yeni e

iki aylık kültür sanat edebiyat dergisi

Yıkılan Kentler Geri Gelir mi?

İnsanın son 200 yılda verdiği en büyük sınavlardan biri kent kurmak oldu. 5 bin yıldan öncesine uzanan “polis”i, sonraki bütün kentlerin çıkış noktası olarak kabul etsek de sanayi devrimi ile birlikte kent, hem ölçek hem de nitelik açısından yeni bir noktaya evrildi. Evrilmeye de devam ediyor. Mezopotamya’da, Mısır’da, Yunan’da tanrıların izni ve onların yeryüzündeki ortağı kralın gücü ile yükselmişti ilk kentler. Orada yaşayanlara mutlak iktidarı göstermek, o iktidarı korumak, büyütmek için ikna etmek, kent planlamasında dikkat edilecek en önemli görevdi. Tapınaklar, saraylar, devlet binaları, çarşılar, tiyatrolar, hipodromlar, su yapıları, köprülerle bunları çevreleyen konutlar doğayla uyum ve mimari gerekliliklerle birlikte bu göreve uygunluk da gözetilerek yerleştirilirdi. Sanayi toplumu öncesindeki kent, aşağı yukarı bu eksende gelişmiştir. Buradaki “aşağı yukarı” ile aslında farklılıkları değil dünyanın çok uzak noktalarında kent inşası konusunda görülen benzerlikleri kast ediyoruz. Asya’nın, Avrupa’nın, Amerika’nın farklı su kaynakları çevresinde birbirinden bağımsız ve hatta habersiz olan (Antik Çağ’ın ulaşım olanakları ile pek çoğu arasında seyahat neredeyse imkansızdı) dünya kentlerinin inşasında benzer pratiklerin yaşandığını biliyoruz. Kent merkezinin Çin’de de, Yunan’da da, Maya ve Aztek’teki örneklerde de kentlinin dini ve siyasi iktidarı hiç aklından çıkarmamasını sağlayacak şekilde tasarlanması, geri kalan her unsuru bu ana fikre uygun şekillendirdi. Teknik bilgi ve olanaklarla yüzyıllar içinde daha sağlam, daha görkemli ve doğa olayları ile daha barışık şehirler bu şekilde yükselebildi.

 

KAPİTALİST KENTTE…

Sanayi devrimi ile birlikte dünya değişirken kent de değişti. Ancak kentler, dünyadaki değişimin en net, en açık temsillerinin yer aldığı vitrinler olarak değişti. Buharlı makineler öncesinde tarihsel akış içerisinde köle, hizmetçi ya da kamu görevlisi olarak kentteki varlıkları ve yaşam alanları varsılların verdikleriyle sınırlı olan emekçiler de kapitalist kentte sanayi proletaryası olarak ortaya çıktı. Köle, sarayın, konağın, tapınağın yönlendirdiği alanda kendi hayatı olmadan yaşamak zorundaydı. Sarayda, konakta çalıştırılan hizmetçi, şansı yaver gider de hayatı boyunca çalışarak bir şeyler kazanabilirse, belki birkaç yıl emeklilik yaşayabilirdi. Kentin aydınlatılmasında, temizliğinde, tedarik zincirinde, yangınların söndürülmesinde, ölülerin gömülmesinde çalışanlar da öyle. O kadar uzun süre o kadar çok çalıştıktan sonra yaşanacak kısa emeklilikle bitecek bir hayattan daha ağır ne olabilirdi ki? Yaşamak için kol gücünden başka hiçbir şeyi olmayanlar adına daha kötüsü var mıydı? Vardı, kapitalizm bunu Hamburg’da liman işçisi, Manchester’da tekstil işçisi, Paris’te matbaa işçisi olarak ortaya çıkanlar üzerinde göstermeye başladı.

Sanayi şehirlerinde yaşayan ve sayıları yüz yıl içinde yüzbinlerce artan modern işçi sınıfı, zamanla sadece değişen temel üretim ilişkileri içinde değil kentte de çoğunluk oldu. Sömürge imparatorluklarının başkentlerinde bu yeni dünyanın egemenlerinin yaşadığı semtlerde yer alan iktidar temsilleri, binlerce yıl içinde birikip yenik aristokrasiden miras olarak kalan “ince zevklerin” yanında, burjuvazinin giderek daha çok doymaz hale gelen iştahını da sergiliyordu. Kapitalist şehrin ikonları artık sarayların yerine (bazen gerçekten eski dünyanın saray yapılarından bozma) parlamento binaları, tapınakların yerine iktidardaki yeni sınıfın kendi adaletini dağıttığı mahkeme binaları, agoraların yerine alışveriş merkezleri, hipodromların yerine modern stadyumlar oldu. Burjuvazi hakimiyetini bu şekilde kurup ilan ederken, kent nüfusunun çoğunluğunu oluşturan emekçi sınıfların elinde, işçi evleri ya da gecekondu mahalleleri kaldı. Özellikle tekstil, metal ve demiryolu gibi vasıflı emek gerektiren alanlarda çalışan işçinin ailesi ile birlikte üç katlı, küçük, altyapısı sorunlu, güneş görmeyen evlerde yaşamasını öngören “işçi evleri”nin inşası ilk kez 18. yüzyılda İngiltere’de gündeme gelecekti. Bizde Zonguldak’la, Eskişehir’le, Karabük’le, Denizli’yle, Nazilli’yle anılan “işçi kentleri”nden farklı olarak sıfırdan yaratılan ilk örnek de yine İngiltere’de 1812’de inşa edilen Lowell oldu. Yeni düzenin köleleri için yapılan planlı kente, alışveriş merkezleri, kültür merkezleri ve spor alanları ile birlikte, dışarıya çıkışın yasak olmasını sağlayan sürekli sıkıyönetim düzeni de dahildi. Tezgah başındaki işçinin işten başka bir şey düşünmesine izin vermeyen ve bunun için ustabaşını kullanan üretim düzenine, işçilerin kendi çalışma ve konut bölgelerinden çıkışına izin vermeyen silahlı görevlilerin istihdamı da dahildi.

TÜRKİYE’DE KENT VE İŞÇİ EVLERİ

Türkiye, kapitalizmi merkez üslerinden neredeyse 100 yıl sonra iliklerinde hissetmeye başladı. Osmanlı’nın son döneminde İstanbul ve İzmir gibi az sayıda merkezde ağırlıklı olarak tarımsal üretime dayalı sanayi ile ilk örnekleri görülmeye başlanan kapitalist üretim ilişkileri, yeni Cumhuriyet’in “karma” ekonomik düzeniyle yükseleceği zemini buldu. En büyük sermayedarın devlet olduğu, önemli sanayi işletmelerinin neredeyse tamamının devletin eliyle kurulduğu ilk birkaç on yılın ardından, 100 yıl önce -başta İngiltere olmak üzere- kapitalizmin kurucu ülkelerinde yaşanan topraksız köylülüğün kent proletaryasına dönüşme süreci Türkiye’de de hızlandı. Özellikle 1950’lerle birlikte kentlerin büyüme hızlarını da artıran bu dönüşüm, kırdan çalışmaya gelenlerin konut ihtiyacının karşılanması sorununu ortaya çıkardığında bulunan çözümler yine 100 yıl önce İngiltere’de ya da ABD’de bulunanlara benziyordu: İşçi çalıştığı sürece ailesi ile birlikte işçi evinde kalabilecek ancak işten atılması durumunda evinden de olacaktı. Bu durum TÜLOMSAŞ, Sümerbank, TEKEL gibi kamu işletmelerinde çalışan işçiler için geçerliydi. Başta İstanbul olmak üzere büyükşehirlere göç ederek daha iyi bir hayat arayan ancak devlet işletmelerine değil de yeni gelişen/geliştirilen özel sektör işletmelerine adım atan işçilerin evlerinin kapıları ise gecekondulara açılacaktı. Gecekondu böylece kentin siluetine, dokusuna ve hafızasına altyapısı olmayan, kalitesiz malzeme ile ucuza mal edilen yapılar olarak katıldı. İşçi sınıfının birkaç on yıl içinde hızla gelip yerleştikleri şehirlerdeki bu evlerin durumunu gösteren bir araştırma sonucunu aktaralım.

Devlet İstatistik Enstitüsü’nün “Şehirde Mesken Şartları” başlıklı anketindeki 1962 tarihli verilere göre Türkiye’de suyu olmayan konut oranı yüzde 44’tü. Ancak bu oran işçi konutlarında yüzde 80’e ulaşıyordu. Aynı ankete göre kötü iskân koşullarında bulunan konut oranı Türkiye için yüzde 27 iken, işçi konutlarında ise yüzde 44’e ulaşıyordu.[1]

Türkiye kentlerinin hemen tamamının yakın dönem hafızası işte bu uçurumun yarattığı gerilim üzerinde şekillendi. Devlet kapısında çalışma ve barınma şansı bulup ömrünü bunu kaybetmemek için gayret ederek geçiren ‘şanslı’ işçilerle bu şansı ararken daha kötü işlerde çalışıp daha kötü durumdaki evlerde barınarak ömür tüketen işçilerin (ve elbette hepsinin ailelerinin) kuşaklara yayılan mücadeleleri ile şekillenen kolektif hafızaları, kentlerin hafızalarına dahil oldu.

Bunları yok sayarsak zaten bir kentin hafızası nedir? Kente asıl rengini veren? Ancak Avrupa ve ABD’nin genelindeki seyrin aksine bizde baştan itibaren uzun süre devlet eliyle inşa edilen kapitalizmin sonuçları da farklı oldu. Bu düzen içinde ortaya çıkan ilk “hür teşebbüs” azınlığının yükseliş hikayelerinin başlangıcına gittiğimizde, bugün de çokça örneklerini izlediğimiz “çökme” ilişkilerinin benzerlerini görürüz. Cumhuriyet’in ilanı ile kurulan yeni rejimin parti yöneticisi, bürokratı, ‘müteşebbisi’, bir ayağı hâlâ uçsuz bucaksız topraklarında bir ayağı kent merkezindeki yeni yatırımlarındaki “ağa”ları devletin sunduğu alanda birbirine karışır. Nihayetinde bugünün ‘müteahhitlik müessesi’ni bütün ilişkileri ile ortaya çıkaran da bu başlangıçtır. Ve serbest piyasa işleyişi içinde devletin rolünün baştan itibaren farklı yazıldığı Batılı kapitalizm örneklerinden de ayrılır. İşte bu yeni düzenin egemenleri ile emekçi sınıflar arasındaki mücadeleler de kentlerin hafızasındadır, hatta onun aslıdır. Bu hafızanın taşıdığı izler de bugün Türkiye’nin en kalabalık kenti olan İstanbul’un en kalabalık merkezi Taksim Meydanı’ndan başlayarak şehirlerimizdeki her sokakta, her mahallede, her meydanda somut örneklerle görülebilir.

Kent hafızasını düşünürken öncelikle o hafızayı tarif ederek başlamak da bu yüzden gereklidir. Kentlerin hafızası biriken zenginliklerini mülkiyetlerine geçirenlerin mülk katalogları değildir çünkü. Hayatları işlerinden ibaret olmaya mahkûm edilen kent emekçilerinin, buna boyun eğdikleri ve itiraz ettikleri (grevler, direnişler, yürüyüşlerle) anlarının toplamıdır asıl olarak. Sınıfsız, ayrımsız, imtiyazsız bir ‘kent hafızası’ tarifi bu yüzden yapılamaz, yapılırsa da doğru olmaz. Homojen bir kent yoktur ki hafızası homojen olsun…

 

DEPREMLE YIKILAN KENTLER

6 Şubat depremleriyle yıkılan şehirlerin yeniden kuruluş süreçlerini bu çerçevede düşünürken, dikkat edilmesi gereken “güncel” değişiklikler de olduğuna işaret etmeye çalışarak bitirelim.

Son 20 yılda İstanbul’dan uyarlanarak Anadolu kent modeli haline getirilen bir plan var. AVM’leriyle, gökdelenleriyle, belediyeler eliyle ürettirilmiş objelerle “süslenen” açık hava alanlarıyla (karpuzdan çıkan çocuk ya da simit üstünde çay bardağı heykelleri gibi), hem çocuklar hem büyükler için plastik oyuncaklarla doldurulmuş sokak arası parklarıyla, trafik sorununun çözümünde kolaya kaçmanın nişanları olan -üstelik hiçbir şeyi de çözemeyen- alt ve üst geçitleriyle, her meşrebe uygun TOKİ projeleriyle, yeni düzenin çok kazananları için hem merkezlerde hem banliyölerde inşa edilen lüks konutlarıyla, yapıldıkları anda çevrelerinde şehrin şekilsiz uzantıları olacak konut projelerinin de başladığı çevre yollarıyla standardize edilen kent planı… 1999 Marmara Depremleri sonrasında kurulan ve halen devam eden siyasal iktidar döneminde kentlerin tarihlerine de bugünlerine de yarınlarına da meydan okuyarak yaratıldı. Bırakın 500 yıl önce Maraş’ta deprem olduğunu ve bunun yeniden yaşanabileceğini anlatan bilimsel verileri, 24 yıl önce yaşanan ve ölü sayıları bile net olarak bilinemeyen depremleri dahi göz ardı ederek her kentte uygulandı.

“Müteahhitlik makinesi” her yerde bu plana uygun şehirler üretti. Bütün dişlileri ile de yıllardır tıkır tıkır çalıştı o makine. Şimdi Maraş’ta, Hatay’da, Adıyaman’da, Malatya’da yıkılan sadece binalar değil o yüzden, aynı zamanda bu ölümcül makine de yıkıldı. Bir ucunda “tarihi eserleri aynısıyla yeniden yapacağını” savunan merkezle, diğer ucunda parti yöneticisi ile müteahhidin, denetçi ile inşaata onay veren belediye seçilmişinin aynı kişi olabildiği yerel örümcek ağlarından oluşuyordu.

Bu makinenin hiçbir şey olmamış gibi enkaz altından sadece kendisini kurtarıp yeniden iş başına koyulma çabasını izliyoruz aslında depremden bu yana. Kurtulur da bildiğini okumaya devam ederse eğer, ortaya çıkarılacak yeni şehirlerin, depremle yıkılmaya mahkûm edilmiş eski hallerinden daha iyi olacaklarını, hele hafızalarının geri geleceğini düşünmek için saflık derecesinde iyimser olmak lazım.

Buna izin vermemeyi becerebilmek ise bütün ülkede bütün kentlerin hafızalarında hiç silinmeyecek bir kayıt bırakacak. Başarılabilmesi için de depremin hemen ardından biricik gerçek yardım olarak ortaya çıkan halk dayanışması ilham verici olabilir. Ve tabii kaybettiklerimizin yüreklerimizde bıraktığı ağırlık da…


[1] Aktaran: Türkiye’de İşçi Konutları Sorunu, Doç. Dr. Ruşen Keleş, 1966. https://www.acarindex.com/pdfler/4993-9217.pdf