yeni e

iki aylık kültür sanat edebiyat dergisi

Gazze Savaşı ve Batı’nın Düşünsel Haritasının Çıkarılması

Giriş

11-12 Ocak 2024 tarihlerinde dünyanın gözü Lahey’deydi. 20. yüzyılın önemli bir bölümünde yerleşimci sömürgeciliği ve apartheid rejimi altında yaşamış ve özgürleştikten sonra Filistin davasının önde gelen savunucularından biri hâline gelmiş olan Güney Afrika Cumhuriyeti’nin, İsrail’e karşı, Gazze’de Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’ni ihlal ettiği gerekçesiyle açtığı davanın Uluslararası Adalet Divanı’ndaki ilk duruşmaları bu tarihte görüldü. Dava süreci, dünya halkları ve ezilenler nezdinde tarihi bir olay olarak görülürken, bazı Batı hükümetleri bu davadan pek hoşnut kalmadı. Bu hususta en ileri giden ülke ise, en büyük İsrail destekçilerinden Almanya oldu. Ülkesinin soykırım davasına İsrail lehine müdahil olacağını duyuran hükümet sözcüsü Steffen Hebestreit, İsrail’e yöneltilen soykırım suçlamasını “kesin ve açık bir dille” reddettiğini duyurup suçlamanın “hiçbir dayanağının olmadığını” ileri sürerken, Holokost geçmişi sebebiyle Almanya’nın İsrail’e karşı özel bir sorumluluk taşıdığını da söyledi ve “Hamas saldırılarına karşı kendisini savunması için” İsrail’i desteklemeye devam edeceğini duyurdu.[1]

Almanya’nın bu tutumu bazı bakımlardan işi “ifrata vardırma” örneği olarak görülebilirse de, kesinlikle şaşırtıcı değil. 7 Ekim’den beri süren soykırım sürecinde İsrail’e tam destek veren ülkeler de Almanya’yla sınırlı değil. Nitekim, ABD de dahil olmak üzere pek çok Batı ülkesinde sokaklarda Filistin lehine kitlesel destek gösterileri düzenlense de, halkların tutumundan tamamen farklı olarak Batı hükümetleri, savunduklarını iddia ettikleri “evrensel değerleri” ayaklar altına alacak şekilde, 2 milyondan fazla insana karşı toplu cezalandırma yöntemleri uygulayan, halkı yaşadığı yerden sürmeye çalışan, büyük çoğunluğu sivil, kayda değer bir kısmı da kadın ve çocuk olan 20 binden fazla insanı katleden, halkı kasten gıda, su, ilaç ve yakıttan yoksun bırakan, okullar, hastaneler, BM yerleşkeleri ve ibadethaneler de dahil olmak üzere hedef alınmayan hiçbir yer bırakmayan İsrail’i, sözde “kendini savunma hakkı” kapsamında, şerhsiz bir şekilde destekledi. İspanya ve Belçika gibi bazı ülkelerin istisnai duruşları da tabloyu değiştirmek için yeterli olamadı.

Peki bu destek hangi faktörlerle açıklanmalıdır? ABD ve Batı Avrupa ülkeleri hangi siyasi sebeplerle İsrail’e tam destek veriyor? Batı’nın düşünce dünyası bunun dışında mı? İsrail’e verilen destek “kültürel” sebeplerle de açıklanabilir mi? Bu yazıda, bu sorulara ve onlarla ilintili başka sorulara yanıt vermeye çalışacağız.

Siyasi desteğin arka planı

İsrail tarihsel olarak Batı çıkarlarının Ortadoğu’daki taşıyıcısı olmuştur ve hatta kuruluşuna zemin hazırlanmasının sebeplerinden biri de budur. Nitekim 2 Kasım 1917 tarihinde dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur J. Balfour, hükümetinin Filistin’de Yahudiler için ulusal bir yuva/yurt kurulmasını sağlamak için her türlü kolaylığı sağlayacağını açıkladığında, İngiliz hükümetin amaçlarından biri Süveyş Kanalı bölgesi yakınlarında dost bir yönetimin kurulmasını sağlamaktı. 1920 yılı sonrasında Filistin üzerinde kurulan Britanya Mandası yönetimi de her yönden Siyonist dostu bir çizgi izledi. Manda yönetiminin başına getirdikleri kişi bile bir İngiliz Yahudisi ve ateşli bir Siyonist olan Sir Herbert Samuel olmuştu.[2] İkinci Dünya Savaşı sonrasında küresel dengeler değişirken uluslararası sistemin yeni hâkim gücü olan Amerika Birleşik Devletleri, Siyonistlerin yeni baş destekçisi hâline geldi. 14 Mayıs 1948 tarihinde David ben Gurion tarafından İsrail Devleti’nin kuruluşu ilan edildiğinde, bu “devleti” ilk tanıyan ABD Başkanı Harry Truman oldu. Diğer yandan 1956 Süveyş Krizi’nde Fransa, İngiltere ve İsrail’in Cemal Abdülnasır liderliğindeki Mısır’a karşı ortak bir savaşa girmesi örneğinde olduğu gibi, Batı ülkeleri ile İsrail’in doğrudan aynı cephede yer aldığı örnekler de yaşandı. Her ne kadar 1967 tarihli “Altı Gün Savaşı” sonrasında BM Güvenlik Konseyi İsrail’e işgal ettiği topraklardan derhal çekilme çağrısı yapsa da, 1967 aynı zamanda ABD için İsrail’e tam ve sistematik destek sürecinin de başlangıcı oldu. 1970’ler ve 1980’lerde Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku ülkelerinin Filistin Kurtuluş Örgütü’ne verdikleri kısmi destek de ABD ve Batı ülkelerinin bu tutumunu konsolide etti.

Tüm bu süreçler boyunca Batı ülkelerinin temel önceliği, Ortadoğu’da Batı çıkarlarıyla uyumlu şekilde çalışacak bir devletin varlığını emniyet altına almak ve aynı zamanda bu devleti, kendisine tehdit oluşturma potansiyeli bulunan bölgesel aktörlere karşı bir denge unsuru olarak kullanmaktı. 7 Ekim’de başlayan süreçte İsrail’e verilen desteğin bir sebebi kuşkusuz bu yönelimdir. Bugün Batı için İsrail bölgede özellikle İran’a karşı önemli bir araç işlevi görmektedir ve bu yüzden güçlü tutulmalıdır.

Bununla birlikte şu andaki savaş sürecinde Batı ülkelerinin tutumunu belirleyen başka faktörlerden de söz etmek gerekir. Yakın bir gelecekte gündeme gelebilecek doğalgaz projeleri bu faktörler arasındadır. Bilindiği gibi 2022 yılında, Ukrayna savaşı sebebiyle Rusya’yla köprüleri atan Avrupa Birliği, Rus gazına alternatif olarak İsrail’le yeni bir doğalgaz anlaşması imzalamıştı. Kahire’de imzalanan anlaşmayla birlikte İsrail doğalgazının önce Mısır’daki tesislerde sıvılaştırılması, arkasından da tankerlerle Avrupa pazarlarına taşınması öngörülüyordu.[3]

Öte yandan doğalgaz meselesini düşünürken, İsrail’in Gazze’yi tamamen işgal etme niyetiyle doğalgaz arasındaki olası bağlantıyı da akılda tutmak gerekir. Kuşkusuz İsrail’in Gazze’yi yerli nüfustan olabildiğince arındırma ve Gazze’nin olabildiğince geniş kısmına hâkim olma hedefi, 1948’den beri izlenen genel politikanın bir uzantısıdır: Siyonist proje, Filistin’in mümkün olan en geniş kısmına, içinde mümkün olan en az sayıda yerli Arap kalacak şekilde hâkim olma hedefi üzerine kurulmuştur.[4] Bununla birlikte nasıl ki 20. yüzyılda Ortadoğu’da yaşanan her gelişme bir biçimde petrolle (de) alakalı olmuşsa, 21. yüzyılda bölgede yaşanan her gelişmenin de bir biçimde doğalgazla (da) alakalı olacağını söylemek yanlış görünmüyor. Nitekim İsrail uzun erimli doğalgaz projeleri için çok yönlü hazırlıklar yürütürken, Tel Aviv’in en hoşnutsuz olduğu hususlardan biri, Gazze açıklarındaki gaz kaynaklarına el koyamıyor olmasıydı. 2000 yılından beri Gazze’nin 36 kilometre kadar açığında kayda değer doğalgaz kaynaklarının bulunduğu biliniyor. Daha Kasım ayında, yani savaşın henüz iki ayı bile dolmamışken, İsrail rejiminin güçlü destekçilerinden Jerusalem Post gazetesi, savaştan sonra bu kaynaklara ne olacağı üzerine düşünmek gerektiğini söylemekten geri durmadı.[5] Avrupa Birliği ülkeleri, İsrail’in Gazze’yi tamamen işgal etme girişimine açıktan destek vermese de, savaşta güçlü bir şekilde İsrail’in yanında durmalarının, bu kaynaklarla daha da güçlenmiş bir İsrail’le doğalgaz ticareti yapma niyetinden bağımsız olmayabileceğini ileri sürmek mümkün görünüyor.

Başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerinin İsrail’e verdiği geleneksel destekte, giriş kısmında alıntıladığımız yaklaşım da birinci derecede rol oynamaktadır: Holokost sebebiyle İsrail’e karşı “tarihsel sorumluluk” iddiası. Avrupa kapitalizminin kendi dinamikleri sonucunda ortaya çıkmış ve iktidara gelmiş olan Nazizm ve faşizm, İkinci Dünya Savaşı esnasında milyonlarca Slav, Çingene, komünist, eşcinsel ve sakat insanla birlikte milyonlarca Yahudi’yi de ulusal uyumu bozan unsurlar olarak görerek ortadan kaldırdı. Savaş sonrasında ise Nazizm’i ve faşizmi doğuran paradigmaların ve yapısal unsurların kendisi sorgulanmazken, bu olgu Avrupa modernitesinden “sapma” olarak görüldü. Bu sözde sapmanın sebep olduğu insani trajedi ise Avrupa ülkelerini bir “diyet” ödemeye yöneltti. Yahudilere verilen diyet Filistin toprakları oldu ve Holokost’la hiçbir ilgisi olmayan Filistin halkı, Avrupa ülkelerinin kendi vicdanını teskin etme çabasının sonucu olarak yaşadığı topraklardan sürüldü, mülksüzleştirildi, kitlesel kıyımlara uğradı ve hayatta kalanların çoğu kendisini bugünlere kadar devam eden bir mülteci hayatının içinde buldu. Yahudiler için güvenli topraklar yaratmak istiyorsa bunu pekâlâ kendi ülkesinde de yapabilecek olan Almanya ve diğer Avrupa devletleri, Nazizm’le ciddi paralellikler arz eden bir paradigma üzerine kurulmuş olan ve kendisi de soykırım suçu işleyen İsrail rejimini, “tarihsel sorumluluk” adına en güçlü şekilde desteklemeye devam ediyor.

Batı düşünce dünyası farklı bir durumda mı?

Epistemolojik açıdan, tek bir Batı düşünce dünyasından söz etmek bir yana, tek ve homojen bir “Batı” mefhumundan bile söz ederken elbette ihtiyatlı olmak gerekir. Sokaklardaki Filistin yanlısı gösterilere ilave olarak pek çok Batılı entelektüel de şu veya bu düzeyde İsrail karşıtı tutumlar alabilmekte, almaktadır. Ancak Batı’nın hâkim düşünce dünyasına ve resmî akademisine bakıldığı zaman ortaya çıkan tablo pek böyle değildir.

Kısa süre önce bir başka platformda yayınlanan bir çalışmamızda,[6] Batı düşünce dünyasının İsrail’e olan desteğini özellikle iki örnek üzerinden tasvir ve tahlil etmeye çalışmıştık. Bu iki örnekten ilki, İsrail’in hangi temeller üzerine inşa edildiğini birincil kaynaklar yoluyla açıkça ortaya koyan Ilan Pappe’nin Filistin’de Etnik Temizlik kitabının Fransızca çevirisinin satışlarının Fayard Yayınevi tarafından durdurulmasıdır. Her ne kadar yayınevi sözleşmeyle ilgili bazı detayları bu karara gerekçe gösterse de, 7 Ekim’deki savaşın başlamasından sonra Fransız okurların bu kitaba olan ilgisinin arttığı satış verilerinden açıkça görülüyor ve sözleşmenin yenilenmesi de pekala mümkündü. Besbelli ki Fayard’ın sahipleri, tam da bu ortamda okurların İsrail’in ontolojik vasıflarını sarsıcı şekilde ortaya koyan bir çalışmanın geniş bir okur kitlesine ulaşmasını siyasi sebeplerden ötürü istemedi. İkinci örnek ise 94 yaşındaki meşhur Alman felsefeci ve siyaset bilimci Jürgen Habermas’ın, Nicole Deitelhoff, Rainer Forst, Klaus Günther’le birlikte, 7 Ekim’de Yahudilerin yaşam tarzının saldırıya uğradığını iddia eden ve hem Almanya’da hem de İsrail’de yaşayan Yahudilerle dayanışma çağrısı yapan bir bildiriye imza atmasıydı. Bu bildiriye göre her şey Hamas’ın saldırılarıyla başlamıştı ve “orantılı” olmak kaydıyla İsrail’in “yanıt verme” hakkı meşruydu.

Batı’nın hâkim düşünce dünyasının İsrail’e olan yakınlık ve desteği elbette bu iki örnekle sınırlı değildir ve en az iki önemli örneği daha aynı kapsamda ele almak mümkündür. Bunlardan ilki, Rusya doğumlu Amerikalı Yahudi gazeteci-yazar Masha Gessen’in, Gazze’yi Varşova Gettosu’na benzettiği bir makalesinin yarattığı kriz oldu. Başka çalışmaları sebebiyle Hannah Arendt ödülüne layık görülen Gessen, neredeyse bu yazısı nedeniyle ödülü alamayacaktı. Heinrich Böll Vakfı Bremen’de düzenlenecek ödül töreninden çekildiğini açıklarken, törenin düzenleneceği salonun da izni iptal edildi.[7] Gessen, ödülü başka bir salonda düzenlenen sade bir törenle alabildi. İkinci örnek ise Harvard Üniversitesi Rektörü Claudine Gay’in, sözde kampüsteki “Yahudi karşıtı” (gerçekte, Filistin destekçisi) faaliyetleri tolere ettiği için istifaya zorlanması oldu. Daha önce de Smith College öğretim üyesi Olive

Demar gibi isimler, süregiden savaş hakkında Batı’nın ana akım anlatısının dışına çıktıkları için kovulmuştu.

Batı düşünce dünyasının belki de en sorunlu yanlarından biri, her türlü İsrail eleştirisini topluca ve hoyratça, “anti-semitizm” kategorisine yerleştirmesidir. Bu tutum, devletler için de aynı şekilde geçerlidir ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un “anti-semitik eylemler” diye yaftaladığı Filistin’e destek gösterilerini yasaklamaya çalışması bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. O hâlde “harita çıkarma” çabamıza bu muğlaklaştırılmış “anti-semitizm” iddialarıyla ve bununla bağlantılı olabilecek başka “kültürel” faktörlerle devam edelim.

Kavramları yerli yerine oturtmak

İsrail’e yönelik güçlü eleştirileriyle bilinen Amerikalı Yahudi siyaset bilimci Norman Finkelstein, yüksek bir belagatle kaleme aldığı ve pek çok yayınevinin basmak istemediği Beyond Chutzpah başlıklı çalışmasında, ABD’de ve genel olarak Batı’da nelerin “anti-semitizm” kapsamına alındığına dair, inanılması güç bir dizi örnek sıralar. Buna göre, bir vaazında “ezilenlerin şimdi ezenler hâline geldiğini, Arapların sürgün edildiğini” söyleyen bir Protestan papazın “çizgiyi aştığı” düşünülmüştür; Ulusal Kiliseler Konseyi’nin Filistinli Araplar için yaşanabilir bir yurt amacıyla müzakere yürütülmesi gerektiğini söylemesi de aynı kapsamda değerlendirilmiştir. 1967 savaşında Mısır kadar İsrail’in de sorumluluğunun olduğunu söylemek Batı’da kabul edilebilir bir söylem değildir ve anti-semitizm anlamına gelmektedir. Hatta Yahudi çıkarlarına ters düşen her türlü söylem anti semitizmdir – Nathan ve Ruth Ann Perlmutter, 1982 tarihli The Real Anti-Semitism başlıklı kitaplarında böyle buyurmaktadır. Dahası da var: örtülü bir şekilde “Yahudi” iması içerdiği için “neo-con” tabirinin kullanılması bile Batı’da pek çok kişi tarafından anti-semitizm olarak görülmektedir.[8]

Tüm bunların ne anlama geldiği açıktır: ABD’de ve genel olarak Batı’da İsrail’i herhangi bir şekilde suçluyor, Filistinlilerin haklarını herhangi bir şekilde savunuyorsanız, otomatik olarak anti-semitik kabul edilirsiniz.

Burada söz konusu olan sadece İsrail’e mutlak bir dokunulmazlık zırhının giydirilmesi değil, aynı zamanda kavramın hoyratça kullanılarak içinin boşaltılması ve hakiki anti-semitizme de son tahlilde kapı aralanmasıdır. Zira İsrail karşıtı pek çok Yahudi, İsrail’le Yahudiliğin eşitlenmesine haklı olarak ve şiddetle itiraz etmektedir. Yahudilik bir din ve birinci derecede bu dinle karakterize olan bir etnik kimlik niteliği taşır, İsrail ise 20. yüzyılda yerleşimci sömürgeciliği yöntemiyle inşa edilmiş siyasi bir entitedir. Aralarında çift yönlü eşitlik denklemi kurulması, İsrail’in işlediği tüm suçlar için bütün Yahudilerin fail olarak görülmesine sebep olacak bir algıyı da beslemektedir.

Öte yandan anti-semitizmin aslında “Yahudi karşıtlığı” ile bir ve aynı şey olmadığını da vurgulamak gerekir. 19. yüzyıl başlarında geliştirilen bu kavram, aslında Avrupa’daki yerleşik “Sami düşmanlığını” ya da daha geniş hâliyle Ortadoğulu düşmanlığını ifade eder. Kavramın işaret ettiği zihinsel arka plan, doğu kökenli halkların Avrupa’ya ait olmadığı, düzeni bozduğu ve aşağı topluluklar olduğu düşüncesidir. O dönemde Avrupa’daki doğu kökenlilerin tamamına yakını Yahudiler olduğu için kavram zamanla Yahudi düşmanlığıyla bir ve aynı şey anlamı taşır hâle gelmiştir.

Peki günümüzde devamlı olarak anti-semitizmden dem vuran Batılılar, Nazizm’i de doğuracak olan bu ötekileştirici bakış açısından kurtulmuşlar mıdır? Yanıt, kesinlikle hayırdır. Tam tersine, Batı ülkelerinin ve onları yönetenlerin “İsrail-Filistin çatışmasına” bakışı aynı ötekileştirici yaklaşımdan türemektedir. Bunu söylerken iki farklı şeyi kastediyoruz.

İsraillilerin önemli bir bölümü, özellikle de kurucu ve hâkim unsuru olan Aşkenazlar, Avrupa’dan gitmiş kişilerdir. Nazizm’i ve faşizmi doğuran paradigmaların ortadan kalkmadığı ve aşırı sağın giderek güçlendiği Avrupa’da, siyasetin bir kanadının İsrail desteğini bu perspektiften okumak için bir zemin vardır: Bazı entelektüellerin kullandığı tabirle, İsrail’in kuruluşuyla “Yahudi sorununun Ortadoğu’ya transfer edildiği” düşünüldüğünde, Avrupalıların en azından bir kısmı İsrail’in yıkılması veya güç kaybetmesiyle Yahudilerin Avrupa’ya döneceği korkusu taşıyor olabilir ve Le Pen gibi aşırı sağcı liderlerin İsrail desteği[9] başka şeylerin yanında bu bağlamda da düşünülebilir.

Avrupa siyasetinin “liberal” kanadı ise, İsrail’i “kendinden” görürken, Filistinlileri “öteki” olarak kabul etmektedir. Siyonizm’in Avrupa Yahudileri arasında ve Avrupa’daki “aydınlanma” fikirleriyle paralel şekilde ortaya çıkmasından, liberal demokrasinin bazı şekilsel özelliklerinin İsrail’de uygulamada olmasına ve pek çok İsrail vatandaşının aynı zamanda AB ülkelerinin vatandaşı olmasına kadar bir dizi faktör, İsrail’le kurulan özdeşlikte etkili olmuştur. Filistinliler ise tümüyle doğulu oldukları gibi ekseriyetle Müslüman’dır. Dolayısıyla doğal ötekidir. Edward Said, kırk yıldan uzun süre önce kaleme aldığı ve insanlığın evrensel düşünce birikimine önemli bir katkı yaptığı Şarkiyatçılık başlıklı çalışmasının bir pasajında, bugün de değişmeyen bir duruma ışık tutmaktadır:

En yalın Arap-İslam anlayışının bile son derece siyasallaşmış bir şeye, bir hezeyana dönüşmesinde üç şeyin payı var: İlkin, Şarkiyatçılığa dolaysızca yansıyan, Batı’daki Arap ve İslam karşıtı yaygın önyargının tarihi; ikincisi Araplar ile İsrail Siyonizmi arasındaki savaşım ve bunun Amerika Yahudilerinin yanı sıra, hem liberal kültüre hem de genelde halka etkisi; son olarak da, Araplar ve İslam’la özdeşleşmeyi ya da bu konuyu soğukkanlılıkla tartışmayı olanaklı kılan herhangi bir kültürel konum bulmanın neredeyse olanaksız olması. Dahası, Ortadoğu şimdilerde, Büyük Devlet siyasetleriyle, petrol iktisadıyla, özgürlük aşığı demokratik İsrail ile kötü, totaliter, terörist Araplardan dem vuran safdil ikilikle öyle bir özdeşleşmiştir ki, Yakındoğu’dan söz edilirken neden söz edildiğine dair net bir görüş sahibi olmak gibi bir olasılığın iç karartacak ölçüde az olduğunu söylemek bile gereksizdir.[10]

