yeni e

iki aylık kültür sanat edebiyat dergisi

TWİTTER’DA SİYASET: SÖYLEM MÜCADELESİ VE SINIFSAL İMKANLAR

Kamusal alan, söylem üretimi, hegemonya, karşı-hegemonya, eylem… Sosyal bilim literatürünün en gözde araştırmalarına konu olan bu kavramların sosyal medya ve dijital iletişim süreçleriyle ilişkisine dair araştırmalar son dönemde hızlı bir ivmeyle artıyor. Bu yazıda, Twitter ve son dönemde “dijital aktivizm” olarak kavramlaştırılan eylemlilik sürecinin, sınıfsal ilişkilenme ve sınırlarıyla olan ilişkisine dair bir tartışma sürdüreceğiz. Gerçekten sosyal medya ve özel olarak Twitter ülkelerin politik atmosferine ilişkin bir ayna görevi görüyor mu? Bu mecralardaki politik söylem mücadelelerinin sosyal hareketlere etki düzeyine dair neler söyleyebiliriz? Twitter, işçi sınıfı başta olmak üzere toplumsal muhalefetin potansiyel güçleri açısından ne ifade ediyor? Derdimiz, Twitter’ın ya da başka bir sosyal mecranın sosyal hareketlerdeki ve çeşitli mücadele alanlarındaki potansiyeline ilişkin işgal ettiği yeri yadsımak değil, olumlu-olumsuz yönleriyle bu ilişkinin imkanlarını incelemek.

DİJİTAL AKTİVİZM VE TWİTTER

Dijital ve sosyal medyadaki dönüşüm sürecinin, internet ve bilgi iletişim teknolojilerinin yaygınlaşması ve genişlemesinin, politik söylem, eylem, protesto biçimlerine büyük çaplı olmasa da kimi etkilerinden bahsedilebilir. Twitter özelinde de olmak üzere, dijital aktivizm üzerine araştırmalar yaygınlaşıyor, dijital platformların sınıfsal pozisyonlardaki yerine dair zaman zaman çeşitli tartışmalar öne çıkıyor. 2011 Occupy Wall Street yani İşgal Hareketi’nin, Twitter etiketleri(#hashtag) özelinde incelendiği birçok araştırmayı görebiliriz. Yine Türkiye özelinde 2013 Gezi eylemleri ve ‘hashtag aktivizmi’ üzerine sürdürülen tartışmaları hatırlayabiliriz.

Elbette Twitter’ın bir tür karşı-eleştiri ya da karşı-hegemonya için merkezi bir araç olabileceği varsayımına dayanmak bugün açısından pek gerçekçi değil. Ancak Twitter bağlamında sosyal medyada politik söylem üretme-kurma girişimlerinin göz ardı edilemeyecek siyaset süreçleriyle ilişkisi olabiliyor. Twitter’a bir siyaset alanı olarak yüklü bir misyon biçmek gerçekçi olmasa da onu politik söylem ve dolayısıyla eylem alanı olarak değerlendirmek bütünüyle yanlış değil. Gerçekten de kadın hareketi, Kürt ulusal hareketi, LGBTİ+ hareketi gibi hareketlerin son dönemde açığa çıkan kazanımlarının sosyal medya ve Twitter’ın bir söylem kurma alanı olarak da değerlendirilmesiyle -düzeyinden bağımsız- bir ilişkisi olduğunu görebiliriz.

SÖYLEM KAVGASI VE SINIFSAL KARŞILIĞI

Twitter’ın öyle ya da böyle -toplam mücadele içerisinde tuttuğu yerin büyüklüğünden bağımsız- söylem/eylem alanı olarak değerlendirildiği, üzerinden atlanamayacak bir gerçek haline geldi. Sadece toplumsal hareketlerin muhalif unsurları açısından değil, düzen siyaseti açısından da bunu söyleyebiliriz. Son dönemde Millet İttifakı bloku ve çevresinde cereyan eden muhalefet süreci bu açıdan önemli bir örnek. Başta CHP olmak üzere düzen partilerinin son dönemde “ilk seçimde gidecekler” türünden bir politik söylem geliştirdiğini, bunun kimi toplumsal kesimlerde karşılık bulduğunu söyleyebiliriz. Twitter’da da uzun süredir “siyasi gerilimlerden uzak”, “sağduyulu”, “yapay gerilimlerin tuzağına düşmeyen” ve “merkez siyasetin boşluğunu dolduracak” bir siyasi söylemin geliştirilmeye çalışıldığını görebiliriz. Kimi liberal ve sosyal demokrat çevrelerden geliştirilen bu siyaset tarzının kendisine alan bulması, hemen her baskı-saldırı sürecinin bu türden bir karşı-söylemle püskürtülmeye çalışılması tesadüf değil. Akademi çevrelerinden geliştirilen bu siyasal söylemin mi Millet İttifakı’nın politik nosyonlarına yön verdiği, yoksa bir Millet İttifakı projesi olarak mı Twitter başta olmak üzere sosyal mecralarda geliştirildiği başka bir tartışmanın konusu. Burada önemli olan, böyle bir etkileşimin varlığı.

Yine AKP’nin iktidarını kurumsallaştırmaya giriştiği son yıllarda sosyal medyaya ciddi mesai harcadığı, ayrıştırıcı politik söylem hattının her türlü medya organlarından olduğu gibi Twitter gibi sosyal medya araçlarından da yaygınlaştırıldığını söyleyebiliriz. Burada ortaya çıkan politik söylemin kamusal alanda karşılık bulduğu da görülebilir. Kendinden olmayan her unsura yapıştırılan “terörist” türünden saldırgan söylemlerin, güçlü ve dünyaya kafa tutan Türkiye imajı etrafında sürdürülen propagandanın milliyetçi-muhafazakâr çevrelerde yaygın biçimde karşılık bulduğu ve önemli ölçüde zayıflamalar olsa da bu türden söylemlerin hala bir ölçüde “tuttuğu” söylenebilir.

Cumhur ve Millet ittifakları arasına sıkıştırılan reel siyaset alanının dışında bir pozisyonu zorlayan üçüncü bir hattın da farklılıklarıyla kendine has bir politik söylem alanı oluşturduğunu görebiliriz. Belki de en karmaşık ve genel tespitlere sığmayacak alan olduğu için burada daha çok küçük burjuva/radikal sol diye tarif edilebilecek politik söylem tarzına ilişkin birkaç tartışmayı öne çıkarabiliriz. Her siyasal-ideolojik formasyonun olduğu gibi küçük burjuva radikalizminin de Twitter özelinde söylem alanları yarattığını söyleyebiliriz. Bunda, sokak hareketinin görece zayıflığından ötürü, kimi öğrenci-aydın-akademi çevresinin Twitter’ı bir karşı-hegemonya alanı olarak görmesi de önemli bir faktör. Elbette Twitter’ın anlık gündem oluşturma ve kamusal alanda bir baskı unsuru olarak değerlendirilmesi bağlamında -özellikle kadın cinayeti ve cinsel istismar faillerine yönelik- önemli kazanımlar açığa çıkardığı açık olsa da bu araçsallaştırmanın zaaflı yönleri de olduğu söylenebilir. Twitter’ın bir karşı-hegemonya aracı olarak görülmesinin temelde iki problemli sonucu açığa çıkardığını iddia edebiliriz. Birincisi, iktidarın baskı ve tahakküm araçlarına karşı bir örgütlenme-eylem alanı olarak sosyal medya eylemciliğinin niyetten bağımsız kutsanması ve yeterli görülmesi. İkincisi, politik doğruculuk olarak açığa çıkan en doğru siyasal söylemi üretme kaygısının, mücadele ve örgütlenme süreçlerinde değil, deyim yerindeyse ‘laf dalaşında’ kurulabileceğine dair bir ön kabulün yerleşmesi. Bu zaafların, kimi protesto hareketlerinin, eylemsel süreçlerin ivmesinde gerilemelere ya da yarılmalara yol açtığına dair bir tespit, çok iddialı olur. Ancak, bu zaafların yerleşmesi ve kendinden menkul bir Twitter aktivizmi, çeşitli sınırlılıkları yaratıyor. Çünkü bu söylem, kendisini işçi sınıfından yana, mücadeleci ve bağımsız bir politik hat olarak kurmaya çalışıyor.

Twitter’ın kimi işçi direnişleri ve mücadele süreçlerinde olumlu katkıları olduğunu söylemek abartı olmaz. Örneğin Somalı maden işçilerinin yıllardır süren hak mücadelesinin Twitter ve kamuoyunda geniş destek bulmasının, mücadeleye ilişkin kimi görüntülerin yaygınlaşmasının, mücadelenin kazanımla sonuçlanmasına katkısı olmuştur. Ancak genel olarak irili ufaklı işçi mücadelelerin Twitter aracılığıyla ivme kazandığına ilişkin ya da bu yukarıda bahsettiğimiz türden bir düzen-dışı alternatif politik söylemin sınıf hareketini güçlendirdiğine dair bir çıkarım yapamayız. Maltepe grevi süreci, bu açıdan öğretici bir örnek. Elbette, gündeme gelen grevlerin ülkenin bütün sosyal tartışma alanlarında karşılık bulmasında Twitter’ın rolü yadsınamaz. Ancak Twitter ve mücadele alanları (örneğin grev alanı olan mahalle, semt vb. mekanlar) arasında da bir gerçeklik farkı olduğunu da söyleyebiliriz. Bir örnek, Twittter’da uzun süre ‘orta sınıf popülizmi’ tartışıldı. Ancak ‘orta sınıf’ diye adlandırılan kentli seküler kesimlerin -çoğu beyaz yakalı emekçilerin- belediye işçilerinin aldığı ücrete gösterdiği tepkinin yaygın bir eğilim olarak ne Maltepe özelinde ne de Kadıköy özelinde karşılık bulduğu söylenebilir. Aksine, işçilerin kendisini, taleplerini ifade ettiği her düzeyde ciddi oranda mahalle sakinlerinin desteğini kazandığını biliyoruz. Ayrıca, kimi işçilerin Twitter gibi politik söylem üretme olanakları açısından ve sosyal sınıfların taleplerini ifade araçları açısından da belirli ‘imtiyazların’ ortaya çıktığı mecralarda sürdürülen tartışmayı “pek de ciddiye almadığını” dile getirdiğini biliyoruz.

Öyleyse, sosyal medyada da -özel olarak Twitter- kullanım olanakları, erişim düzeyleri açısından da sınıfsal bölünme-hiyerarşi ilişkilerine benzer bölünmelerin açığa çıktığını görebiliriz. Tweet atmaktan, ifade biçimlerine, dil ve üsluba, gündeme sokulacak etiketlerin politik kapsamına kadar, bu süreçlerin sosyo-ekonomik koşul ve imkanlardan bağımsız ilerlemediği söylenebilir. İşgal Hareketi’ni inceleyen çeşitli araştırmalarda, bu sınıfsal pozisyonların çıktılarını görebiliriz. Gerçekten de İşgal Hareketi’nin bir tür ‘aktivizm sektörü’ ortaya çıkardığı, çeşitli aktivizm-danışmanlık şirketlerinin boy gösterdiği, talepleri emekçi sınıfların taleplerinden farklı olan sosyal tabakaların eylemlere katılma durumları, eylemlerin organize edilme süreçlerindeki rolleri, hareketin bütününe rengini vermese de etki düzeyleri vb. bulgular yadsınamayacak durumda. Bu soruna daha sonra döneceğiz.

KÜÇÜK BURJUVA RADİKALİZMİNİN TWİTTER’I

Sınıftan yana, mücadeleci ve düzen dışı bir alternatif politik söylemin geliştirilmesine yönelik bir kaygı, elbette olumlu bir kaygı olarak görülmeli ancak mevcut sınırları da görülerek ilerletilmedir. Birkaç yaygın söylem formundan örnek vererek bu kaygının kimi boşluklarını işaret edebiliriz.

Örneğin, geçtiğimiz haftalarda, Boğaziçi tartışmalarının yoğunlaştığı günlerde bazı sol/sosyalist çevrelerden, sınıf hareketinin dinamiklerinden, örgütsel/sendikal durumundan, mevcut mücadele olanaklarından, sınıf bilincinin siyasal mücadele süreçlerine ilişkin düzeyinden pek bağımsız biçimde Twitter üzerinden ‘genel grev’ çağrısı yapıldı. Bu çağrı Twitter’da ciddi anlamda dolaşıma girdi, sol-demokrat kamuoyunda kendisine yer buldu. Ancak bu çağrının işçi sınıfının somut mücadele alanlarındaki karşılığının Twitter gündeminden epey uzakta olduğunu da kolaylıkla gözlemleyebiliriz. Bunun gibi örneklerde, somut durumun görülmesi ve mevcut zayıflıklardan sonuçlar/görevler çıkarılması yerine daha kolay ve kestirme bir söylem hattı tercih ediliyor, bir tür konformizm açığa çıkıyor. İyi niyetle gelen bu çağrıların, ülkenin politik atmosferine ilişkin bir değişim arzusu ve bilinç durumu olarak tuttuğu pozisyon elbette olumludur. Ancak sınıflar mücadelesinin koşul ve olanaklarının dışından yapılan bu türden çağrılar, ‘örgütsüz’ alanlardan yapılıyor, küçük burjuva radikalizminin sosyal medya yansımalarından öteye gitmiyor.

Başka bir örnek olarak, belirli politik yükümlülüklerinden bağımsız olarak kullanılan “her şey sınıfsaldır” ye da “kadın cinayetleri politiktir” gibi argümanlar verilebilir. “Her şey sınıfsaldır” türünden bir söylem, birçok yanıyla birlikte bir mücadele çağrısı ve sürecidir de. Mevcut kapitalist toplumun sınıfsal imtiyaz ve uçurumları büyüttüğünün ve üretim araçlarından yoksun sınıfların çeşitli olanaklara erişimde dezavantajlı durumda olduğunun söylenmesi, aynı zamanda bu sınıfsal farklılıkların ortadan kaldırılması için mücadeleye çağrının da ifadesidir. Ya da evet, “kadın cinayetleri politiktir” ve bunun bir politik söylem olarak yerleşmesi kıymetlidir. Ancak kadın cinayetleri politiktir demek aynı zamanda taciz-tecavüz-cinayet vb. vakalarla cereyan eden kadının ezilmişliği sürecinin politik mücadeleyle çözülebileceğine dair bir söylemin/eylem çağrısının uğrağıdır. Kadın cinayetleri politiktir söylemi bir gerçekliktir, ancak kadın cinayetlerini normalleştiren bu tahakküm-sömürü düzenine politik-örgütlü mücadeleyle karşı koyulabileceği de bir o kadar gerçektir.

Dolayısıyla, politik-örgütlü mücadele süreçlerinden, bu hattın zayıflığından ve gelişmesi ihtiyacından, mücadele dinamiklerinden bağımsız ve ‘konforlu’ alanlardan kurulan her türlü düzen-dışı alternatif söylem hattı, küçük burjuva-radikal politikanın ‘söylem’ safhasını işgal etmekten öteye gidemez.

SINIRLAR VE OLANAKLAR

Sonuç olarak, dijital iletişim olanaklarına erişim sürecinin çeşitli sosyo-ekonomik süreçlerle koşullandığı ve Twitter’ın da bu koşullanmadan azade olmadığını söyleyebiliriz. Burada, önemli yerler işgal eden gündemlerin çoğu ‘sıradan’ işçi ve emekçilerin günlük yaşamında karşılık bulmuyor. Elbette, işçilerin hala genel olarak Instagram, Facebook ve TikTok gibi mecralarda kendisine ifade ve varoluş alanı bulduğuna dair bir sonucu gözlemleyebiliriz. Başka bir tartışmanın konusu olsa da kısa video ve görüntülerin, hikâye gibi pratik iletişim akışlarının günlük çalışma temposunun içerisinde daha ‘yakalanabilir’ olduğuna dair bir çıkarım yapabiliriz. Yine Twitter’ın ya da Clubhouse’un belki de ‘politik atmosferinin’ işçilerin günlük yaşam pratiklerine denk düşmeyecek hızda ilerlediğini de yadsıyamayız. Bu hızın toplumsal muhalefet süreçleriyle nasıl ‘uyumlu’ hale getirilebileceğine, burada ortaya çıkan alternatif düzen-dışı politik söylem süreçlerinin altının nasıl doldurulacağına dair düşünmeye, yani vakit kaybetmeden ‘gerçek harekete’, bu girişimleri mücadelenin somut koşul ve olanaklarında sürdürmeye ihtiyacımız var.