yeni e

iki aylık kültür sanat edebiyat dergisi

‘Yanılsamanın hayal kırıklığı yarattığı ve gücün çözüldüğü yerde fakirler nasıl çalıştırılır?’

“…100 milyonu aramızdaki samimiyete dayanarak 120 milyona taşıyabiliriz diye düşünüyorum, sen ne dersin?”

“Valla hiçbir şey diyemeyeceğim, Allah razı olsun, çok teşekkür ediyorum.”

 

Yukarıda alıntılanan diyalog 15 Şubat gecesi, Star TV, ATV, Kanal D, Show TV, TV8, Fox TV, TRT ve Kanal 7’de ortak yayınlanan “Türkiye Tek Yürek” programının sunucularından Acun Ilıcalı ile iş insanı Fettah Tamince arasında geçti. İzlemeyenlere tuhaf gelecektir; madem 120 milyon bağışlayabiliyordu niye 100 milyon dedi, sunucu yükseltince niye teşekkür etti, varsa bu işin ‘sevabı’ kime yazıldı?

Acun Ilıcalı’nın 90’lar Türkiye’sinde Televole sunuculuğundan bugün medya patronluğuna nasıl yükseldiğinin “sırrı” hâlâ çözülemedi. Fettah Tamince ise, eski Zaman gazetesi ortaklarından, Fethullah Gülen’le yakın ilişkisini itiraf etmesine rağmen başına bir ‘iş’ gelmeyenlerden. Bugün Rixos Otellerinin sahibi, 100 milyonluk bağışın 95 milyonunu ailesi, 5 milyonunu çalışanları adına yaptığını ifade etti. Sahibi olduğu otelde staj yaparken öldürülen Burak Oğraş’ın babası hâlâ katilleri arıyor. Ne Tamince ne de başka bir çalışanı herhangi bir takibata uğramadı. Şimdi AKP tarihinin bu iki şanslısı gözlerimizin önünde hem dostluklarını tazeliyor, hem de zenginliklerini gözümüze sokuyor. Tuhaflık bununla da sınırlı değil. Merkez Bankası 30 milyar lira bağışlıyor, nasıl, hangi bütçeden diye merak ederken Ziraat Bankası 20 milyar lira, Vakıfbank 12 milyar lira, Halkbank 7 milyar lira bağış sözü veriyor. Bir neşe, bir coşku… O arada bir çocuğun kumbarasındaki 100 lirayı bağışladığı söyleniyor. “Buradaki ana ruhu çok iyi anlamamız lazım” diyor sunucu “Ne kadar güzel şeyler yaşıyoruz, miktar birdir bindir fark etmez”.

Depremzedelere yardım adı altında o gece vaat edilen 115 milyar 146 milyon 528 bin liranın AFAD ve Kızılay’a bağışlanacağı söylendi. Sonra öğrendik ki bunun 41 milyar lirası ortada yok, yani bağışçılar sözünü tutmamış. Ama gösteriye katılmış. Şimdi bu durum nasıl idare edilecek? TV’de söz verip tutmamanın bir cezası yok ki? İfşa bir seçenek ama riskleri de olan bir seçenek.

