gerçek anlamda ilişkilenebileceğimiz şeyler değiller. Dolayısıyla evet, kendi tiyatromuzu, kendi tekniklerimizi üretmeye çalışıyoruz. Elbette var olan metotlar ve tekniklerin yardımıyla. Örneğin onlara Brecht veriyoruz, Stanislavski veriyoruz, Meisner veriyoruz… Her şeyi okuyoruz ve sonrasında ne yapabileceklerinin sınırını kendileri belirliyor.

İşgal altında tiyatro yapmanın zorluklarından bahsettin. Özel olarak Siyonist İsrail’in sizin tiyatronuza dair tutumundan bahsedebilir misin? 7 Ekim’den sonra hem günlük yaşamınızda hem de sanatsal aktivitelerinizde neler değişti?

En başından beri her şey çok zordu. Özgürlük Tiyatrosu’nun kurucularından biri, Gilboa Hapishanesi’nden kaçan mahkûmlardan biri olan Zakaria Zubeidi. Diğeri Juliano. Juliano da Özgürlük Tiyatrosu’nun karşısında öldürüldü. 7 Ekim’den beri, hatta öncesinde de… Yani yitirdiğimiz insanların isimlerine ve sayısına girmek istemiyorum. Bu son iki yıl bizim için çok zordu. Aralık ayında yaşanan son olay, Özgürlük Tiyatrosu’nun yaşadığı şey çok ciddi bir işgal saldırısıydı. Kamp ve elbette tiyatromuz işgale, saldırılara maruz kaldı. Tiyatromuzun genel müdürü ve yönetmenlerinden olan Mustafa Sheta tutuklandı. Hiçbir suçlama olmadan aylardır hapiste tutuluyor. Hakkında çok az bilgiye sahip olabiliyoruz. Tutukluların avukatla görüşmesine dahi izin verilmiyor. Bazı tutukluların da avukat tutmayı reddettiklerini duyuyorum, çünkü Filistinli mahkûmların avukatları da büyük bir baskıya maruz kalıyor, aşağılanıyor. Ayrıca sanat yönetmenimiz Ahmed Tobasi de onunla birlikte tutuklanmıştı. Üç gün kaldıktan sonra serbest bırakıldı.

Bütün bu olanlar karşısında uluslararası kamuoyuna çağrılarınız oldu. “Devrimin Vaadi” (The Revolution’s Promise) oyununun oynanması çağrısını yaptınız, aynı zamanda Asthar Tiyatrosu da “Gazze Monologları” oyununun oynanması çağrısını yapmıştı bu süreçte. Tepkiler nasıldı, bu çağrılara ne kadar yanıt alabildiniz?

O kadar fazla insan bize cevap verdi ki… Sadece Devrimin Vaadi de değil. Birçok metnimiz okundu, sahnelendi. Bu sizin sorunuza da bir cevap oluyor, işlerin nasıl değiştiğine dair. Daha fazla insana nasıl ulaşabileceğimize dair yeni yollar arıyoruz. Bu aralar tabii ki çok fazla performans sergileyemiyoruz. Sosyal medya toplantılarına odaklanmış durumdayız. Özgürlük Tiyatrosu’nda herkes biraz da gazetecidir yani. Sizin de bu metinleri sahnelemek için uğraştığınızı biliyoruz. Umarım gerçekleşir.

Bu arada Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildiniz. Öncelikle tebrik ederiz. Süreç nasıl gelişti, bu adaylık hakkındaki duygu ve düşüncelerin neler?

Evet, teşekkürler. Mutluyuz elbette. Filistin’deki genel kültürel hayatın görülmesi ve takdir edilmesi anlamında önemli ve biz de bunun için çok mutluyuz. Özgürlük Tiyatrosu özelinde, elbette büyük bir ödül ama bizim için çok bir şey değişmeyecek. Yıllardır yaptığımız şeyi yapmaya devam ediyoruz. Dikkate alınmak güzel tabii.

Ekip olarak Üçüncü İntifada’nın kültürel direniş olacağını söylüyorsunuz. Filistin’de nasıl bir tiyatro hayal ediyorsun/ediyorsunuz?

Bu şekilde çalışmaya devam edeceğiz, yani sanatı direnişin bir formu olarak görüyoruz, devrimci bir güç olarak kavrıyoruz. Dünyadaki hiçbir gelişme karşısında asla susmayacağız, asla durmayacağız. Sanatın, baskıları durdurabilecek bir araç olduğuna, özgürleşmenin ve kurtuluşun aracı olduğuna inanıyoruz.

Son olarak Türkiye’deki tiyatroculara, tiyatro izleyicisine mesajınız nedir? Biz buradan sizin için daha fazla neler yapabiliriz?

Bu zamana kadar sahne almak için o kadar seyahatte bulundum ama hiç Türkiye’ye gelmedim. Niye bilmiyorum. Umarım bu durum gelecekte değişir. Öncelikle size çok teşekkür ederiz. Gerçekten, sizin kalbimizde çok özel bir yeriniz var. Bizim için mücadele ediyorsunuz, görebiliyoruz. Sosyal medyadan çok fazla mesaj alıyoruz. Berlin’de yaşayan çok fazla Türk destekçimiz, takipçimiz var; metinlerimizin okumalarını yapan, onları sahneleyen. Yalnız olmadığımızı hissediyoruz. Her sanatçı için geniş bir alanda tanınmak, sanat yapmak, mücadele etmek önemlidir. Çünkü gerçekten sanatçı olmak kolay iş değil, her yerde böyle ama özellikle bizim ülkelerimizde. Dürüst olmak gerekirse sanatçı olmak bir mücadele. Bu yüzden neden bu işi yaptığımız, amacımız bizim için daha da önemli. Bize birçok biçimde destek olabilirsiniz, Devrimin Vaadi’nin okumasını yaparak, bağış yaparak. Ya da şu an mümkün değil ama Filistin’e gönüllü olarak gelmek için bizimle iletişim kurabilirsiniz. Sahnelerimizi takip edebilirsiniz, şu an “Metro Gazza” ve “And Here I Am” olmak üzere iki oyunumuz var.

*Çeviri: Burak Bağçeci

 

Kübra Yeter
diğer yazıları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir