yeni e

iki aylık kültür sanat edebiyat dergisi

Pandemi, enflasyon ve ‘beyazperde’de tekelleşme: Hacıyatmaz

Pandemi öncesinde Türkiye sineması Avrupa’da izlenme oranı açısından Hollywood’a karşı yüzde 50’nin üzerindeki tek sektördü. Dünyada da Kore, Çin ve Hindistan gibi çok güçlü sinemaları olan ülkeler benzer bir özelliğe sahip. Ki, bu üç ülkede üretilen filmlerin bir kısmının dünya çapında ses getirdiği biliniyor. Bizimkisi gibi sadece ‘yerli ve milli’ değiller.

Türkiye sineması 2005-2019 yılları arasında gözle görülür bir gelişme kaydetti. Bu süre zarfında seyirci sayısı 27 milyondan, 70 milyona ulaştı. 2005’te vizyona giren yerli yapım adedi 30 iken, 2018 yılında 170 oldu. Türkiye, 2008 yılından itibaren yerli yapımların izlenme oranının yüzde 50’yi aştığı tek Avrupa ülkesi olarak istikrarını sürdürdü. 2018 yılında sinema salonlarında kesilen 70 milyonu aşkın biletin yaklaşık 45 milyonu yerli yapımlar içindi. Ancak 2018, uzun süredir düzenli olarak (2016 hariç) büyüyen gişe rakamlarının durduğu ve gerilediği bir yıldı aynı zamanda. Bir yıl önce 71.1 milyon olan seyirci sayısı, 2018’e geldiğimizde yaklaşık 800 bin azalmıştı.

2019 ise yerli sinema açısından büyük bir gerilemeyi açığa çıkardı. Yıl, yaklaşık 11 milyon adetlik bilet azalışıyla tamamlandı. Yerli sinema 59.5 milyon adetlik bilet satışında 33.7 milyon ile yüzde ellinin üzerindeki pazar payını koruyordu ilk bakışta. Ancak 11 milyona yaklaşan seyirci kaybının tamamının yerli filmlerdendi. 2018’de 44.6 milyon olan yerli film bilet adedi, bir yıl içinde yüzde 25 azalarak 33.7 milyona geriledi. Üstelik yerli sinema 2019’da sade altı film sokabildi en çok izlenen on film listesine. 2020 ve 2021 pandemiyle geçerken, salonların tamamen açıldığı 2022’de toplam seyirci sayısı 36.5 milyon olarak gerçekleşti. Eski görkemli günler hâlâ çok uzakta görünüyor.

Bu rakamlara dayalı girişin nedeni, sektörün genel durumunu gözler önüne sermek değil yalnızca. Aynı zamanda birkaç küçük detayla yapısal sorunlarına da dikkat çekmek. Örneğin, üç büyük dağıtımcı şirketin pazar paylarına bakalım. Pazarın 2015’de yüzde 70’i, 2016’da yüzde 76.3’ü, 2017’de yüzde 79.6’sı, 2018’de yüzde 80’i, 2019’da ise yüzde 76’sı üç büyük dağıtımcı tarafından kontrol ediliyordu. Üstelik bu pazar payının yüzde 30 ile 40 arasında değişen rakamlardaki bölümüne sahip olan şirket, Türkiye’nin en büyük sinema salonu zincirine ait. Seyircinin yüzde 50’sini çeken bu sinema salonu zinciri, bütün itirazlara rağmen yapım ve dağıtım şirketi kurdu 2015’te. Böylece bir filmi hem yapıyor, hem dağıtıyor hem de kendi salonlarında gösteriyor. Meselenin vahametinin anlaşılmasın için dikkat çekmek gerek. Kapitalizmin merkezi ABD’de sinema sektöründe tekelleşmenin önüne geçmek için bu tür bir yapılanmaya izin verilmiyor. Bu ‘serbestlik’ şöyle sonuçlar doğurabiliyor örneğin: 2015 Aralık ayının ilk hafta sonunda tüm Türkiye’deki yaklaşık 2300 sinema salonunun 1300’ünde “Düğün Dernek 2” filmi gösteriliyordu. Ülkedeki salonların yarısından fazlasını kapatmıştı. Oysa aynı yılın ABD’de en çok izlenen filmi “Jurassic World” ise yaklaşık 4300 salonda gösterilmişti. 2015’te ABD’de 35 binin üzerinde sinema salonu olduğu kaydediliyor. Yani yüzde 10’dan biraz fazla. Yani salon tekeli yalnızca kendisine değil, sektördeki diğer büyük oyunculara da yeterince destek atıyordu.

En nihayetinde 2019’da 11 milyona yaklaşan seyirci azalışı, yapımcılara ve sinema salonu işletmecilerine bir mesaj olur belki, hem içeriği zenginleştirir hem de başka filmlere alan açar diye düşünürken tabii ki öyle olmadı. Pasta küçülmeye başlayınca ‘öküz öldü ortaklık bozuldu’. Kamuoyuna ‘pop-corn krizi’ olarak yansıyan tartışmada, büyük yapımcılar salon zincirini pop-corn alana bilet vererek kendi haklarını gasp etmekle suçladı. Bu savaşın daha da kızışması bekleniyordu ki, pandemi patladı.

Pandeminin gelmesi, sinema salonu işletmecileri açısından bir felaket anlamına gelse de, hacıyatmaz gibi bir biçimde yolunu bulan büyük yapımcılar için yepyeni fırsatlar doğurdu. Bu arada sektördeki şeffaf yoksunluğu nedeniyle kesin rakamlar açıklanmadığı için kimlerin ne kadar pay aldığını bilemesek de, işin yapım kısmının de belli başlı 5-6 şirketin tekelinde olduğunu hatırlatmak gerek. Hem ana akım televizyonlara hem de sinemaya içerik üreten, bu alanda başkalarına fazlaca yaşam şansı tanımayan bu yapım şirketleri sinemada krizin kapısına gelmişlerdi ki, dijital platformlar yetişti imdatlarına. Yalnızca bu büyük şirketler değil tabii ki. Cem Yılmaz, Şahan Gökbakar gibi sinema salonlarında büyük ilgi gören isimler de soluğu orada aldılar.

2016’da Türkiye’de yayına başlayan, ancak yerli içerik için acele etmeyen Netflix’in atağa kalkmasıyla pandemi paralel gitti. Bu firma, daha sonra kendisini takip edecek diğer küresel dijital platformların da yaptığı gibi en kolay yolu seçmişti. Ülkede piyasaya hakim olan en büyük 4-5 şirketi seçip sadece onlarla iş yapmak. Bu şirketlerin ‘star’ kimi isimler büyük paralarla kendisine bağlamasıyla düzenek de kurulmuş oldu. Netflix’in gelip piyasayı elinde tutan tekellerle çalışmaya başlaması, üretimin demokratikleşeceği rüyası gören sanatçıları, içeriklerin çeşitleneceğini uman seyirciyi hayal kırıklığına uğrattı. Bazı büyük yapımcıların ‘boş kağıda beş filmlik mukaveleler imzaladığı’ şeklindeki fısıltılarla ‘yerli ve milli’ kodlarla, Yeşilçamvari iş bitiricilikle ilerleyen bir sürece dönüştü dijital platformların sektörü kattığı. Tek katkısı, set emekçilerinin çalışma ve ücret koşullarında görece bir düzelmenin olması. Ancak son dönemde gelen haberlere bakılırsa, orada da ‘yerli ve milli’ değerlere dönüş başlamış.

Önümüzdeki dönemde resim daha da netleşecektir kuşkusuz, ama bulunduğumuz noktada, sinemayı terk edip dijital platformlara kapağı atan olağan şüphelilerin durumu iyi görünüyor. Bu platformlar, üye sayıları ve izlenme rakamları dâhil hemen hiçbir bilgiyi sağlıklı paylaşmadıkları için durumu tam olarak anlamak zor. Ancak, buradaki deniz bitene kadar kaynakların sömürüleceği kesin. Üstelik görece daha ‘özgür’ bir alan olduğu söylenen dijital platformlarda bile suya sabuna dokunmayan içerikler üreterek. RTÜK’le toplantılar yaparak, belli mevzulara konulara girilmeyeceğine dair sözler verilerek, işler kötü gidince sarayın kapılarına dayanıp kendi lehlerine düzenlemeler talep edilerek bugünlere gelindi. Buradan da öteye gidecek yer var mı? Bunu yalnızca sektörün dinamikleri belirlemeyecek artık. Ülkenin gidişatı da belirleyecek.