yeni e

iki aylık kültür sanat edebiyat dergisi

UNAMUNO’NUN İÇ ÇATIŞMALARININ ETE KEMİĞE BÜRÜNDÜĞÜ RAHİP

“Tarih son yaptığını hatırlar” demişti bir film karakteri. Bunun hem doğruluk payı yüksek hem de tarihteki örnekleri fazla. İspanya milliyetçileriyle mücadele eden, Primo de Rivera döneminde sürgüne yollanan, diktatörlük arifesindeki Francisco Franco’yla kavgaya tutuşan Miguel de Unamuno; rektörü olduğu Salamanca Üniversitesi’nin konferans salonunu dolduran Falanjistlere coşkulu bir konuşma yapıp “Yaşasın ölüm, kahrolsun cumhuriyetçiler ve komünistler” sloganıyla kürsüden inen Franco’nun yakın dostu ve silah arkadaşı José Millán Astray’dan sonra mikrofonu alıp şöyle demişti: “Böyle durumlar karşısında sessiz kalmak, yalan söyleyip boyun eğmekle aynı anlama gelir. Beni tanıyanlar bilir, şu ortamda susmam mümkün değil. Biraz evvel ölüme ve öldürmeye tapan bir kişi konuştu. Astray, Cervantes gibi savaş koşullarının getirip önümüze koyduğu bir kişidir. Fakat Cervantes kadar büyük ve derin bir ruhu olmadığından, İspanya’da herkesin ölmeye ve öldürmeye hazır hâle gelmesini istiyor. Böyle birine ve onun destekçilerine ‘İspanya’yı düşünün’ demek kadar anlamsız bir şey olamaz. Ancak şunu bilmelisiniz ki yeneceksiniz ama ikna edemeyeceksiniz!”

İspanya İç Savaşı’nın başladığı ve gittikçe şiddetlendiği; Franco’nun ve Astray’ın Madrid’i ele geçirip Falanjist bir resmîgeçit düzenlemeyi planladığı günlerde Unamuno bu konuşmasını, Salamanca Üniversitesi’ndeki son gününde yapmıştı. 12 Ekim 1936’da, Falanjistler onu neredeyse yaka paça dışarı çıkardı. Cumhuriyetçi öğrenciler ise bineceği arabaya kadar bir güvenlik koridoru oluşturdu.

İspanya’nın dört bir yanında kanlı eylemler gerçekleştiren Falanjistler, Unamuno’nun adının bile anılmasını istemiyordu; bu arzuları gerçekleşti ve düşünür ömrünün kalan günlerini âdeta ev hapsinde geçirdi, 31 Aralık 1936’da da öldü.

“Yaşasın ölüm” diyenlerin kazandığı iç savaşın sonunu ve ardından 1975’e kadar estirdiği terörü görmeden ölen Unamuno, aslında hem Franco’yla hem de Astray’la aynı travmatik dönemi yaşamıştı. İspanya, 1898’de ABD ile tutuştuğu savaşta Porto Riko’yu, Filipinler’i ve Küba’yı kaybetti ve o sene ülke tarihine “ulusal felaket yılı” diye geçti. Bu yenilgi, sorunlu bir aile yaşantısı olan ve babasının şiddetine maruz kalan Franco’yu ve ileride onun en yakın dostu hâline gelecek Astray’ı, “İspanya’nın kırılan gururunu yeniden onarma” arzusuyla milliyetçiliğe ve faşizme yöneltecekti. Unamuno ise bu travmadan Kant’a, Pascal’a ve Kierkegaard’a tutunarak çıkmayı denedi.

1898 travması, Unamuno’ya acı çekmenin, kişiyi benliğiyle yüzleştireceğini ve yeni bir başlangıç için başkaldırının şart olduğunu düşündürmüştü. Bu yolda metafiziğe ilgi duyarken felsefeye kalbin isteklerini ve aklı baskılama işlevi yüklemişti. Hıristiyanlık ve inanç eleştirilerini de bu kervana takan Unamuno; ölüm dramı, yaşama tutkusu, ahlak, vicdan ve kişiyi diri tutan “sonsuzluk özlemi” üzerine kalem oynatıyordu.

Kierkegaard’u, Pascal’ı, Kant’ı ve Descartes’ı uzlaştırmaya uğraşan Unamuno, aklın ve duyguların kişide yarattığı gerilimden bahsediyor, “yaşamı çelişkilerin yönlendirdiğini” söylüyordu. Buradan baktığımızda onun, varoluşçuluğun Hıristiyan kanadına yakın durduğu düşünülebilir. Diğer yandan, Hıristiyanlık ve inanç sorgulamasıyla birlikte, insanın ne pahasına olursa olsun yaşaması (yaşamak için çabalaması) gerektiğini savunması ise Unamuno’yu tanrıtanımaz varoluşçularla buluşturuyor. Kısacası tıpkı Don Quijote gibi tutulduğu akıl-arzu çelikisi, onun tüm fikir hayatını ve yaşamını etkiliyor. Bir bakıma, yaşama uğraşının trajikliği düşünürde ete kemiğe bürünüyor. Unamuno bunun bilinciyle kederli bir sorgulama gerçekleştiriyor ömrü boyunca. Bu sorgulama eserlerine de yansıyor. Onlardan biri; 1930’da yazdığı ve 1931’de yayımlanan, varoluşçu temaların (yaşam, ölüm, vicdan, ahlak, sorumluluk ve benliğin mustarip olduğu çatışmalar) ağır bastığı Aziz Don Manuel.

YAŞAMDAN YANA ZAR ATMAK

Aziz Don Manuel’in anlatıcısı, altmışlarına merdiven dayamış ve geçmişi düşünmeye koyulan rahibe Angela Carballino. Katolik Kilisesi tarafından aziz ilan edilmesini beklediği Don Manuel’i, “karmaşık hayatının içini dolduran ruhani baba” diye niteliyor.

Genç ölen biyolojik babasını az buçuk hatırlayan ve annesinin platonik bir aşka bağlı olduğu Don Manuel’le ilk kez on yaşındayken karşılaşan Carballino, onun köy ve çocuklar için ne anlama geldiğini şöyle ifade ediyor: “Hepimiz onu çok severdik ama en çok da çocuklar. Neler neler söylerdi bize. Aslında söyledikleri şeylerdi, kelimeler değil. Köy onun kutsal aromasına bürünür, onun varlığıyla kendimizi tamamlanmış hissederdik.”

Köy sakinlerinin “ermiş” dediği Don Manuel, halkın yaşamının her aşamasına dâhil; çocukların eğitiminde önemli roller üstleniyor, başlarına talihsizlikler gelenlerin acılarını hafifletmek ve kayıpları birbirine kavuşturmak, evliliği bitmeye yüz tutmuş çiftlere arabuluculuk etmek için uğraşıyor. Dahası, ondan ricacı olan ve keyfî yargılamalar için konumunu kullanmak isteyenleri bilge tavrıyla reddederken hem hayat hem de ahlak dersleri vermekten hiç çekinmeyen çalışkan, kötü sözden sakınan ve dedikodudan hoşlanmayan karakter sahibi biri Don Manuel. “En önemli şey, insanların mutlu olması, yaşamdan zevk almak her şeyin önünde gelir” demesi ise onun hayattaki duruşunu belirliyor, söz ve eylemlerinin uyumunu yansıtıyor; ölümü kutsamayıp yaşamdan yana zar attığını gösteriyor.

Carballino herkese yardım eden, mutluluğu ve yaşamı her şeyin önüne koyan, çalışmaktan usanmayan ve kendisine her daim bir uğraş bulan, keşiş olmak için doğmadığını, inzivaya çekilmeyi asla düşünmediğini ve köyü için çalışıp ölmek, köyün ruhunu huzura erdirmek istediğini söyleyen Don Manuel’in, “yalnızlıktan korkuyorum” ifadesinin altında “sonsuz ve ebedi bir hüzün yattığı” hissine kapılıyor.

Carballino’nun hayatında, hatıralarında sitayişle bahsettiği Don Manuel kadar önemli bir başka isim daha var: Uzun zamandır yaşadığı ABD’den hatırı sayılır maddi birikimle dönen ağabeyi Lázaro.

‘VAZGEÇMEK VE İYİLİK, HER YERDE VE HERKES İÇİNDİR’

Köyde insanların aptallaştığını, fakirleşip kabalaştığını düşünen Lázaro, kardeşinin kırsalda yaşamasına sitem ediyor ayağının tozuyla. Don Manuel’in, annesi ve kız kardeşi üzerindeki etkisini görünce öfkesi katmerlenen Lázaro, Yeni Dünya’daki yaşamdan hareketle köy hayatını ve Aziz Peder’i, “İspanya’nın içine battığı karanlık dindar yönetimin bir yansıması” diye niteliyor. Yeni Dünya’yla harmanlanmış din ve düzen karşıtı bir karakter olarak karşımıza çıkan Lázaro için Don Manuel, Carballino, annesi ve köy, durağanlığı ve muhafazakârlığı temsil ediyor.

“Cahilleri kimse etkileyemez” diyen Lázaro’nun hiddeti çok uzun sürmüyor; Don Manuel’in farklı duruşunu ve kişiliğini anlamaya başlıyor. İkili arasında şiddetli bir hesaplaşma bekleyen ahali de yanılıyor. Lázaro’nun annesinin ölümü ise ikiliyi biraz daha yakınlaştırıyor. Bu yakınlaşma, Lázaro’nun vakti zamanında Don Manuel’le yaptığı konuşmaları hatırlamasını ve bilmesi gereken bazı “sırları” Carballino’ya anlatmasını sağlıyor.

Bahsi geçen “sırlar”, Unamuno’nun satır aralarına yerleştirdiği kişinin inandıkları-dinin inandırdıkları çelişkisiyle şekilleniyor. Don Manuel’in diğer pek çok rahipten ve din adamından farkı işte bu: O, kişiyi serbest bırakarak yaşamı dinin önüne geçirip ahlaka ve vicdana sesleniyor, bu ikisinin kapılarını açması için karşısındakini cesaretlendiriyor. Kısacası Kilise’nin militanlığına değil, mutlulukla beraber ahlaklı ve vicdanlı bir yaşamın savunuculuğuna soyunuyor.

Lázaro’ya söyledikleri, Don Manuel’in yaşam kavrayışını ortaya koyuyor: “İnsanlar, nasıl çalışıp düşünecekse öyle düşünsün, dünyaya geldiği için avunup her şeyin bir sonu olduğu gerçeği ile ne kadar mutlu yaşayabilirse öyle yaşasın. Ben fakirlerin zenginlere biat etmesi ve zenginlerin de fakirleri kendi boyunduruğu altına alması için vaaz vermeye gelmedim bu dünyaya. Vazgeçmek ve iyilik, her yerde ve herkes içindir. Çünkü zengin de zenginliğinden vazgeçebilmeli, yaşama boyun eğebilmeli ve fakir de zengine karşı merhamet gösterebilmelidir (…) Sosyal devrimi öne süren liderlerden biri, dinin toplumun afyonu olduğunu söylemiş. Afyon, afyon, evet, afyon. Onlara afyon verelim, uyusunlar ve rüyalara dalsınlar.”

Lázaro’nun Don Manuel’i izlemeye karar vermesi, ondan öğrendiklerini yorumlayarak kendisine bir yol çizmesini gerektiriyor: “Daha az din bilgisi, daha fazla ahlak bilgisi; inanç, ahlak, vicdan.” Yani “öte dünyayı” kutsallaştırmak yerine, dünyayı ahlaklı, vicdanlı ve mutlu şekilde yaşamak; ölümü kutsamak yerine hayatı güzelleştirmek…

DON MANUEL’İ ANLAMANIN YOLLARI

Unamuno, 1908’de kaleme aldığı “Yolunu Kaybeden Rehber” başlıklı yazısında, âdeta Don Manuel’i ve onun yaşadığı gerilimi haber veriyor. Joaquín Rubio Tovar, metnin can alıcı satırlarını paylaşmış: “İnananlar havariye gözü kapalı bağlıdır, onun kelimelerinden çok ona inanır; peki eğer havari kutsal bir kasada saklanan bir sürü insanın inancı da olan kendine inancını, düşüncelerine olan inancını kaybederse bunu açıklaması âdil olur mu? Artık kendine ait olmayan bir gerçeğin peşinde koşarken binlerce ruhu bir hayal kırıklığına mahkûm etmesi doğru olur mu?”

Aziz Don Manuel; Unamuno’nun ömrü boyunca üzerine çalıştığı inanç-yaşam, akıl-vicdan ve duygu-ahlak gerilimlerinin ya da çelişkilerinin edebî bir anlatımı. Kitabı okumaya niyetlenenlere bir küçük hatırlatma yapmak gerek: Aziz Don Manuel’i anlamanın yolu, yalnızca romanı ve roman üzerine yazılanları değil, Unamuno’nun klasikleşmiş bazı metinlerini okumaktan da geçiyor. Mesela onlardan biri Yaşamın Trajik Duygusu. Bir başkası Savaştaki Barış. Diğeri Aşk ve Pedagoji. Bunlara Sis’i ve Ölümün Aynası’nı da ekleyebiliriz. Peki, bu kadarı yeterli mi? Hayır. “Yaşam büyük bir çelişkidir” ve “gerçek trajedi ölümdür” diyen Unamuno’yu ve Aziz Don Manuel’i, düşünürün ahlak, metafizik ve inanç eleştirisini kavramak için kendisini derinden etkileyen Kierkegaard’u, Kant’ı, Pascal’ı, Jaspers’i, Marcel’i ve varoluşçuluğun sol kanadında yer alanları da okumak gerekiyor. Tabii bir de Unamuno’nun başucu kitabı Don Quijote’yi…

Ali Bulunmaz