yeni e

iki aylık kültür sanat edebiyat dergisi

Gassan Kanafani ve Direniş Edebiyatı

Gassan Kanafani “direniş edebiyatı” kavramını 1960’lı yılların ortalarında ileri sürdüğünde Filistinlilerin geleceği nasıl talep edebileceklerine dair görüşünü de belirtmiş oluyordu. Nekbe’nin üzerinden yaklaşık yirmi yıl geçmişti ve felaketin izleri onun kişisel hayatında da hâlâ çok tazeydi. Geçmişin de bir “saadet ülkesi” olduğu, bütün Filistinlilerin eşit ve adil yaşadıkları söylenemezdi elbette ama işgalin yarattığı aşağılanma, mülksüzleşme o kadar derindi ki siyasal bilinci gelişkin kesimler bile 1948 öncesinin Filistini’ni öyle tasvir ediyordu. Bu elbette işgalin yarattığı hayal kırıklığının, aşağılanma duygusunun ne kadar güçlü olduğunun da bir göstergesiydi.

Rosemary Sayigh’in yıllar sonra mülteci kamplarındaki kadınlarla yaptığı görüşmeler, kadınların 1948 öncesi Filistin’deki büyük toprak sahiplerinin baskısına, topraksız yoksul köylülerin yaşadıkları sefalete, aşiret hayatının baskılarına ilişkin pek çok tanıklık içeriyordu. Hüseyniler, Neşaşibiler, Halidiler, Bergusiler, Tûkanlar, Mattarlar gibi aralarında zaman zaman çatışmalar ve politik görüş farkları da olan büyük, nüfuzlu aileler mensuplarına pek çok imtiyaz ve olanak sağlayabiliyordu ama nüfusun büyük bölümünü oluşturan köylüler için 1948’den önce de baskın hikâye eşitsizlik, aşiretlerin baskısı ve yoksulluktu. Yine de işgalin, topraklarından sökülüp kamplarda yaşamak zorunda kalmanın acısı Filistin’i bir saadet ülkesi olarak tarif etmeye yol açıyordu. Felaket ve acı çok yeniydi; El Fetih’in liderlerinden biri isyan ederek dünyaya sesleniyordu: “Karl Marx ayağa kalksın da yeni sömürüyü görsün, artık yeni bir mülksüz sınıf var; çadırlardan, kamplardan, mültecilerden oluşan bir sınıf.”

Kanafani ve diğer bütün direniş edebiyatı temsilcilerinin, 1970’lerde dünyanın tanıdığı Filistinli militanların çoğu işgali çocukluklarında yaşamışlardı. Çocukluktan hızla büyümeye, yoksulluk içinde ayakta kalmaya zorlanmışlardı ama asıl büyük aşağılanmayı o kuşağın babaları-anneleri yaşamıştı. Kanafani bütün çocukluğunda bu aşağılanmanın izlerini görmüş, evin içine ve oradaki bütün ilişkilere sızan aşağılanmanın nasıl zehirleyici bir etkisi olduğunu çok yakından gözlemlemişti. Kendi kişisel hayatıyla da bağlantılı “Hüzünlü Portakallar Ülkesi” adlı hikâye, bütün mülteci Filistinlilerin ortak hikâyesidir:

Yafa’dan Akka’ya çıktığımızda ortada herhangi bir trajedi yoktu. Her yıl bayram günlerini başka bir şehirde geçirmek için yola çıkan herkes gibiydik biz de. … O katı ve acı gece, erkeklerin suskunluğu ile kadınların duaları arasında geçti. Sen, ben ve bizim kuşaktan herkes, hikâyenin baştan sona ne anlama geldiğini kavrayamayacak kadar küçüktük. … İkindi vakti Sayda’ya ulaştığımızda artık mülteciydik.

(Hüzünlü Portakallar Ülkesi, çev. Mehmet Hakkı Suçin)

 

Başlangıçta yenilginin geçici olacağı, Arap ordularının birleşerek işgalciyi kovacağı ve Filistinlilerin yeniden topraklarına kavuşacağı beklentisi hâkimdir. Kısa bir süre sonra bunun bir hayalden ibaret olduğu anlaşıldığında yaşanan yıkım çok kesindir. Artık yalnız babalar değil henüz ergenlik yaşlarına ulaşan oğullar da yenildiklerini anlamaya başlarlar. Hikâyedeki çocuk, daha başlarına geleni tam anlamıyla kavrayamamışken kendini sadece düşmandan değil yenilmiş babasından da koruması gerektiğini anlar. Eski cömert babanın yerini ailesinin en ufak bir isteğini bile karşılayamayan, öfkesini onlara yöneltmekten başka bir yol bulamayan çaresiz baba almıştır. Öfkeli ve çaresiz babadan kaçan çocuk da hayattan ilk gerçek dersini almıştır:

O anda annen her şeyi anladı. Çocukları tehlikeye maruz kalınca annelerin yaşadığı o telaş hâliyle bizi ite kaka odanın dışına çıkarıp dağa kaçmamızı söyledi. Fakat biz pencerenin yanında bekleyip küçük kulaklarımızı pencerenin ahşabına dayadık. Büyük bir korku içinde babanın sesi geliyordu: “Onları öldürmek istiyorum, kendimi de öldürmek istiyorum. Bitirmek istiyorum. Artık…” … İşler öyle bir noktaya gelmişti ki tek çözüm hepimizin kafasına birer kurşun sıkmaktı. Öyleyse bu duruma uygun davranmaya dikkat etmemiz gerekiyordu. Acıksak da yemek istememeliydik. Baban sıkıntılarından bahsedince susmalıydık. “Haydi dağa gidin ve öğleye kadar da dönmeyin” deyince tebessüm ederek baş sallamalıydık.

 

Eğer bir evleri olsaydı, bu ergen çocukların sefalet içinde bile evden kaçmanın hazzını yaşadıklarını da düşünebilirdik ama bir çadırdan ya da öylesine sığınılmış bir odadan kaçmanın aynı hazzı vermesi beklenemez. Babanın öfkesinden, çıkışsız yenilgisinden kaçan çocuk bir süre sonra eve döner, onun “boğazlanmış bir öfkeyle titreyen” yüzünü ve taburenin üzerindeki siyah tabancayla yanındaki portakalı görür. Portakal bahçeleri artık işgalcilerin elindedir, çocuğa da silahtan başka bir şey düşmemiştir.

Kanafani’nin kuşağı Filistin direnişinde yeni bir devrenin başladığının işaretidir. Aynı sürecin Arap ülkelerinin çoğu için geçerli olduğu da düşünülebilir: Osmanlı bürokratları, Osmanlı ordusunda eğitim almış ya da görev yapmış Arap askerler, İngiliz ve Fransız mandaları döneminde orduda ya da bürokraside görev alan idareciler dönemi kapanmış artık daha radikal bir öğrenci kuşağı mücadeleyi devralmaya başlamıştır. Bu kuşak Filistin’in gerçeklerini çok daha keskin hissetmekte, mücadelenin derinliğini ve karmaşıklığını da daha açık görmektedir. Bu yüzden Manda dönemi emperyalizmin saldırganlığını, Arap monarşilerinin sahtekârlığını ve Filistin direnişinin yalnızlığını göstermiştir.

Yenilgiyle, açlıkla, aşağılanmayla pişen bu ergen çocukların bilekleri Filistin direnişinin bayrağını yükseltmeye başladığında dünyanın birçok yerinde emperyalizme karşı mücadele yoğunlaşmaya, dekolonizasyon süreci hızlanmaya başlamıştı. Yeni ve daha güçlü bir mücadele dost ve düşman güçlerin yeniden tarif edilmesini de gerektirir. Kanafani direniş edebiyatını 1966 yılında dile getirdiğinde, hem yükselen bu mücadelelerin etkilerini Filistin’e taşımayı hem de siyasal mücadelenin Filistin’in geçmişini ve geleceğini yeni bir kavrayış ve üslûpla tarif eden bir edebiyata duyduğu ihtiyacı vurgulamayı amaçlıyordu. Direnişin yeni kuşağı yeni bir sembole de ihtiyaç duyacaktır. Sürgünde bile kokusunu duydukları portakal, topraklarından sökülen anne-babalarının Filistin’e duydukları özlemin simgesiydi. İşgalle, emperyalizmle ve Arap monarşileriyle uzun bir mücadeleye hazırlanan yeni direnişçilerin sembolü ise sabır ve dayanıklılığı simgeleyen kaktüs olacaktır.

“Direniş edebiyatı” kavramı Kanafani’nin 1966’da katıldığı Afrikalı-Asyalı Yazarlar Konferansı’ndan edindiği izlenimlerle de pekişmiştir (aynı dönemde Sovyetler Birliği ve Çin arasındaki gerilimin bu konferansları da etkilediği görülecektir). Dünyanın her tarafına dağılmış Üçüncü Dünya yazarlarının toplandığı konferansta onu en çok etkileyen, konuşmasını yaptıktan sonra, kısa bir süre önce Vietnamlıların düşürdüğü Amerikan uçağının kalıntıları arasından topladığı şarapnelleri konferansa katılanlara hediye eden Vietnamlı yazardır. Sıra kendisine geldiğinde, verecek bir hediyesi olmadığı için mahcup olduğunu söyleyen Kanafani bir sonraki konferansta kendisinin de hediye getireceğini söyler.

Üçüncü Dünya’nın ona emperyalizme karşı direnişten başka bir yol olmadığını gösteren acı dolu tarihi Kanafani’nin Filistin’i de bu mücadeleler içinde düşünebilmesini sağlamıştır. Onu birkaç yıl içinde Nasırcı Arap Birliği fikrinden Filistin’in Kurtuluşu İçin Halk Cephesi’ne (FHKC) katılmaya götüren süreç de bunun doğal bir sonucudur. 1965 yılında resmî davetli olarak gittiği Çin (daha sonra bir kez daha gidecektir) ve Hindistan’daki görüşmeleri de Filistin’in emperyalizme karşı mücadelenin bir parçası olduğu ve siyasal geleceğin sadece işgale karşı silahlı direnişe bağlı olduğu fikrini güçlendirir. İşgal Altındaki Filistin’de Direniş Edebiyatı: 1948-1966 adlı çalışması, edebiyatın bu mücadelenin ayrılmaz bir parçası olduğu yolundaki görüşlerinin kesinleştiğini de gösterir. Direniş edebiyatı Filistin’in geçmişini ve bugününü birleştiren, Filistinli kimliğini bütünleştiren bir rol oynamalıdır, çünkü işgal hem Filistin’in coğrafyasını hem de Filistinlinin ruhunu parçalamıştır. Öyleyse direniş edebiyatı İsrail’in işgal ettiği toprakları ve burada yaşayanları sürgünde, mülteci olarak yaşayanlarla da buluşturmalı, işgal altındaki topraklarla sürgün Filistinlilerin seslerini birleştirmelidir. Kanafani’nin aksine, direniş edebiyatının temsilcileri arasında sayılan Mahmud Derviş, Semih el-Kâsım, Salim Cubran, Tevfik Zeyyad, Fedva Tûkan gibi şairler İsrail işgalindeki topraklarda yaşamaktadır.

İşgal altındaki topraklarda yaşamaya devam edenlerle sürgün edilenler arasındaki bağı kuramayan bir siyasal hareketin başarı şansı olmayacaktır. Herhangi bir siyasal propaganda ya da eylemin kolaylıkla üstesinden gelebileceği bir parçalanma değildir bu. Nitekim FHKC de bütün bu söylemine rağmen daha çok sürgünde, mülteci kamplarında güçlenmiştir. Bu ayrım Kanafani’nin kişisel hayatı ve yazdıkları açısından da belirleyicidir. Öykülerindeki kahramanların önemli bir bölümü Filistin’den sürülen, kamplarda sefalet içinde yaşayan ya da zengin Körfez ülkelerinde çalışmak zorunda kalan insanlardır (kendisi de altı yıl boyunca Kuveyt’te çalışmak zorunda kalmıştır). İşgal altındaki topraklarda yaşayanlarla sürgündekiler, ülkelerini terk edenler arasındaki gerilim, ikisi de Hayfalı olan Kanafani ve İmil Habibi arasında da görülür. İngiliz mandası döneminde Filistin Komünist Partisi’ne katılan Habibi 1948’den sonra Hayfa’da yaşamaya devam etmiş, İsrail Komünist Partisi’nde siyaset yapmış ve 1996’da öldüğünde mezar taşına “İmil Habibi: Hayfa’da kaldı.” yazdırmıştı.

Kanafani direniş edebiyatı kavramıyla, işgal altındaki topraklarda yaşayanlar ve sürgündekiler olarak bölünen Filistin’i bir bütün olarak düşünmeye, onların mücadelelerini birleştirmeye çalışıyordu. Ortada eşitsiz bir durum da söz konusuydu; 1948 işgali Filistin’in eğitimli nüfusunun önemli bir kesimini ülkeden sürdüğü için Filistin’de üretmeye, siyaset yapmaya, öykü, şiir yazmaya devam edecek yazarların sayısı son derece azalmıştı. Bu durum sürgündeki yapılanmaların, yazarların rolünü daha da önemli hâle getirmiş, onların yükünü artırmıştı. Öte yandan bir süre sonra Filistin’de yaşamaya devam edenlerin sürgüne gidenlere, mültecilere nazaran daha gerçek, daha cesur ve daha az melankolik bir edebî pratikleri olduğu da görülecektir.

Kanafani edebiyatı Filistin’in ulusal kimliğini hatırlamanın, ona bir gelecek ve ideal vermenin temel bir yolu olarak görüyordu. 1960’larda yazan ve direniş edebiyatı olarak nitelendirdiği şairleri de kendilerinden önce İngiliz manda yönetimine karşı mücadele eden, 1936-1939 ayaklanmasında yazdıkları şiirlerle halka moral veren şairlerle, halk ozanlarının bir bakıma devamı gibi görüyordu. Genç yaşta ölen İbrahim Tûkan, Kanafani’ye Lorca’yı hatırlatan ve 1948’de işgale karşı silahlı direniş sırasında öldürülen Abdurrahim Mahmud, daha 1936 yılında büyük Filistin ayaklanması sırasında Arap hükümetlerinin kayıtsızlığını eleştiren Ebu Selma (Abdulkerim el-Kermi), Filistin’de edebiyatla direnişin iç içe oluşunun bir seçim değil zaruret olduğunu da gösteriyordu.

Kanafani özgürlüğün zaruretlerin farkında olup onların üstesinden gelmekle elde edilebileceğini bilen bir kuşağa mensuptu. Direniş edebiyatı Filistinli şair ve yazarlara özgü bir cesarete ya da mücadele kararlılığına indirgenemez, o işgal altında ve sürgünde yaşayan Filistinlilerin var olmalarının ve kendileri olarak yaşayabilmelerinin de zaruri bir yoluydu. Kanafani direniş edebiyatı kavramını ileri sürdüğünde henüz 1967 savaşı ve yenilgisi yaşanmamış, işgal Batı Şeria, Gazze, Sina ve Golan tepelerine kadar yayılmamıştı. 1967 savaşı kaybedildiğinde Kanafani bu kavramın daha da derinleştirilmesi gerektiğini hissetti ve 1968’de direniş edebiyatının değişen koşullarda nasıl şekilleneceğini tartışan yeni bir çalışma yayımladı.

Sadece siyasal faaliyetin değil edebi pratiğin de Filistin’in gerçekliğiyle hesaplaşması, ona bir karşılık vermesi gerektiğini düşünüyordu. Bu tutum direniş edebiyatı hakkında yazdığı metinlerin yanı sıra öykü ve romanlarında da görülür. 1969’da yazdığı Hayfa’ya Dönüş romanının kahramanı Said’in 1967 yenilgisiyle yüzleşmeye çalıştığını romana hâkim olan duygusal kaostan, Said’in hızla değişen kararlar almaya duyduğu ihtiyaçtan anlarız. Kanafani’nin bu romanında hayranı olduğu Faulkner’ın derin etkilerinin bulunduğu ileri sürülür ama romanın ana eksenlerinden birini, Said ve eşi daha Hayfa’ya girmeden başlayan Filistin ve İsrail anlatıları arasındaki sürekli çatışmanın oluşturduğunu da gözden kaçırmamak gerekir. Said bütün yol boyunca, 1948’de Hayfa’yı terk ettiği ve şimdi 1967’de zafer elde eden İsrail’in onlara verdiği şehri ziyaret etme iznini kabul ettiği için kendini suçlar. Onu çaresiz bırakan suçluluk duygusunun yarattığı gerilim ancak Filistin’in direnme mecburiyetini kendine itiraf ettiği zaman çözülür.

Romanın ana karakterlerinden Said’in kafasındaki bu gerilimin neredeyse doğrudan Kanafani’nin de gerilimi olduğu ileri sürülebilir. Direniş edebiyatı kavramını geliştirirken aynı zamanda siyasal Siyonizm ile kültürel Siyonizm arasındaki ilişki ve kültürel Siyonizmin İsrail’in siyasi zaferine katkısı üzerine de çalışmış, 1967 yılında belki de Arap dünyasında o zamana kadar Siyonist edebiyat üzerine yazılan en derinlemesine eleştiri olan çalışmasını yayımlamıştır. Siyasal Siyonizmin Filistin topraklarının işgalini ve yüz binlerce Filistinlinin topraklarından sürülmesini meşrulaştırmasını Siyonist romanlar üzerinden ele alan Kanafani, daha sonra İsrail’in çok yaygın bir şekilde kullanacağı mitlerin (İlan Pappe’nin İsrail Hakkında On Mit adlı kitabında[1] başarıyla çürütülürler) bu romanlarda nasıl işlendiğini ve bu eğilimin temel özelliklerini deşifre eder.

Siyasal Siyonizmin öncülüğüne soyunmadan önce gazeteci ve edebiyatçı olan Thedor Herzl’in Eski Yeni Vatan adlı romanı bu mitlerin çerçevesini Filistin’i ıssız, çorak ve ancak Yahudilerin yerleşmesiyle mamur olacak bir coğrafya biçiminde tasvir ederek çizer. Bu temel sonraki Siyonist yazarların da mottosu olacaktır: Filistin halksız bir topraktır ve Yahudiler de topraksız bir halktır, öyleyse bu ikisinin buluşması sadece Filistin’i güzelleştirmekle ve Yahudilere bir yurt sağlamakla kalmayacak Avrupa medeniyetinin de buralarda serpilmesini sağlayacaktır. Kanafani, Yael Dayan, Leon Uris, Shmuel Yosef Agnon, Ted Berkman gibi yazarların romanlarında beliren bu saplantılı tarifin çarpık bir tarih anlayışına dayandığını, medeniyet getirecek Yahudi tipolojisinin gerisinde dinsel ve milliyetçi üstünlük ideolojisinin bulunduğunu, Arapların bu romanlarda ya görülmediğini ya da barbar insanlar olarak aşağılandığını tespit eder. Nazilerin Yahudi soykırımı ise dünyanın pek çok ülkesinden gelen ve aralarında pek fazla ortaklık bulunmayan Yahudileri birleştirecek bir “ortak ıstırap” olarak yer alır. Bu yazarların Yahudi üstünlükçü ve Filistin’in işgalini meşrulaştıran kitaplarının Avrupa tarafından hiç sorgulanmaksızın kabul edildiğine dikkat çeken Kanafani, 1966 yılında Shmuel Agnon’a Nobel Ödülü verilmesini ise bu onayın bir zirvesi (kuşkusuz siyasal bir tercih) ve edebiyatın Balfour Deklarasyonu olarak değerlendirir.[2]

Edebi Siyonizmin temel metinlerini eleştirirken bile Kanafani bütün İsrailli yazarları aynı kefeye koymaz ve İsrail kurulmadan çok daha önce Filistin’de yaşayan Yahudi yazarların bu çerçevenin dışına çıkabildiklerini tespit eder. Bunu sağlayan onların, İsrail kurulduktan sonra ülkeye gelen ve eserlerini edebi Siyonizmin emrine veren yazarların aksine, Filistin’i daha iyi tanımaları, Arapların yaşantı, gelenek ve duyguları hakkında bilgi sahibi olmaları ve yapıtlarını yabancı okurları düşünerek kaleme almamalarıdır. Benjamin Tammuz ve S. Yizhar bu yazarların başında gelir. Tammuz’un iki hikâyesini örnek verir Kanafani: “Bir Zeytin Ağacının Öyküsü” ve “Yüzme Yarışı”. İlk hikâye Celile’deki tarlasının ortasında büyük bir zeytin ağacı olan Ali Tavil adlı Arabın öyküsüdür ve Filistinli bir Arabı görünür kılmakta, ona bir isim vermektedir. Bu yönüyle de edebi Siyonizmin propaganda metinlerinden ayrılmaktadır. Aslına bakılırsa hikâye Ali Tavil’in değil, neredeyse onun tarlasındaki diğer ağaçların toplamı kadar zeytin veren bu büyük zeytin ağacının hikâyesidir. Ali Tavil aracılığıyla Filistinlinin toprağı tanıdığını, onunla ve zeytin ağacıyla kopmaz bir bağı olduğunu anlarız. Bir süre sonra işgal onu topraklarından koparır ve araziye yerleşen Yahudi göçmenlerin zeytin ağacının değerini bilmedikleri, toprakla bağ kuramadıkları ve sonunda ağacı kestikleri görülür. Tammuz da orada yaşayan köylülerin geleneklerine önyargılı ve kibirli bir tutumla yaklaşan Siyonist edebiyatın geleneksel üslubunu kullanmasına rağmen, Kanafani onun Ali Tavil’in ve Yahudi yerleşimcilerin zeytin ağacıyla aralarındaki bağın farklılığını gerçekçi bir şekilde tasvir etmesini önemli bulur.[3]

1948 öncesinde Filistin’de yaşayan biri Arap, diğeri Yahudi iki arkadaşın ilişkisine odaklanan ikinci hikâye de ilki kadar dikkat çekicidir ve Tammuz’un tutumunun farklılığını açıklamak için bazı ipuçları vermektedir. İki arkadaş Yafa’nın kenarındaki bir nehirde yüzme yarışı yapmayı bir alışkanlık hâline getirmiştir. Yarışları çoğunlukla Arap olan kazanmaktadır çünkü diğerinden biraz daha büyüktür ama bunun ikisi arasında herhangi bir gerilim yarattığı hissedilmez. İşgal başladığında artık koşullar değişmiş, arkadaşlar birbirinden kopmuştur. Birbirlerini yeniden Yafa civarındaki bir portakal bahçesinde bulurlar ama artık Yahudi olan bir askerî birimin ve Arap arkadaşı da bir direniş grubunun lideridir. Arap olan kendisini tutuklamaya gelen arkadaşına, sanki eski bir muhabbeti devam ettiriyormuş gibi, “Peki, bu sefer sen kazandın,” der. Yahudi komutan ise “Sudan çıkana kadar bunu söyleyemezsin,” diye yanıt verir. Arabın yüzünde acılı bir gülümseme hissedilir ve iki arkadaş, geçmişi yeniden hatırlamaya ihtiyaç duyduklarını göstermek istercesine soyunup yüzmeye hazırlanırlar. Yahudi komutan suya girer girmez bir silah sesi duyar ve “arkadaşının” öldürüldüğünü fark eder. Asker onu yanlışlıkla öldürdüğünü söyler ama yüzüstü düşen arkadaşını çeviren Yahudi komutan onun dudaklarında sanki yarışı yine kazandığını söylemek isteyen gizemli bir gülümseme görür. Kanafani, Tammuz’un yolun yarısında tıkandığına, bir adım daha atmaktan kaçındığına işaret etmekle birlikte onun zeytin ağacının devrilişini görmesinde ve Arap çocuğu daha yarış başlamadan önce öldürmesinde sıradışı bir yan bulunduğunu ve gerçekle yüzleşme arzusu taşıdığını kaydeder.

Bu ince ayrımı Kanafani’nin Hayfa’ya Dönüş romanında da görürüz. Nazilerden kaçan ve gördükleri zulümlerin izlerini taşıyan Yahudi çift, Miriam ve Iphrat Goshen, siyasal Siyonizme inandıklarından değil gerçekten acılarını dindirecek bir yurt aradıkları için Filistin’e gelmişlerdir. Kanafani Hayfa’ya yerleşen bu çiftin artık dünyada nasıl var olmaya karar verdiklerini gösteren çok kritik bir ânı görür. Bethlehem Kilisesi’nin önünden geçtiklerinde gördükleri, Miriam’ın Alman askerlerince öldürülen kardeşini hatırlamasına yol açar. Haganah askerlerinin cansız bir bedeni bir araca attıklarını görür ve eşi Iphrat’a eslenir:

“Bak!”

Ancak kocası işaret ettiği yere bakınca hiçbir şey görmedi. İki adam avuçlarını, üzerlerindeki haki gömleklerine sürerek temizliyorlardı. Kocasına: “Ölü bir Arap çocuktu! Gördüm! Kan içindeydi!” dedi.[4]

 

Kocası Iphrat ya Miriam kadar yaralı değildir ya da acılarıyla yüzleşmekte onun kadar dürüst değildir. Belki de yerleştikleri ve yurt olarak belledikleri bu yeni ülkede yaşamanın bedelini erken fark etmiştir. Ölü Arap çocuğu görmemeyi tercih ettiğini düşünebiliriz ama Miriam’a verdiği cevabın her şeyden habersiz birinin saf bir sorusu mu olduğundan yoksa karısını örtük bir işbirliğine mi çağırdığından emin olamayız: “Onun Arap bir çocuk olduğunu nereden biliyorsun?”

Miriam’ın cevabının işbirliğini reddettiği ve onu yeniden gerçekle yüzleşmeye çağırdığı ise çok açıktır:

Onu kamyonete bir odun parçası gibi nasıl fırlattıklarını görmedin mi? Yahudi bir çocuk olsaydı, bunu asla yapmazlardı.”

Kocası ona neden diye sormak istedi ama kadının yüzünü görünce sessizleşti.

 

İşgalin bedelini Avrupa’da gördükleri eziyetlerden güçlükle kurtulan Yahudilere yüklemekte hiç de sabırsız ya da saldırgan görünmez Kanafani. Ama bunun bir bedeli olduğunu göstermekten de kaçınmaz. En masumu, İphrat’ın yaptığı gibi kendi acılarına gömülmek ve gözlerini olayın gerçekleştiği yerden, ölü Arap çocuktan yavaşça kaçırmaktır. Sonrası gelir artık; aradan 75 yıl daha geçer ve bu yeni ülkenin kültür bakanının gözü (savunma değil, genelkurmay değil) artık Filistinlilere “ölümden daha çok acı veren bir ceza” vermenin zamanının geldiğini söyleyecek kadar kararmış olabilir. O sırada genç bir İsrail askeri de sevgilisinin doğum gününü kutlamak için yoksul bir Filistinlinin evini başına yıktığını kayda almakla meşguldür.

Ölümün acı verecek bir eşiği geçtiğini de gösterebilir kamera. Direnişle edebiyatın iç içe olduğunun farkında ve Gazze’yi terk etmemekte kararlı genç edebiyatçı Rifat el-Arîr, Kanafani gibi İsrail bombalarıyla öldürülür.[5] Kanafani’nin “Gazze’den Mektup” adlı hikâyesinin kahramanı, atılan bombalar nedeniyle yeğeni Nadya’nın bacağı kopunca üniversite eğitimi için Amerika’ya gitmekten ve Gazze’yi terk etmekten vazgeçer. Belki de hikâyenin asıl kahramanı Nadya’dır ve şimdi berbat bir hastane odasında kopuk bacağıyla yatan başka bir Nadya neden Gazze’yi sevmekten vazgeçmeyeceğini ve onu asla terk etmeyeceğini anlatıyordur.

 

 

 

 

[1] İlan Pappe, İsrail Hakkında On Mit, çev. S. Erdem Türközü, Nika Yay., 2018.

[2] Ghassan Kanafani, On Zionist Literature, trs. Mahmoud Najib, Liberated Texts-Ebb, 1967, (İng. 2022) sf. 113.

[3] On Zionist Literature, s. 105-106.

[4] Gassan Kanafani, Filistin’in Çocukları, Hayfa’ya Dönüş ve diğer hikâyeler, çev. Seher Özbay, Otonom Yay., 2010, s. 193.

[5] Rifat el-Arîr’in Gazze’de yaşayan genç Filistinli yazarların öykülerinden derlediği ve İsrail’in 2008-2009’da Gazze’ye düzenlediği Dökme Kurşun Operasyonu’nu kurgusal olarak kayda geçiren kitap Türkçeye de çevrildi: Gazze Cevap Yazıyor, çev. Emrah Saraçoğlu, İntifada Yay., 2016.

Ali Çakmak
diğer yazıları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir