yeni e

iki aylık kültür sanat edebiyat dergisi

Hayır Irkçılık Değil! Kolonyal Irkçılık

2016'da Cizrede'ki yıkımın ardından evlerine dönen insanlar. Fotoğraf: Ümit Kıvanç Arşivi

Şüphe yok ki ırkçılık, ırka değer atfetmeyle başlar. Irk kelimesinin önüne veya arkasına niteleme sıfatı eklendiğinde ırk ya üst anlam ya da alt anlam ifade eder. Başka bir deyişle ırkçılık, ırkın sıfat görmüş hâlidir. Dolayısıyla ırkçılık, herhangi bir ırka dair farkın altının çizilmesi, farkın politikleştirilmesi, toplumsallaştırılması, tarihselleştirilmesi, nihayet bilimselleştirilmesidir. Bu hâliyle fark ya kötülenir ya idealize edilir. Başka bir deyişle ırka değer atfetmek, kaçınılmaz bir şekilde ırk mefhumunu kategorileştirir, politikleştirir, toplumsallaştırır. Bütün bu sebeplerle ırkçılık, ırkçı kişilerin basit bir hezeyanı değil, toplumsal bir ilişki biçimidir.[1]

Bu yazı ırkçılık ile kolonyal ırkçılık arasındaki farka değinecektir. Devamında ise son zamanlardaki sosyal medya üretimlerinin nasıl da kolonyal ırkçılığı yeniden ürettiğine, böylelikle de Türkçülüğe ne şekilde yeniden medenileştirici bir misyon yüklediğine bakılacaktır. Türkçülük kabuk değiştiriyor, yenileniyor ve Kürtler söz konusu olduğunda yeni sürümlerle kendini yeniden üretiyor.[2]

Kolonyal Irkçılık

Yıllar önce Sartre isabetli bir şekilde ırkçılık külliyatına kritik bir müdahalede bulunarak ırkçılık sorununu, sömürgecilik sorunuyla birlikte ele almayı önermişti. Aksi bir okuma ona göre bir burjuva hümanistinin tavrı[3] olmakla maluldü. Eğer Sartre’ı dinleyip burjuva hümanistliği tavrını elimizin tersiyle iteceksek bu durumda yapılması gereken en az iki şey olduğunu kabul etmemiz gerekir. Irkçılığın tarihsel olarak sömürgelerdeki anlamı ve uygulanma şekline bakmalıyız. Ve ilaveten egemen toplumun, tekno-modernleşmeyle içsel bünyesinde bugünlerde yeniden inşa ettiği ırkçılığın, sömürgeci izdüşümlerine projeksiyon tutmalıyız.

Irkçılığın sömürgelerdeki anlamı ve uygulanma şekli, basit bir hiyerarşik toplumsal ilişki biçimini aşan, üst insan’ın kendini bütün egemenliklerin sahibi olarak lanse ettiği ilave bir bağlama göz kırpar. Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği’ndeki Kurtz karakterinin, kendisini “insandan daha öte” şeklinde lanse edip siyah yerlilerin kendisine tapmasını istemesi[4] bu amaçsal aşkınlığa örnektir. Bunun bir benzeri Tolstoy’un Kazaklar eserindeki Olenin karakteridir. Başkentin bohem ortamından sıkılan Olenin, Kazak düzlüklerinde savaşmak suretiyle şan şöhret biriktirmeyi ve güzel Kazak kadınları tavlamayı hayal ederek sömürgeye doğru yelken açıyordu.[5] Her iki örneğin bize gösterdiği üzere beyaz kahramanlar, sömürge toplumlarını, kendilerini ispatlayacakları bir zafer düzlüğü, esas mücadeleleri için bir antrenman sahası görür. Beyaz toplumların vasat ve “loser” kişilikleriyle tutunamayanları, sömürge platolarında erkekliklerini kanıtlayıp yerlilerin tapılası kahramanları olmayı düşler. Aşağıda gösterileceği üzere son dönemlerde Türkiye’deki Kürtlere dönük carileştirilen sosyal medya ırkçılığının, işleyişi, mantığı ve uygulanma biçimi tam da buna tekabül eder.

Yine aşağıda genişçe değinileceği gibi ırkçılık, Arendt’in altını çizdiği üzere Batılı ile yerlinin karşılaşmasında ortaya çıkan “acil durum açıklaması” olarak görülemez.[6] Yanı sıra Las Casas’ın cesurca betimlediği üzere ırkçılık, Amerika kıtasına çıkarma yapan sömürgeci kaşiflerin el kitabıydı. Beyaz adamın ırkçılığı, Amerikan yerlilerini insan değil, yük hayvanı olarak görüyordu.[7]

Bütün bu örneklemlerin sarahaten gösterdiği üzere kolonyal ırkçılık, klasik ırkçılıktan ve kültürel ırkçılıktan farklı olmakla birlikte bunları ihata eder. Klasik ırkçılık, biyolojinin ve fiziğin merkezinde yer aldığı kesin bir hiyerarşinin altını çizer. Başka deyişle gözü, kanı, ten rengini, kafatası ölçümünü temel alan kök bir ırkçılık türüdür. Kültürel ırkçılık ise kültürel hiyerarşiyi merkeze alır ve kültürel farkın altını çizer. Şimdilerde refah toplumunun inşa ettiği bir dışlama tekniği olarak yeni ırkçılık ya da ırksız ırkçılık ise “soft ırkçılık” yordamıyla ön plana çıkıyor.

Bütün bu ırkçılık çeşitlerin arasından Kürtleri doğrudan ilgilendiren tür kolonyal ırkçılıktır. Diğer ırkçılık çeşitleriyle mukayeseli olarak bu ırkçılık türünü ele aldığımızda bunun ırklı ırkçılık olduğu tartışmasızdır. Yanı sıra kolonyal ırkçılık, klasik ırkçılığın bir tahakküm biçimi olarak sonuna kadar politize edildiği, klasik ırkçılığın iş görmediği zamanlarda ise kültürel farkın bir yönetme tekniği olarak estetize edildiği bir kokteyl ırkçılık türüdür. Klasik ırkçılık, muhtevasındaki sembolik ya da nesnel şiddetle yetinip (politik) şiddet olmaksızın pratize edilebilirken kolonyal ırkçılık (politik) şiddet olmaksızın düşünülemez. Klasik ırkçılık, çoğu zaman fragmanter ve tepkisel olduğu hâlde kolonyal ırkçılık sistem kurucu ve totaldir. Klasik ırkçılığın muhatabı çoğu zaman bireylerken; kolonyal ırkçılığın muhatabı ezilen halktır. Klasik ırkçılık toplumsal olanı hedeflerken kolonyal ırkçılık bir idare tekniği biçiminde, bir halkın egemenlik haklarına çökmeyi esas alır. Klasik ırkçılığın arkasında bir devlet iradesi ya da egemen bir milletin iradesi olmayabilir. Kolonyal ırkçılığın arkasında egemen bir devletin bedeni vardır. Klasik ırkçılık bürokrasiye ya da bir devlet mekanizmasına ihtiyaç duymaz, ancak kolonyal ırkçılık bir bürokratik diziliştir. Çoğu zaman klasik ırkçılık bir refleks ya da sıradan faşizm edevatıdır. Kolonyal ırkçılık ise bir rejim bandrolüdür, örgütsel faşizmin çıktısıdır. Sonuç itibarıyla kolonyal ırkçılık, ezilen bir halkın bütün haklarını askıya alan, egemen halkın hak sahibi olduğunu sürekli hatırlatan bir efendi düsturudur.

Bütün bu sebepler yüzünden kolonyal ırkçılık başta fen bilimleri ve sosyal bilimler olmak üzere pozitif bilimlerin kefil olduğu bir ırkçılık türüdür. Önce doğa bilimleri sonra ise sosyal bilimler müteselsil kefalet üstlenmiştir. Sözgelimi Biyoloji bilimi beyaz adamın estetik görselliğine/üstünlüğüne kefil olurken, beyaz adamın gücüne ise fizik bilimi garanti vermekteydi. Tersinden düşünürsek siyah’ın “evrimini tamamlayamamış olası insan” olduğunu biyoloji bilimi tescillerken, siyah ya da yerlinin “barbar hâlinden medeni hâle geçiş yapamadığı”nı ise sosyoloji yasaları tescilliyordu. Bu sebeple kolonyal ırkçılık, çıkış koşulları itibarıyla bir yere kadar bilim yasalarının imalatıdır; bilim yasalarının gözetiminde genelde saf ırk endüstrisinin bir üretimi olup kimi ırkların efendi, geriye kalanların ise efendinin hizmetine koşulduğu “muhtemel insan” kategorisine yaslanır. Bunun en veciz tasvirini Conrad’ın anılan eserindeki karakteri Marlow yapıyordu: “Hayır, insanlık dışı değildiler. Yani, aslında en kötüsü de buydu, insan olma ihtimalleri.”[8] Fakat yine de ırkçılık, tarih felsefesi olmaksızın düşünülemez. Tarih, kolonyal ırkçılığın el feneridir.

Bununla birlikte kolonyal ırkçılığı, şekilden şekle girebilen özelliği sayesinde bütün dinsel/seküler ideolojilere, dünya görüşü ve tutumlara eklemlenebilen, girdiği kabın şeklini alabilen bir “gezgin söylem/tutum” olarak da tarif edebiliriz. Beyaz adamın ırkçılığı, ırkların kalıtımsal eşitsizliğini savlayan pozitif bilimlerin içinden haklılaştırılıp üretildiği gibi, dinî kaynakların içinden de haklılaştırılıp üretilmektedir. Sünni ortodoksinin içinden “Kürtler şeytan soyu bir halktır” şeklindeki uydurma hadis bilgisi veya “İslam Peygamberi Kürtlere beddua ettiği için birlik olamıyorlar” söylemi, buna örnektir. Sosyal medyada ve Türk-İslamcı mahfillerde sıkça Türk’ün, Tanrı tarafından vazifelendirildiği nizam-ı alemci söylemin kökeni de buradan neşet eder. Böylelikle klasik ırkçılık konusunda nispeten duyarlı denebilecek akımlar bile söz konusu sömüren ve sömürülen arasındaki ırkçı söylemlere geldiğinde beyaz adamın dilinde sebat eder. Sözgelimi uzun bir süre Fransız Komünist Partisi, Cezayir halkı için “biçimlenmekte olan ulus” tabiri kullanarak “efendi halk” söyleminde ısrar ediyordu.

Beyaz adam ırkçılığının izdüşümlerine Cumhuriyet döneminden de aşinayız. Mahmut Esat Bozkurt’un “Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır, hizmetçi olma hakkı” şeklindeki beyanı[9] Türkiye’de kolonyal ırkçılık anlayışının açık bir tezahürüdür. Bu anlayışın devamında kolonyal ırkçılık devletin içine alınarak Şark Islahat Planı, Güneş Dil Teorisi, Türk Tarih Tezi, kafatası ölçümleri gibi araçlarla kurumsallaşmıştır. 1925 yılında askerî üst düzey bürokrat Cemil Uybadin, Osmanlı son yüzyılından tevarüs eden “müstemleke tarzı idaresinin aynen Şarkta tatbiki”ni vaaz ederken, 1943 yılında umumi müfettiş Avni Doğan “Cumhuriyetin Doğu’ya yerleşmesi, medeni milletlerin Afrika’ya yerleşmesi gibidir”[10] diyerek klasik ırkçılığın kolonyal bir bağlamda carileştirilmesi gereğine işaret etmişti.

Kolonyal ırkçılık gözün, kanın, fiziğin ırkçılığı olduğu sürece söylem repertuarı hayli geniştir. Fanon’un altını çizdiği üzere, beyaz sömürgecilerin yerlileri zoolojik terimlerle ifade etmesinin[11] altında yatan başlıca neden, yerlilerin insan dışı ve hayvanlara yakın bir kategoride görülmesiydi. Nitekim son zamanlarda sosyal medyada Kürtlere dönük ırkçılık sözlüğü hayli gelişmiştir: “feodal”, “ilkel”, “vahşi”, “dağ ayısı”, “Mezopotamya eşeği”, “kıro”, “kıllı Kürt”, “medeniyet görmemiş” gibi sıfatlar kullanılmaktadır.

Türkiye, Türkçülük, Kolonyal Irkçılık

Irkçılık Türkiye’de halka arzı her daim el üstünde tutulan anonim bir şirkettir ancak devletin bir şirketidir. Devlet bir CEO olarak kime, nasıl ırkçılık sıfatlarının yakıştırılacağının hem planlamasını yapar hem taşeronunu ve halka arzının koşullarını belirler. Sadece siyaset kurumu değil, Türkiye toplumunun neredeyse bütün kurumları bu kamu şirketinin şerikidir. Böyle olduğu ölçüde de ırkçılık hem hukuk şiddetinin hem de güvenlik ideolojilerinin ruhudur. Örneğin yakın zamanlarda dolaşıma sokulan “etkisiz hâle getirme” retoriği ve “sarı torba” metaforunun şartsız şurtsuz ve pürüzsüzce gündelik lügata karışmasının böyle bir bağlamı vardır. Bu kavramlar üzerindeki mutabakatın da gösterdiği üzere kolonyal ırkçılık, şiddet üzerinden dolaşıma sokulur ve kitle meşruiyeti de bunun üzerinden sağlanır. Bu sebeple Türkiye’deki kolonyal ırkçılık için şiddet olmazsa olmazdır. Başka bir yazımda[12] 2015 yılından bu yana devletin Kürt coğrafyasında neredeyse yalnızca TİM hâline dönüşerek, çıplak şiddet şeklinde görülmeye başlamasının kolonyal ırkçılıkla bağını irdelemiştim. Bahsedilen tarihten bu yana Kürdistan’ın özel tim şiddet birimlerine zimmetlenmesiyle burada serd edilen sınırsız, anonim ve total şiddetin, silaha iliştirilen HD kameralarla servis edilmesi kolonyal ırkçılığı yeniden üretip durdu. Kameranın yeni TİM pedagojisinde en az silah kadar mühim olduğu servis edilen paylaşımlardan rahatlıkla görülebilir/di.

Böylesi bir ortamda önceki İçişleri Bakanının sıkça sarı torba retoriğiyle öldürülen kişilerin resimlerini paylaşması oldukça anlamlıydı. Sarı rengin tarihsel arkeolojisi bize orta çağlardan bu yana Yahudilere zorla taktırılan sarı rozeti hatırlatır. Nazilerin bu geleneği canlandırarak sarı yıldız/rozet üzerinden Yahudileri ırksal bir şiddetin objesi hâline getirdiğini düşündüğümüzde sarı torba uygulamasının Kürtlere dönük kritik bir mesaj taşıdığı açıktı. Şimdilerde sarı torba imgesinin sosyal medya ortamlarında kitlesel katliam niyetine dolaşıma sokulduğunu da eklemek gerekir. Belli ki sadece biyolojik ölüm yetmiyor artık, simgesel ölüm çağındayız. Lime lime edilmiş bedenleri, sanal âlemde simgesel bir ölüm seremonisinden geçirmek kitle mobilizasyonu için önem arz etmektedir.  Tam da Weizman’ın söylediği gibi geç modern dönem sömürge koşulları altında göz silah gibi iş görür ve silah da göz gibi iş görür.[13] Sosyal medyanın işlevi tam da burada devreye girer.

Sosyal Medya ve Irkçı Estetik

Yakın zaman önce yazdığım başka bir yazıda sosyal medyadaki ırkçı lansmanın bir açıdan Teşkilat-ı Mahsusa örgütlenmesini çağrıştırdığından bahsetmiştim.[14] Gerçekten de 7 Haziran sonrası Kürt coğrafyasında uygulanan şiddetin pratisyenlerinin sosyal medyada paylaştığı mesajlara göz atmak, kolonyal ırkçılığın yeni kodları bağlamında bize bir fikir verecektir. Bu hesapların birkaç ortak özelliğine vurgu yapmakta fayda var.[15] Zira bu ortak özellikler hem sergilenen devletçi, eril, ırkçı zihniyete, hem de uygulanan çıplak şiddete dair bize net fikir vermektedir. Bir kere ortak özelliklere baktığımızda neredeyse bütün hesapların gündemi sıcağı sıcağına takip edip olaya dair anlık refleks verdiğini görmekteyiz. Bu şekilde kanaat önderliği makamından, toplumun diğer kesimlerine kanaat rehberliği hizmeti verilmektedir. Yine tüm hesapların ortak özelliği maçist bir dil kullanarak toplumsal olayları cinsiyetçi bir zihniyetle erkek alanına çekmesidir. Sürekli etek giydirme muhabbeti, tanga giydirme tacizleri, “biz geldik kızlar siz yoksunuz” tiradları, kadın olmayı aşağılık gören bir zihin sakatlığına işaret etmekte. Hesapların hemen hepsinin ortak özelliği Türk olmayı üstün bir insan olarak kodlayan ırkçı bir gramerden hareket etmesidir. Nihal Atsız’dan Muhsin Yazıcıoğlu’na, Talat Paşa’dan Mustafa Kemal’e kadar geniş bir Türkçülük miti içinden bu üstünlük sürekli yeniden üretiliyor. Bunun devamı olarak Kürtlerin tehciri çağrıları, yerleşim alanlarına duyulan ırkçı fetih iştahları, yatak odasından kadraja alınan hatıra fotoğrafları, Kürt milletvekillerinin sürekli aşağılanması şüphesiz bir zihnî sürüm yenilenmesine delalet. Nitekim çoğu hesap için Kürt coğrafyasında eğer bir masum aranacaksa o da devletin bizzat kendisi.

Öte yandan yakın zaman önce Zizek’in altını çizdiği üzere yeni ırkçılığın alameti farikalarından biri, bu yeni ırkçılığın mizaha verdiği önemdir.[16] Hesaplarda sıkça şiddetin ve ırkçılığın parodileştirilip bir gülme efekti hâline getirildiğini görmenin tam da böyle bir anlamı var. Hesaplar çıplak şiddet ve kolonyal ırkçılık noktasında kitlelerin rızalarını yalnızca mizah üzerinden elde edeceklerini biliyor. Ve yeni kolonyal ırkçılık pedagojisi, şiddetin mizahla ancak normalleştirebileceğinin farkında bir pratik sergiliyor.

Tabur Âlemi[17]

Bu hesaplardan her daim tartışmaların merkezinde olan “efeler jöh taburu”nun[18] en gözde hesap olduğu tartışmasız. “Türk silahlı kuvvetleri, jandarma özel harekat timi” bağlantısıyla paylaşımlarda bulunan hesap belki de hesapların içinde en “hardcore” olanı. Hesap, ÖLÜM TEHLİKESİ profil resmiyle takipçilerini selamlıyor. Hesabın parçalanmış bedenler benzeri sınırsız şiddeti mizah unsuru üzerinden takipçilerine pazarlaması gözden kaçmıyor. Mesela paylaşımlardan birinde katledilmiş cansız bedenin “jöh çarpması” olarak sunulması tam da bu zaviyeden. Alaysı iğnelemeler, ırkçı laf sokmalar hesabın en gözde paylaşımları. Örneğin öldürülen bir gerilla fotoğrafının başlığına “work and travel kursuna tabi olduğumuz için geze geze avlıyoruz” cümlesi tam da bu anlayışı ele veriyor. Kitlesel bir öldürme fotoğrafına yerleştirilen “özel harekat çalışıyor” cümlesi de bu anlayışın bir parçası. Bodrumda öldürülen sivillerin fotoğrafı üstüne “aşk nedir diye soran olursa cevabı ektedir” paylaşımı kadar “gülümse hewal sıkıyorum” muzipliği de ırkçı şiddeti eğlenceli kılma ve bir gülme efektiyle takipçiye olan biteni normalleştirme niyetinin bir göstergesi. Hesap ayrıca savaşta öldürdüklerini aşağılayıcı bir bakışla çoğu zaman hayvanlar için kullanılan tabirler üzerinden sunmakta. Öldürülen insanlar için sıkça “itlaf” kelimesinin kullanılması tam da bu yüzden. “Türkün gururu özel harekat”, “TÜRK’e dokunmanın bedelini ödesin soysuz”, “Ya Türkçü iktidar ya Türkçü ihtilal” şeklindeki ırkçı sloganlar her daim şiddete kılavuzluk yapmakta. Devamla “türke kefen biçenin anasını avradını s….yim” duvar yazısına, “bizde bundan sonra böyle, işinize gelirse” yazısının döşenmiş olması işin vehametini gösteriyor nitekim. “Ermeni köpeklerini şırnaktan temizleme vakti”, “Türk olmak zordur çünkü dünya ile savaşırsın, türk olmamak ise daha zordur çünkü Türklerle savaşırsın” şeklindeki ırkçılık naraları hesap boyunca en sık görülen zihniyet kalıbını gözler önüne seriyordu. Hesabın paylaşımlarından kendisinin şiddet meraklısı bir apolitik olmadığını tam aksine bir davası olduğunu ve bu dava uğruna kan döktüğünü açıkça görebiliyoruz. Sıkça ne “davamızdan ne de vatanımızdan vazgeçeriz” denmesi bu yüzden. Hesapta sıkça aforizmaların kullanılması ayrıca takipçileri cezbediyor. Teslim alınmış genç insanlara iliştirilmiş “haddinden fazla merhamet vatana ihanettir” sözü tam da yeni faşizmdeki “ideoloji out/söylem in” hâline bir örnek. “Sana kurşun atana vatanına göz dikene börek çörek değil mermi atacaksın” sözü de yine bu zaviyeden. “JİTEM neydi, jitem tutkudur, jitem güvendir”, “Ya tam susacaklar ya kan kusacaklar”, “edep ile gelen lütuf ile gider, bu ülkenin ekmeğini yiyip ihanet eden ihanet ettiği yerden mermiyi yer” cümleleri de işin rengini fazlasıyla veren diğer söylem örnekleridir.

Bir diğeri ise J.I.T.E.M. hesabı.[19] Bu dönemde JİTEM hesaplarında görülen devasa artışın sebeplerinin şiddete yüklenilen anlamla ilgili olduğu açık.  JİTEM hesabı, “Beyaz torosçular” profil ismiyle ve “Geri döndük” lejandıyla takipçilerini selamlarken, bir başka J.I.T.E.M. hesabının yedek hesap olarak “Teşkilatı Mahsusa” ismini kullanması manidar. Bu hesabı kullanan özel harekatçı romantik bir kelime oyunuyla takipçilerini “Je t’aime” şeklinde selamlıyor nitekim. Başka bir Jitem hesabı daha var. Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ın fotoğrafını kullanan “jitemci” hesabının, Kürtlerin geleneksel otantik fotoğraflarını servis edip peşinden “bu tiplerle açılım, müzakere yapılır mı” söylemini üretmesi tipik kolonyal ırkçılık lügatının bir örneği. Devamında bir gazete haberine yorum yapan hesabın, “kadın gorillanın kıçı göründü, arka cenahı hava aldı, meğerse hendek otobana dönmüş” paylaşımı ırkçılıkla karışık seksist bir yaklaşımı ifade ediyor. Yine bir Yahudi kadın ile bir Kürt kadınını aynı karede veren hesap, “işte nazilerin yakıp sabun yaptığı kadın diğer tarafta ise bizim yakaladığımız tanımlanamayan cisim” diyerek ırkçılığı mizah üzerinden normalleştirmekte.

Bir başka şiddet muhibbi olan BÖF hesabı ise kalpaklı Mustafa Kemal fotosunu profil olarak kullanıp “Merhameti morgun kapısına astık. EBED MÜDDET VAROLSUN TÜRK DEVLETİ” profil cümlesiyle takipçilerine sesleniyor.[20] “Kardeşlik masalları anlatan zavallılar gitsin o masalları şehitliklerdeki analarımıza anlatsın” diyen hesap sahibi, kardeşlik ezberlerine kurşun sıkmak suretiyle Kürtleri potansiyel düşman olarak görüyor.

Hasılı Kelam

Yakın zaman önce kamuoyunda Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen bir kanaat liderinin sarf ettiği sözler bu yazının bütün unsurlarını nobran bir şekilde ihtiva ederek, ırkçılık ile kolonyal ırkçılığın mahiyet farkını açık ettiği için özellikle zikredilmeye değer. Ona göre “devlet” sığınmacı işini kötü yönetmişti. Zira “İstanbul 1 milyon doldu. Bunlar, PKK oylarının fazla çıktığı illere yerleştirilebilirdi. Devlet bir taşla üç kuş vurabilirdi. Buradan anca DEM çıkar. DEM, kan demek Arapçada. Buradan ancak terör çıkar. Bu çok büyük bir şey ve nüfus planlamasıdır. Araplar da maşallah doğurgan bir millet. Çok şey değişirdi.”[21]

Mahut şahsın sığınmacı Araplara karşı olan yaklaşımı açık şekilde ırkçı bir mülahazadır. Bu söylem tipik bir klasik ırkçılık örneğidir. Ne var ki sığınmacıların politik olarak araçsallaştırılması suretiyle, Kürt bölgelerine yerleştirilmesi önerisi, işi klasik ırkçılıktan kolonyal ırkçılık ligine çıkarır. Zira ırkçılığı bireysel bir dışlama tekniğinden çıkarıp hakları için mücadele eden bir halkı bastırmaya dönüştürmeyi vaaz eder. Sığınmacıların kolonyal bir dolgu olarak Kürtlerin mücadelesine karşı kullanılması önerisi açık bir şekilde kolonyal ırkçılığı işbaşına çağırır.

Bununla birlikte Beddiüzzaman’ın kitaplarını tahrif etmekle nam salmış İslamcı bir profesörün sosyal medyada yaptığı bir paylaşımda Kürtleri (elektrik) hırsızlıkla itham etmesi[22] de bu zaviyedendi. Keza Batı Anadolu’ya tayinini garanti altına almak için, Kürt velilerini terörist olmakla itham eden bir öğretmenin[23] kullandığı gramer de kolonyal ırkçılık kütüphanesinden alınmaydı. Bütün bu tekil örneklerde sarf edilen ırkçı söylemin, esasında bir halkın kolektif haklarını bastırmayı önerecek şekilde aşağılamayı veya ezilen bir halkın haklarından yoksun bırakmayı teşvik ettiği ölçüde kolonyal bir ırkçılık olduğu aşikâr. İşin gerçeği hâkim milletin bir ferdinin, kendi devletinin sistematik olarak ezdiği bir halka sataşması, bu halkın değerlerine çemkirmesi, halkın tarihsel liderlerini iğnelemesi açık bir şekilde kolonyal ırkçılıktır. Bugünlerde sıkça yapıldığı üzere Kürtlerin tarihsel liderlerine, Şeyh Said’e hakaret etmek, onun şahs-ı manevisini diline dolamak veya Amedspor’a ırkçı tarizlerde bulunmak, Kürtlerin doğurganlıklarından mizah üretmek gibi tutumlar ırkçılık değildir, kolonyal ırkçılıktır.

Ezcümle devlet mahsulleri ofisinin bir ürünü olarak piyasaya sürülen ırkçılığın kodları Kürtler söz konusu olduğunda bambaşka bir muhtevaya sahiptir. Türkiye’deki ırkçılık cihazı, Kürtlerin hak sahibi olmaması için, statü taleplerini bertaraf etmek için ve nihayet onları kolonyal bir tahakküm altında tutmak için her seferinde yeniden formatlanır. Bu sebeple devletin elindeki ırkçılık cihazının Kürt butonu farklıdır, diğer ırkçılık türleri için düşünülen buton farklıdır. Klasik ırkçılığa karşı mücadele etmek, evrensel ve hümanist bir misyona sahip olduğu ölçüde kolay ve pürüzsüzdür. Ne var ki kolonyal ırkçılığa karşı mücadele etmek son derece zor ve sofistikedir. Zira kendi devletine, kendi toplumuna, hatta baba ocağına rest çekmeyi gerektirir. Bedel ödemeyi göze alan yapabilir ancak.


* Yazı görselinde kullanılan fotoğraf: Ümit Kıvanç.  2016, Cizre


[1] Balibar, Balibar ve Wallerstein, Irk Ulus Sınıf, Metis Yayınları, 2017

[2] Bkz: Fırat Aydınkaya, Yeni Bir Türkçülükle Karşı Karşıyayız. https://nupel.tv/firat-aydinkaya-yeni-bir-turkculukle-karsi-karsiyayiz/

[3] J. P.Sartre, Frantz Fanon için yazdığı önsöz. Bkz. Frantz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri, İletişim Yayınları

[4] Joseph Conrad, Karanlığın Yüreği, İz Yayıncılık

[5] Tolstoy, Kazaklar, İş Bankası Yayınları

[6] HannahArendt, Totalitarizmin Kaynakları, İletişim Yayınları

[7] Las Casas, Yerlilerin Gözyaşları, İmge Kitabevi Yayınları

[8] Joseph Conrad, Karanlığın Yüreği, İz Yayıncılık

[9] Bkz: https://web.archive.org/web/20231006054549/https://www.gastearsivi.com/gazete/hakimiyeti_milliye/1930-09-19/3

[10] Aktaran Güllistan Yarkın. https://www.kurdarastirmalari.com/yazi-detay-oku-26

[11] Frantz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri, İletişim yayınları

[12] Bkz Fırat Aydınkaya, “Türkiye’de Rejim Olarak Faşizm Meselesi”, Birikim Dergisi, sayı 330, Ekim 2016

[13] Aktaran Achille Mbembe, https://ayrintidergi.com.tr/nekro-siyaset/

[14] Bkz: Fırat Aydınkaya, “Yeni Bir Türkçülükle Karşı Karşıyayız”. https://nupel.tv/firat-aydinkaya-yeni-bir-turkculukle-karsi-karsiyayiz/

[15] Bu hesapların incelendiği tarih aralığı genel olarak 2015-2016 tarihleridir. Aradan geçen zaman baz alındığında bazılarının kapanmış olması olasıdır.

[16] Slavoj Zizek, Kırılgan Temas, Metis Yayınları ve yine benzer konuda bakınız, Alenka Zupancic, Komedi: Sonsuzun Fiziği, Metis Yayınları

[17] Twitter paylaşımlarına dokunulmamıştır. Bu yüzden yazım hataları da hesap sahibine aittir.

[18] Efeler jöh taburu @Efeler_tabur, 53.9 B takipçi sayısı (Hesap şimdi askıya alınmış durumda)

[19] JİTEM @BeyazToroscular hesabının 76,2 B takipçisi var. Profil fotoğrafı olarak da ormanın içinde maskeli bir özel timin laptoplu fotoğrafı kullanılması enteresan. (Bu hesap da bugün artık olmayan, kapatılmış hesaplardan biri)

[20] 43.8 B takipçisi var. Kendisini çocuk esirgeme kurumunda yetişmiş ve çocuk yaşta devlete baba diyen bir nefer olarak tanıtıyor. @BofSunum_

[21] https://panorama-news.de/turkiye-gundemi/cubbeli-ahmet-e-gore-siginmaci-meselesinin-cozumunu/

[22] https://x.com/AhmetAkgunduz/status/1789965121017569752

[23] https://www.gazeteduvar.com.tr/koyun-tamami-teror-orgutu-yanlisi-paylasimi-yapan-ogretmen-meclis-gundeminde-haber-1687631

Fırat Aydınkaya

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir