yeni e

iki aylık kültür sanat edebiyat dergisi

Mekânlardan Taşan Yaşam Mücadelesinin Adresi: Kentler

“Peki ya sınıf mücadelesi? …Günümüzde sınıf mücadelesi, her zaman olduğundan daha çok, mekânda yaşanır.”[1]

1974 yılında Henri Lefebvre’nin “Mekânın Üretimi”nde kurmuş olduğu bu cümle günümüz açısından doğruluğunu katlayarak artırmış bir gerçekliğe işaret ediyor diyebiliriz. Bu yazıda Lefebvre’nin teorik olarak durduğu yeri detaylı olarak incelemek yerine referans aldığımız tespiti üzerinden deprem mefhumunun gerçekliğini kentsel mekânların inşa ediliş süreçleri ile birlikte tartışmaya açmaya çalışacağız. Maraş ve Hatay merkezli depremlerin ardından, sınıflar mücadelesinin inşa edilmiş kentsel ve kırsal alanlarda bir yaşam hakkı mücadelesine evrildiği bir dönemi de tartışıyoruz aynı zamanda. 11 ilde yaşanan depremin sonuçları ölçeksel olarak devasa boyutlarla tarif edilebilse ve binlerce can kaybına sebep olsa da birkaç günlük bir pratiğin eseri olarak karşımıza çıkmıyor. Sonuçlar, Türkiye toprakları üzerinden on yıllara yayılmış olan bir konut üretim sürecindeki sınıfsal dominasyonun son noktasındaki parçalanış olarak duruyor karşımızda.

Herhangi mekânın üretim sürecinde yaşanan sınıfsal çekişme, mekânın üretiminden sonraki kullanım veya gündelik pratiğe dâhil edilme süreçlerinde de devam eder. Bugün içerisinde yaşadığımız kentlerdeki tüm mekânların üretimi de bu çekişme yani mücadele alanındaki dominasyona göre şekillenir. Kentlerin kuruluş aşamasındaki planlama faaliyetlerinden inşa edilecek konut tiplerine kadar bütün bir süreci kapsayan bu çekişmeyi kazanan taraf; kentsel mekânları üreten ilişkilerin de kontrolünü elinde tutmuş olur. Günümüzde içerisinde hayatı yeniden ürettiğimiz tüm mekânlar ve bu mekânlarla oluşan kentleri düşündüğümüzde ise bu sınıfsal çekişmenin izleri daha kolay takip edilebilir hale gelirler. Kentte görmüş olduğumuz her ilişkinin bağlamı başta tariflediğimiz sınıfsal ilişkinin bir karşılığı olarak belirli öncelik koşullarına ve bu koşulların sağlanmasını garanti altına alan mekanizmalara dayanmaktadır. Bu durumu düz bir zemine serpilmiş bir sürü lego parçasından bir kent inşa etmeye dayalı rekabetçi bir oyuna benzetebiliriz biraz abartılı ama anlaşılır kılmak istediğimiz takdirde. Önümüzde duran lego parçaları hazır olarak minyatür bir kenti inşa edebilecek teknik yeterliliğe ve kullanışlılığa sahip olmasına rağmen, nasıl bir kent modeli inşa edeceğimiz belirlediğimiz koşullara göre şekillenir. Bu durum, elimizde her ne kadar çok parça olsa da yapmak istediğimiz modelin kurgusunun gelişimi için var olanı tüketme üzerine kurgulanır. Legolar ile en yüksek lego kulelerinin bulunduğu bir model yapmak istiyorsak; tüm legoları en yüksek kuleleri yapmak için kullanmak bizler için bir sorun oluşturmaz. Çünkü birikimi amacına uygun olarak rekabette öne geçmek için kullanmış oluruz ve bu durum herkese eşyanın tabiatına uygun gelir. Abartının boyutlarını daralttığımızda bugün içinde yaşadığımız kentlerde gündelik olarak üretilen tüm yapılara baktığımızda da bu duruma yakın bir ilişki görebiliriz.

 

KAPİTALİZMİN LEGODAN KENTLERİ

Yapıları oluşturan ve hızlı şekilde kentin farklı noktalarına yerleştirilen koca lego parçalarının tamamı, bir önceliğe veya önceden galip gelmiş bir sınıfın geleceğini yeniden üretmek üzere kurguladığı mekânları var etmek için kullanılıyor. Bu öncelik alanları gerçek anlamda olmasa da geçmiş çağlara göre çok daha hızlı şekilde inşa edilebiliyor kentlerde. Bu açıdan legodan bir kent inşa etmeye benzeyen bir fiziksel ilişkiler bütününün içerisinde legoları itina ile bir yerden bir yere taşıyan ellerin kimi temsil ettiğini ve neleri öncelediğini görmekte fayda var. Bu ilişkiyi görmek bugün açısından başta değinmiş olduğumuz sınıfsal mücadelenin mekânlar aracılığıyla bir yaşam mücadelesine dönüşmesi meselesine de açıklık getirecektir diye umuyorum.

Kapitalizmin kenti inşa sürecinde öncelediği gerçek şey büyük ölçüde kentsel rantı süpürmek ve kentin her noktasında karlı bir yeniden üretim ve dönüşüm sürecinin temellerini atmaktır. Bu öncelikler doğrultusunda bugüne kadar gelişen teknolojik olanaklar ve inşa yöntemleri ile birlikte kapitalizm, başka hiçbir çağda hiçbir üst sınıfın vakıf olamadığı kentsel düşleri gerçek kılmıştır. Yapılan en yüksek gökdelen yapılmış, kazılabilen en derin çukur kazılmış, inşa edilebilen en lüks ev inşa edilmiş, havada asılı durabilen en uzun köprü yapılmıştır. Lego parçaları “en”leri inşa etmek ve onları her daim elinde tutan bir sınıfı dünyada var etmek için tek tek harcanmıştır. Bu sınıf günümüzün burjuvazisidir. Lego yığınını önlerinde toplayan ve hepsini kendileri üretmişçesine mekânların üretim ilişkilerine harcamaktan imtina etmeyen bir sınıf olarak, kendileri legolar ile oynarken ve kentsel ilişkileri organize ederken; bir yandan da arkalarında oynama sırasını bekleyen küçük burjuvazilere legolar ile oynamayı ve hata yapmamayı öğretmeye çalışırlar. Öyle bir süreçtir ki bu kentleri var eden ilişkilerin içerisinden yükselen kar ve rantı öğrettikleri her bir küçük burjuvaziyi de yetkilendirerek sahada kendilerinin uzanamadığı parçalara sürerler. Böylece mekânların üretiminin sınırları bir toprak parçası üzerinden sınırlandırılmış olur. Herhangi bir ülkenin neoliberal dönemle şaha kalkan merkezi bir inşaat sermayesi grubunun yanında; onlar kadar büyük olmayan ama oyunun kuralını büyüklerinden öğrenmiş bir yardımcı ekip de bulunur. Bu yardımcı ekip bugün açısından yaşanan depremlerde suçlanan ve öfkeyi üzerine çekmek durumunda kalan bir ekiptir aynı zamanda. Bilgisiz, cahil, parası olduğu içim müteahhit olmakla itham edilen bu küçük burjuvaların hedefte olması iki şeyi daha zor görünebilir hale getiriyor. Bir, boyutunu büyüttükleri felaketi yaratmayı öğrendikleri asıl sorumlular olan devlet destekli özel sermayeyi. İki, ürettikleri mekânların kamusal bir ihtiyaç programından uzak, sermayenin kodlarıyla bezeli kopya mekanlar olmaları.

 

KENTTE ÖNCELİK; KİMİN İÇİN VE NASIL?

Legoların büyük veya küçük boyutlu olmasının değiştirmediği ana konu legoların öncelikli konulacakları yerlerin belirlenmesindeki sınıfsal etkinlik seviyesidir. Legoların yerlerini belirleyen burjuvazi ve onun oyun arkadaşları ise öncelik değişmezdir. Bu öncelik değişmezliği bugün açısından depremin kesin açıdan engellenebilir olan felaket boyutunu yaratan sebeptir. Ki bu sebep sadece depremle sınırlı kalmayarak deprem bölgelerinde sel gibi başka bir afeti de felaket boyutuna ulaştırmıştır. Burjuvazinin mekân üretimi sürecinde tuttuğu alandaki kılavuzu depremi kendi önceliğinden 1939’dan bu yana çıkarmış durumdadır. Çünkü deprem veya farklı bir afetle mekânlar aracılığıyla mücadele edecek bir pratik örmek sermayenin mekânsal üretim sürecinde kesintiye yol açma potansiyeline sahiptir. Sermaye ise mekânsal üretim süreçlerinde kar ve rant dolaşımının bir saniye kesilmesine bile tahammül göstermemiştir. Ki bu tahammül göstermeme Türkiye’nin tamamındaki mekânların üretim ve denetiminde sermayenin arzuladığı denetimsiz ve engelsiz yolu yaratmasına imkân sağlamıştır. Senelerdir toplanan deprem vergilerinin sermayenin mekân üretimi için garanti altına aldığı yatırımlarının finansörü konumuna getirilmesi de bir yönüyle bu yüzdendir. Kenti kuran sınıfsal savaşımı Türkiye açısından da bir süreliğine kazanmış olan burjuvazi ve onlardan iş öğrenen küçük burjuvazi kitleleri, deprem gerçeğini kendi tedavüllerinden kaldırdıkları gibi şekillendirdikleri ilişkiler vasıtası ile deprem gündemini büyük ölçüde savaşımda oldukları sınıfların da gündeminden çıkarmışlardır. Bu ölçüde bakıldığında ülke çapındaki sermaye etkinliği sonucunda sömürülen milyonlarca emekçiyi hem artı-değerini el koyarak sömüren sermaye güçleri hem de mekânsal olarak milyonlarca emekçiyi yaşamla ölüm arasında ince bir çizgiden başka bir sınır olmayan depreme dayanıksız mekânlarda yaşamaya mahkûm ederek alıştırmıştır. Legoların oluşturduğu konutların önceliği kar ve rant olunca deprem ve yaşam kentleri var eden emekçilerden uzak bir noktaya taşınmış ve kapitalizmin ilişkileri kentleri kendi standartları gereğince kamusal tüm bağlarından arındırma girişimine girişmiştir. Öyle ki neredeyse tamamı yıkılmış kentlerde bile devlet ortaklı sermaye güçlerinin müdahale yöntemi legoları hızlı bir şekilde yerine koymaktan başka bir şey olmamıştır. Yıkılan kentsel ve kırsal konut stokunun yerine acilen yeniden üretilecek olan konutların denetimi veya depremden etkilenebilirliği açısından sorgu ve suale izin vermeyen bu baskın atılımın arkasında yine burjuvazinin zamanla yarışı yatmaktadır. Çadır ve konteyner kent üretimi için stoklarla sınırlı kalan sermaye desteği, konu kentleri yeniden üretmek olunca ve sınıfsal olarak kâr edilebilir bir pozisyona dönüşünce hemen düğmeye basmış ve “sorumluluk” alarak zor olan için elini taşın altına sokmuştur. Bütünüyle bir kenti anlamak ve onu yeniden var etmek için yapılabilecek ilk şey önceki hatalardan arınmak ve kentlileri bu dönüşümün veya var edişin içine dâhil etmek iken; kapitalizmi felaket sonrası kent kurma kültürü öncesindekinden hiç farklılaşmamış sadece zamansal olarak yer değiştirmiştir. Ve net bir şekilde görülmektedir ki bu bir tutukluk veya hezeyan hali değil; kentsel ilişkilerin yeniden üretimi açısından afetler söz konusu olduğunda sermaye için bir istek alanı halini alarak deprem olmamış kentlere de depremle mücadele adı altında kentsel dönüşümün sermaye eksenli kanser hücreleri gibi hızlıca yayılmak istenmektedir. Bu kanserli hücrenin kentlerin inşa ediliş veya yenileniş süreçlerine yayılmasını önlemenin tek yolu ise başta vurgulamış olduğumuz sınıfsal karşıtlık panzehrinden veya tedavisinden başka bir şey değildir. Bugün içerisinde yaşadığımız kentlerde emekçilerin yaşamı açısından “olumlu” sayılabilecek bir şey bulmak neredeyse imkânsıza yakın hale gelmiş durumdadır. Her tarafında “yeni”nin inşa edildiği kentsel alanlar bütününde kamusal olarak emekçilerin lehine, karşılıksız bir mekân üretim sürecinin parçası değildir. Aksine ya zamanında emekçilerin sınıfsal karşıtlık ile kazandıkları anomali alanlarına el konulması ya da kamusal kalması gerekli olan hazine arazilerine el konulması ile ilerleyen bir tedrici gasp uygulanmaktadır kentlerde. Bahsettiğimiz anomali alanları kent üzerinde sermayenin sahiplik kurduğu alanlar ile karşıtlık içerisinde olan ve emekçilerin kendi kurdukları mahalleler veya kendi sahip oldukları arazilerdir. Bu alanlara el atmak ve yayılmanın ötesinde gasp etmek için her türlü etkinliği sürdüren sermaye güçleri, yine legolara geri dönecek olursak ellerinde uzun zamandır beklettikleri değerli legoları buralara yerleştirmek için gün saymaktadır. Yine aynı şekilde kamusal odaklar kurulması gereken, emekçilerin hayatlarını kolaylaştıracak mekânların yaratılmasının stok alanları olan hazine arazileri, dur durak bilmeyen bir kentsel yayılmanın içerisine katılarak kamudan özele dönüştürülerek el konulmak üzeredir. Kamusal olması gereken parklar, sosyal konutlar bile sermaye güçlerinin kar sağlayabileceği ihalelerin merkezinde yer alan ve kentlere ve emekçilere faydasından çok zararı dokunan kamusal kavramlara dönüştürülmüştür. Bilerek ve isteyerek kurgulanan bu ilişkiler içerisinde gelişen bir kentin gelecekte afetlere de toplumsal krizlere de herhangi bir açıdan yanıt vermesi, kentliler için fayda sağlaması ihtimalinin gerçek kılınması oldukça zordur. Kapitalizmin tahayyül ettiği bu tarzda bir mekân üretiminin veya kentleşmenin kaynak kodları ise başta da belirtmiş olduğumuz gibi yenip daha sonra silahsızlandırdığı yani örgütsüz hale getirerek kentteki hakkından feragat etmek zorunda bıraktırdığı, mekân üretim süreçlerine yabancılaşan emekçi sınıfların üzerine gidilmesi ile elde edilmiştir. Sorunun ana devresi bu ilişki içerisinde kurulmuştur ve sınıfsal ayrışmaların neticesinde yaratılan bu devre çalışmaya başladığı andan itibaren sermaye lehine, emekçiler aleyhine mekânlar üretmeye devam etmektedir. Sermayenin kent üzerindeki kontrolü, aynı zamanda emekçilerin karşı karşıya kalacağı mekânsal olumsuzlukların sebeplerini yaratırken bu sorumluluktan sıyrılarak yeniden sorun üretme evresine geçişi de garanti altına alma çabasıdır.

 

SON SÖZ YERİNE…

Bu açıdan ve yazı boyunca bahsettiğimiz farklı açılardan baktığımızda, günümüzde kentlerde birikmiş olan sınıfsal karşıtlığın yansıma alanları yaygınlaşıyor. Bu yaygınlaşma ile gittikçe agresif hale gelen ve mekanlarda kendisine yer bulan sınıfsal karşıtlığın, kentin farklı noktalarında bir yaşam mücadelesi halini alma halini perçinlediğinden bahsedebiliriz. Bir afet anında sermayenin ürettiği ve yaşamı önceliklendirmediği mekânların yaşamdan kopardığı emekçiler ile bu konutları üreten ilişkilerin müsebbibi sermaye güçlerinin arasındaki yeni fasıl artık kentlerde hayatta kalma mücadelesini de kapsamaktadır. Bu mücadele de ancak emekçilerin kentin içerisindeki örgütlülüğü ile mekân üretim süreçlerine ve denetimine bilahare dâhil oldukları sürece yaşamdan yana dengeye alınabilir. Aksi takdirde kapitalizmin abartarak kurguladığımız lego kentine yerleştirilen her parçanın altında kalmaya devam edecek olanlar da emekçiler olmaya devam edecektir.


[1] Lefebvre, H., Mekânın Üretimi, syf 83,

Metin Berk Süer