Bitirirken

Bu yazıda Batı hükümetlerinin, toplumlardan gelen güçlü itiraz seslerine rağmen İsrail’e güçlü bir şekilde destek verme politikasının hangi faktörlerden beslendiğini ve bu desteğin Batılı hâkim düşünce dünyasında nasıl bir karşılığının olduğunu incelemeye çalıştık. Göstermeye çalıştığımız üzere bu destek, siyasi, iktisadi, kültürel ve tarihsel planlarda bir dizi unsuru barındırmaktadır. Tüm bunlar Batı ülkelerinin çatışmaya yaklaşımının yapısal unsurlarını ifade ettiğinden, belli figürlerin değişmesiyle yaklaşımların da değişebileceğini düşünmekten imtina etmek gerekir. Özellikle Avrupa Birliği’nin kurucu felsefe ve metinlerinde sıklıkla vurgulanan insan hakları, Filistinliler için ancak çok sınırlı düzeyde geçerli olabilir. Batı için her zaman yegâne öncelik, İsrail’in varoluşunun emniyet altına alınmasıdır ve yakın bir gelecekte bunun değişmesini beklemek için bir sebep yoktur. ABD söz konusu olduğunda ise durum daha da umutsuzdur: Zaman zaman “insani krize” yapılan göndermelere ve savaşın nihai amacına dair ikincil görüş ayrılıklarına rağmen ABD’nin İsrail’e olan desteği o kadar büyüktür ki, Gazze’nin yalnızca İsrail saldırısı değil, İsrail-ABD saldırısı altında olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.


[1] “Almanya, Uluslararası Adalet Divanı’ndaki soykırım yargılamasına İsrail lehine müdahil olmayı planlıyor”, T24, 13 Ocak 2024, https://t24.com.tr/haber/almanya-uluslararasi-adalet-divani-ndaki-soykirim-yargilamasina-israil-lehine-mudahil-olmayi-planliyor,1147155.

[2] William L. Cleveland, A History of Modern Middle East (Boulder: Westview Press, 2009), s. 245.

[3] “Avrupa Birliği Rusya’ya bağımlılığını azaltmak için İsrail ve Mısır ile doğal gaz anlaşması imzaladı”, Euro News, 15 Haziran 2022, https://tr.euronews.com/2022/06/15/israil-ile-avrupa-birligi-nin-dogal-gaz-ihracat-icin-anlasma-yapacag-duyuruldu.

[4] Bu husus, metnin ilerleyen kısımlarında yeniden değineceğimiz Ilan Pappé’nin Filistin’de Etnik Temizlik başlıklı çığır açıcı çalışmasında defaatle ve İsrail askeri arşivleriyle de desteklenecek şekilde vurgulanmaktadır. Bkz. ılan Pappé, The Ethnic Cleansing of Palestine (Oxford: Oneworld, 2006); Türkçesi: Ilan Pappe, Filistin’de Etnik Temizlik, çev. Yankı Deniz Tan (İstanbul: İntifada Yayınevi, 2022).

[5] Reuven Gal & Leon Harris, “Israel-Hamas war: What will happen to Gaza’s natural gas field?”, The Jerusalem Post, 24 Kasım 2023, https://www.jpost.com/business-and-innovation/energy-and-infrastructure/article-774864.

[6] Selim Sezer, “Fayard, Habermas ve Batı düşünce dünyasının İsrail’e desteği üzerine”, Yakın Doğu Haber, 19 Aralık 2023, https://ydh.com.tr/makale/585/fayard-habermas-ve-bati-dusunce-dunyasinin-israil-e-destegi-uzerine.

[7] “Almanya’nın prestijli Hannah Arendt Ödülü’nde ‘Yahudi gettosu’ krizi”, Artı Gerçek, 14 Aralık 2023, https://artigercek.com/dunya/almanyanin-prestijli-hannah-arendt-odulunde-yahudi-gettosu-krizi-276810h.

[8] Norman G. Finkelstein, Beyond Chutzpah: On the Misuse of Anti-Semitism and the Abuse of History, Updated Edition (Berkeley & Los Angeles: University of California Press, 2008), s. 25-27 ve 40.

[9] Alain Gresh & Sarra Grira, “Anti-Semitism: the Far Right Whitewashed by its Support for Israel”, Orient XXI, 4 Ocak 2024, https://orientxxi.info/magazine/anti-semitism-the-far-right-whitewashed-by-its-support-for-israel,6977.

[10] Edward W. Said, Şarkiyatçılık: Batı’nın Şark Anlayışları, çev. Berna Ülner (İstanbul: Metis Yayınları, 2001), s. 36.

Selim Sezer

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir