yeni e

iki aylık kültür sanat edebiyat dergisi

Devrimci Anlatı Külliyatına Bir Katkı: Tam Ağlayacaktım Arkadaşlar Dokundu

İlk öykü kitabı Yasak Kitap’ı (Patika, 2014) tartışırken Deniz Faruk Zeren’i Yaşar Kemal okulundan gelip de devrimcilerin öyküsünü anlatan bir yazar olarak tarif etmiştim.[1] Bir farkla: Yaşar Kemal’in memleketin her köşesini kucaklayan kalemi, Ulaş Bardakçı için yazdığı şiir gibi tekil örnekleri saygıyla bir kenara koyarsak, yarım asırdır kanları bu topraklara damlayan devrimci militanlara dokunmazken Zeren’in asıl konusu onlar.

Yaşar Kemal, “İnce Memed’in son cildinde her dağ koyağına yayılan, başlarında adı simgesel olarak İnce Memed olan çeteler yalnızca hakkında köy köy dolaşıp materyal topladığı Çakırcalı Mehmet Efe’den değil 1970’lerde yeni-sömürge kırsallarını dolduran Guevaracı ve Maocu gerilla birliklerinden de esinlenir. Hatta anlatılan aslında onların öyküsüdür.” Yine de eklemek gerekir ki “bizatihi sosyalist devrimciler ve devrim mücadelesi onun romanlarının ana kahramanlarından ve konularından değildir.”[2]

Bu hususta yalnızca Yaşar Kemal’i eleştirmek yersiz olur. En az yarım asırdır aralıklarla savaşa dönüşen kesintisiz bir devrimci mücadelenin sürdüğü ülkemiz, devrimci anlatı külliyatı açısından enikonu çorak bir arazi. Devrimci şiir ve müzik mirasımız ve pratiğimiz oldukça güçlü fakat kitaplığımızın kurmaca rafında Sovyet, Bulgar, Latin Amerika, Çin, Filipinler gibi uzak yakın coğrafyalardan gelen öykü ve romanların yanına koyabileceğimiz, Türkiye ve Kürdistan’daki mücadele süreçlerini edebi olarak ele alan pek az cilt var. 1950’lere kadar olan komünist parti mücadeleleri Vedat Türkali başta olmak üzere farklı yazarlarca ele alındı, son yıllarda sayısı artan anı kitaplarının da doldurduğu önemli bir boşluk var fakat 1960 sonrasının İnce Memed’leri, Kuyucaklı Yusuf’ları, Türkiye’nin Pavel ve Pelaka’ları[3] edebiyatın diliyle pek az anlatıldı. Bu yalnızca edebiyatımızın eksik bir halkası olmakla kalmıyor dünyanın en önemli sınıf savaşı coğrafyalarından birinde biriktirilen deneyimlerin kaydında büyük bir boşluk da doğuruyor. Öyküsü anlatılmayan şeylerin var olmadığı iddia edilemez elbette ama varlıklarının bıraktığı izin silikleşeceği de kesin.

Tüm yazdıklarıyla bu eksik halkayı doldurma açısından önemli bir iş yapan Deniz Faruk Zeren’in geçtiğimiz aylarda çıkan Tam Ağlayacaktım Arkadaşlar Dokundu (Dipnot Yay.) başlıklı öykü derlemesi onun dördüncü kitabı ve ikinci öykü kitabı. Bu kitap da 2000 ölüm orucu direnişini ve 19 Aralık katliamını konu alan şiirleri Dört Mevsim İlkbahar (Bence Kitap, 2010), ilk öykü derlemesi Yasak Kitap ve gerilla novellası Zerya: Serhat’ta Bir Gün (Patika, 2016) gibi bu ülkenin devrimci, Kürt, sosyalist militanlarını ve onların bağrından çıktıkları halkları anlatıyor. Bu kısa öyküler derlemesinde siyasi mücadele, emek ve çocukluk hikâyeleri birlikte, çoğu zaman da aynı öykünün içinde birleşmiş halde anlatılıyor. Öyküleri birleştiren izlek olan devrimci mücadele, metni hem ayrı ayrı öyküler halinde hem de bütünlüklü bir anlatı olarak okumaya olanak sağlayacak “çimento”yu sağlıyor.

 

Uzunlu kısalı dokunaklı öyküler

Zeren’in ilk öykü kitabındaki öykülerden biri üç dizelik bir Haiku’dan ibaretti (“Mermim bitti. / Birdenbire bir yağmur / Başladı.”) Tam Anlatacaktım Arkadaşlar Dokundu’da da “Rizgar”, “Ali”, “Cemre”, “Dua” gibi oldukça kısa öyküler var. Kitabın arka kapağına olduğu gibi giren “Dua” öyküsü tek bir uzunca cümleden oluşuyor. Daha uzun öykülerden biri olan “Son Akşam Yemeği” ise annenin “oğlumu çok dövmesinler” şeklindeki “Dua”sının devamı gibi: Bir genci işkencede, ailesini ise evlerinde çapraz sorguya tabi tutanlar, gencin gerçekten iddia ettiği gibi evde mi yoksa bir eylemde mi olduğunu anlayabilmek için ısrarla “akşam yemekte ne vardı” diye soruyorlar.

Nâzım Hikmet “Yine de İyimserlik” şiirinde “sonu tatlıya bağlanan kitaplar yollayın bana” diyordu; Tam Ağlayacaktım… içindeki öykülerin çoğu da şu veya bu şekilde tatlıya bağlanıyor. Gerek açık sonlu öykülerde gerek zulüm ve haksızlık sahnelerini tasvir eden öykülerde, zihnimizde kekre değil hoş bir tat kalıyor. Hapishaneye yeni gelmiş, yenilmişliğin, tutsaklığın ve gördüğü işkencelerin acısıyla ağladı ağlayacakken “sevme ustası” arkadaşlarının türlü dokunuşları yüzünden/sayesinde dolup dolup boşalamayan bir çift gözü anlatan ve kitaba adını veren öykü bunun tipik bir örneği.

Atilla Jozsef’in çocuk öyküsü “İhtiyar Kunduracı”sının bir devrimci yorumuna benzeyen “Ayağında Kundura” öyküsünü okuduğumuz esnada, tıpkı bir önceki öykünün kahramanı gibi gözümüz yaşarmak üzereyken başka insan teklerinin sıcak dokunuşları bizi “serin” tutuyor. Kaçak babasına hediye olarak tabanca kılıfı yaptırmak isteyen çocuğa “senin baban tabancasını kılıfla taşımaz, hazırda tutar, boş ver kılıfı” diyerek onun yerine bir çift kundura ve “babana borcum vardı” yalanıyla üste para veren Ramazan Usta’yı anlatıyor bu öykü. “Yeşil Çin Erikleri” ise gerillaya yeni katılan ve cephe arkası görevlerinden pek de memnun olmayan “sıhhiyeci”lerin savaşla tanışmasını anlatan ve Sovyet İkinci Dünya Savaşı romanlarını hatırlatan bir metin. Ancak doktor görevindeki eczacı kalfası, operasyon yaparken yaralının dikkatini dağıtmak için Sovyet değil Çin partizanlarının öyküsünü anlatıyor; sosyalist çeviri edebiyatı başarılı bir şekilde yansılayan bu özgün iç öykü de Zeren’e ait.

Kitap boyunca Kürt ve Ermenilerin birlikte yaşadığı kentlerin mahalle çarşılarının otantik sokaklarından faşistlerle çatışmaların yaşandığı üniversite yemekhanelerine, hapishane avlularından kasaba kahvelerine türlü mekân geziyoruz. Bazen bir polis köpeği, bazen çocuklar, bazen anneler, bazen az önce başından vurularak infaz edilmiş bir devrimci anlatıyor bize öyküleri. Kesilen zeytin ağaçlarının köklerinden fışkırmış solucanları da görüyoruz Newroz alanına girmeye hazırlanırken “Üçer üçer toplanıp, teker teker kaçacağız. Biner biner toplanıp kaçmadan kutlayacağımız zamanlara kadar…” diyen devrimcileri de. En çok da “mor sesli”, “kalabalık adımlı”, “aklaşmış pos bıyıklarından dudakları görünmeyen, güzel bir kavak ağacı olacakken Piro olan”, gözleri de sesi de yeşil yeşil tadan “arkadaşlar”ı…

Zeren’in şairliğinden bütün gücüyle öykücülüğüne akan az önceki gibi imgeler ve çok daha fazlası, tasvirlerine güç katıyor. “Şeytan Küçesi”nde peşindeki polis takibini atlatmaya çalışan devrimcinin geçtiği dar sokakları; Yer Demir Gök Bakır (Livaneli, 1987) filminin masalsı atmosferinden çıkagelmiş gibi duran “Albatros Düşü”nde Mêhme Êli Dayı’nın kar altındaki kahvesinin “duvarlarının orasından burasından dökülmüş kireçlerin altından” görünen “fıstık içi yeşili yosunları”; “Enikli Kapı” da her birinin üstünde farklı bir sahnenin tarif edildiği sırlı kapıları, “Kıymık”ta çalı kılığına girmiş tanrıyla güreş tutan Musa’yı hatırlatan İvis Usta’nın işlediği taşla mücadelesini adeta anlatıcının omzunun üstünden seyredercesine canlı ve seçik görmemizde yazarın gözlem derinliğinin yanı sıra imge zenginliğinin de payı var. Yasak Kitap’ta bir parça fazla sıfata boğulmuş tasvirler yerine burada daha inceltilmiş hem tümel hem bireysel yanları incelikle seçilmiş tasvirler var. Zeren edebiyatının her yeni kitapta gelişmeye devam ettiğini görmek sevindirici.

 

Devrimci anlatıda çelişkiye dair

Bu kitapta gördüğümüz haliyle bu edebiyata getirilebilecek eleştirilerden biri, dramatik ve karakteristik çelişkilerin yüzeysel tutulması olabilir. Devrimcilerle faşistlerin karşı karşıya geldiği bağlamlarda hem tarihsel hem etik olarak tutulacak taraf fazlasıyla açıktır; kiminle özdeşleşeceğimize dair soru işaretleri nadiren ortaya çıkar. Faşizme karşı mücadele veren devrimciler arasındaki çatışmaların da özellikle kısa öykü formu içinde, belli bir keskinliğin ötesine geçmemesi anlaşılır; dışarıdaki tehdit o kadar büyüktür ki içerideki çelişkiler daha fazla hoşgörüyü hak eder. Kısa öykünün türsel biçimi, uzunlamasına ve genişlemesine bir perspektife fazla izin vermediği için, karakteri hem hayatının boylamında hem de farklı insani durumların ve ilişkilerin enleminde görmek yerine onun karakterini oluşturan bazı düğüm noktalarıyla yetinmek durumunda bırakabilir bizi.

İngilizcede üç boyutlu, yuvarlak, dinamik karakter’e (round character) karşılık iki boyutlu, düz, statik karakter terimleriyle tarif edilen ikiliğin ilk tarafına Türkçede kısaca “karakter” derken, ikinci kısmını Fransızca “tip” terimiyle karşılıyoruz. Kısa öyküde de karakterlerden bahsedebiliriz elbette, örneğin Raymond Carver, Daha Uzun Öyküler Üzerineyazısında “birinci sınıf öykücülüğün sınavlarından biri”nin “Ses, durum, karakter ve ayrıntılar anmaya değer olacak şekilde ele alınmış mı?” sorusu olduğunu söylüyor. Ama “öykülerin menzilini on-on beş sayfalık el yazmasını geçecek şekilde, belki de daha çok roman stratejilerinden yararlanan bir kapsama doğru genişletme”yi önermeden de edemiyor.[4] Çünkü “üç boyutlu” karakter yaratımı için roman, tiyatro ve film gibi uzun formların daha elverişli olduğu aşikâr.[5] Bu, kısa öykülerden inandırıcı, güçlü karakterlerin gelip geçemeyeceği anlamına gelmez; bu formun iyi yazılmış örneklerinde eyleyen kişilerin arkasındaki sofistike art alanı sezebiliriz ancak psikolojik, sosyolojik ve bireysel art alanın tümüne nüfuz etmek için uzun öykü, novella gibi daha geniş soluklu alt türlere uzanmamız gerekir.

Gerçekten de Deniz Faruk Zeren, biri yayımlanmış diğeri henüz bekleyen iki novellasında karakter yaratımındaki başarısını gösterdi. Bir yazarın tüm öykücülük macerası bu tonlara sığmaz, sığarsa da etkisi sınırlı kalır belki ama Tam Ağlayacaktım Arkadaşlar Dokundu’da kızıl ve pembe, karanlık tonlardan daha fazlaysa ne olmuş? Yine de o çok eleştirilen “olumlu kahraman”ı yaratırken bile insanın zenginliğini çok farklı şekillerde kâğıda aktarmayı başaran sosyalist edebiyatın verimleri -hani raflarda Türkiyeli arkadaşlarını bekleyen Fırtına’lar, Tütün’ler, Dağdan Kopan Ateş’ler- dünya halklarının 2500 yıllık yazılı hikâye anlatma geleneğinin başyapıtları ile birlikte başvuru kaynağı ve ders kitabı olarak el altında tutulmalıdır ki bu topraklarda henüz ne yazık ki hâlâ çok sınırlı olan devrimci anlatı külliyatı giderek daha güçlü örneklerle zenginleşsin.

“Kısa öykü yazarının görevi,” diyor yine Carver, “anlık görünüşe gücünün yettiği her şeyi katmaktır. Zekâsını ve edebi becerisini (yeteneğini) uygulama döker, orantı algısını ve şeylerin uygunluğuna ilişkin algısını kullanır: Şeylerin gerçekte nasıl olduğuna ve onun bu şeyleri nasıl gördüğüne – başka hiç kimsenin görmediği gibi gördüğüne ilişkin. Bu da berrak ve özgül dil kullanımıyla yapılır.”[6] Deniz Faruk, elinde ne varsa öykülerine dökmüş ve bunu yaparken gözlem gücünü ve her yeni etapta daha da bilenen dilini kullanmış. Tam ağlayacakken dokunup bizi sağaltan arkadaşlar var olsun.

 

[1] “Daha başta söylemem gerek ki Deniz Faruk arkadaşım. Çoğu kitabını basılmadan okudum. Bence ülkemizde yazılmış en önemli devrimci novellalardan biri olan ikinci kitabı Zerya için bir şarkı yaptım (https://youtu.be/oN9giGMTfAg). Bahar Gelmiş Olmalı kısa albümüme adını veren dizenin geçtiği “Birdenbire” şarkısı (https://youtu.be/mOfh4BUPmyg) onun şiirlerinden birine yapıldı. Ancak kendime de arkadaşlarıma da sanat meselelerinde torpil yapmama konusunda kendimi özellikle eğitmeye çabaladığımı söylemek isterim. İlk dipnotta kaynağını paylaştığım yazıda Zeren’in edebiyatının kimi boyutları hakkındaki oldukça eleştirel pasajları tanıklığa çağırarak bu bahsi ve bu uzun dipnotu kapatayım. Sonuçta yeterince süre edebiyatla ve sanatla uğraştıysanız alandaki çoğu kişiyle tanış olmamak mümkün değil.

[2] “Devrimcilerin öyküsünü anlatmak – Yaşar Kemal okulundan bir yazar: Deniz Faruk Zeren”, Mesele, Şubat 2015.

[3] Bkz. Gorki’nin Ana romanının kahramanı olan devrimci ve annesi ile Dağdan Kopan Ateş kitabı.

[4] Raymond Carver, Yazmak Üzerine, Can Yay., s. 128, 132.

[5] Bu konuda bir tartışma için bk.”How Is a Round Character Achieved in Maupassant’s Moonlight: Exploring an Aspect of Narrative Text”, FANG Zong-xiang. Sino-US English Teaching, c. 8, no. 1, Ocak 2011 içinde s. 60-64

[6] Carver, a.g.y., s. 31.

Barış Yıldırım

One thought on “Devrimci Anlatı Külliyatına Bir Katkı: Tam Ağlayacaktım Arkadaşlar Dokundu

Comments are closed.