Tüm bu rezalet belki en iyi Guy Debord’un 1967’de yazdığı, son olarak 1992’de bir önsöz eklediği Gösteri Toplumu ile açıklanabilir, bu yazının bu toplumun çarklarının içinden yazıldığını bile bile. Debord, kapitalist üretim ilişkilerinin hâkim olduğu toplumların tüm yaşamının bir gösteriden ibaret olduğunu, yalnızca bir kısmını kavrayabildiğimiz gerçekliğin salt bir seyir nesnesine dönüştüğünü savunur. “Gösteri kendini, hem bizzat toplum olarak, hem toplumun bir parçası olarak ve hem de bir birleştirme aracı olarak sunar.”  Gösteri, toplumun bir parçası olarak, aldatılmış bakışın ve yanlış bilincin aracı olarak birleştirici, ama aslında ayrılığın resmi dilinden başka bir şey değildir. Gösteriyi tahlil ederken bile belli ölçüde gösterinin dilinden konuşulur, sosyo-ekonomik anlamı dışarıda bırakılır, gösterinin hakikatine ulaşan eleştiri, görünür haldeki yaşamın olumsuzlanması olarak tezahür eder. Bir başka deyişle Tek Yürek Türkiye Ortak Yayını’ndaki tuhaflıklara odaklanan bir eleştiri onu yaratan sosyo-ekonomik nedenleri gözden kaçırmamıza neden olur. Ya da onu Halk TV’de yayınlanan “Bir Kira Bir Yuva” özel yayını ile kıyaslamamıza. Ki nitekim orada da, telefonla bağış toplayanların muhalif ünlülerden seçilmesi dışında, aynı coşkulu pratik izlenmiştir. Sorun burada bir tarafta vergilerimizle bağış yapan devletin, yıkımın bizzat sorumlusu inşaat şirketlerinin, mekân genişletmek için kolon kesen marketlerin, galericilerin; diğer tarafta oy verdiğimiz partilerin, sevdiğimiz ünlülerin, Bob Geldof’un gitarının olması değil, sorun bizi yıkıma götüren düzende medyanın nasıl bir işlev gördüğü. Debord’un 1992’de yazdığı önsözün sonunda geçen ve başlığa taşınan ifade aslında tam da tartışmak istediğim yere vurgu yapıyor; çünkü depremin meydana geldiği 6 Şubat sabahından itibaren medyanın genel olarak sergilediği performansın altında gösteri toplumu açısından işlevselliği ya da bir başka deyişle yapısal yanlılığı yatıyor. Bu yalnızca AFAD çadırlarının ne kadar konforlu olduğunu anlatan A Haber muhabirleri için değil, kendisini “muhalif” ya da “bağımsız” olarak nitelendiren medya için de geçerli.

İlk günden bugüne deprem bölgesine ulaşan muhabirlerin hemen hepsinin ilk sözcükleri “burası televizyonda gördüğünüz gibi değil, çok korkunç!” oldu. Elbette iyi niyet ve düşülen dehşetin ifadesi bunlar, ancak bir tarafıyla da gazeteciliği var eden normların inkârı. İzleyicinin zaten orada olma imkânı yoksa muhabirin mevcut koşulları aktaramayacak olması bir çelişki değil mi? Çaresizlik içinde haber almaya çalışan izleyici çaresizliğe düşmüş muhabirlerin jest ve mimiklerini izliyor. Bu kadar fazla ve çeşitli mecranın olduğu bir ortamda kimin neyi gösterdiği ya da göstermediğini kıyaslayabilecek bir ortam dahi yok. Bir tarafta mucize kurtuluşlar, diğer tarafta en fazla çaresiz bekleyişler… Bunun nedenlerini bireysel sorumluluklara ya da mecraların tercihleriyle açıklamak elbette mümkün. Mesela hiçbir şirketin reklam vermeye cesaret edemediği 1 Mart’a kadar, program aralarının acı pornografisine dönüşen kliplerle dolması yalnızca etik nedenlerle açıklanamaz, bunun bir de ekonomik boyutu var. O boşlukların dolması, gösterinin sürmesi gerekiyor.

Bununla birlikte, gazetecilere deprem ya da felaket durumlarında işlerini nasıl yapacaklarına dair rehberler yayınlamadan önce bunun yapısal nedenleriyle yüzleşmek gerek. Burada da Bourdieu’yu yardıma çağıralım. Yukarıda bahsedilen yapısal yanlılık sorununu Bourdieu gazetecilik alanını tarif ederek açıklıyor. 1997’de yazdığı Televizyon Üzerine adlı kitabında gazetecilik alanının siyaset ve ekonomi gibi pazar mantığına tabi olduğunu söylüyor. Ve bu hegemonya altında her ne kadar sembolik seçkinler arasında saysa da gazetecilerin özerkliğinin çok sınırlı olduğunun, bireysel eylemler aracılığıyla gerçekleşse de esas belirleyenin bu alanı tanımlayan yapı olduğunun altını çiziyor. Bu yapı uzunca bir süre medya şirketlerinin tabi olduğu ve çalışanlar üzerinde baskı kurduğu ekonomi-politik koşullarla ilişkilendirildi, hâlâ da öyle kuşkusuz. Ancak devlete yaslanmış ya da muhalif sermayeden destek alanlarla daha küçük, bağımsız, muhalif, adına her ne derseniz medyanın aynı yapıdan zehirlenmesi mümkün mü? Evet, mümkün, çünkü o yapının üzerinde daha az görünen ancak daha belirleyici başka bir yapı var, o da sosyal medya. Artık mecraların kendisindense gazetecilerin performansları önemli. Görünürlük, popülerlik, takipçi sayısı, etkileşim grafiği, hakkında konuşulma oranı gazeteciyi mecranın önüne geçiriyor, hatta ticari baskıdan ya da kötü çalışma koşullarından kurtarıp belki izleyiciyle birebir bağ kurduğu Youtube kanallarıyla özgürleşiyor. Artık “patron ne der” diye düşünmüyor, belki güvencesiz ama izleyicisine hesap verdiği için mutlu. Daha doğrusu patronun izleyici olduğu yanılgısına düşüyor. Oysa o yapının kuralları ve gazetecilik alanına ödettiği bedeller var; bunların başında performans geliyor. Artık gazeteci depremin etkilerini gösteren değil, depremin etkilerinin onu nasıl etkilediğini gösterene dönüşüyor. Bunu, belki de bilinçsizce, yapmak zorunda, çünkü seyirci de onu üzüntülü, çaresiz, öfkeli görmeyi istiyor. Reyting sistemi aynı haliyle işliyor. Deprem bölgesinde, temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamadan, günlerce haber yapan yaşadığı stres fiziksel olarak gözlenebilen bir gazeteciyi normalde kurumunun geri çekmesi, bir süre dinlenip kendine gelmesini (kendisi karşı çıksa bile) sağlaması gerekiyor. Ama olmuyor, arada bültenlere bağlanıyor, kalan zamanda Youtube, Instagram’dan yayın yapıyor. Gazeteci Youtuber’a, hatta bu arada Youtuber’lar gazeteciye dönüşüyor. İzleyici onunla özdeşleşiyor, “helal olsun günlerdir orada depremzedelerin sesini duyurmaya çalışıyor!” diye alkışlıyor, elinden bir şey gelmediğine dertlenirken “yardım” mekanizmaları devreye giriyor. Bu döngü, yolsuz müteahhitlerin siyasetin desteğiyle binlerce insanın ölümüne yol açtığı koşullarda depremzedelere yapılanın neden “yardım” olduğunu sorgulamaya izin vermiyor. Yardım bazı koşullarda “dayanışma” ile yeniden tanımlanıyor, ancak bir türlü “hak”ka ya da hakikate ulaşamıyor. Gösteriyi onun diliyle tahlil etmek ister ‘devletimiz çözer’ olsun, ister ‘dayanın 14 Mayıs’ta gidecekler’le vücut bulsun, sistemi sorgulamaya engel oluyor; hem de bizzat medya vasıtasıyla. Her türden kurtuluş için bize sunulan çözüm sadece daha fazla proleterleşmek.

Guy Debord, pesimist, nihilist bir anarşist olarak tanımlanır ve çokça eleştirilir, ama aynı zamanda bir Marksisttir. Sunduğu çerçeveden bir çıkış yoktur zaten kendisi de bulamamıştır. Bu yazının amacı böyle bir pesimizmi beslemek değil. Hatta okur belki de bu yazıda herkesin aynı çuvala konmasından rahatsızdır. Ancak bu yazının derdini, Bourdieu’nün son sözüne referansla, bir kez daha anlatmak gerekirse, amaç bu mekanizmaların egemenliğinden bilinçli bir şekilde kurtulmanın yollarını aramak. Çünkü görünen iktidarın ötesinde, görünmeyen iktidar hakikati sorgulayacak her türlü çıkış yolunu kapatmakla meşgul, gösterinin devam etmesi için gösterenin kendinden emin olması, izleyenin de tatmin olması gerekiyor.